“SENİ DÜNYALAR KADAR SEVEN ARKADAŞIN…””

            Aylin’in babaannesinin evi, oldukça eski bir binanın en üst katında, kalorifersiz bir daireydi. Bu nedenle, kış aylarında babaanne-torun, oldukça geniş olan dairenin sadece küçücük, sobalı bir odasını kullanabiliyorlardı. Bu odaya, zorlukla yanan, bacası çekmediği için sık sık odayı duman içinde bırakan bir kömür sobası yerleştirilmişti. Odanın sol tarafındaki köşede, yeni alındığı her halinden belli olan ve Aylin’in oturduğu yerden rahatlıkla kontrol edebilmesi için alınan, uzaktan kumandalı bir televizyon vardı. Televizyonun karşısında, kahverengi, kalınca bir örtüyle örtülmüş, üzerine oturulduğunda garip gıcırtılar çıkaran somya vardı. Aylin ve babaannesi burada oturur, yemeklerini de odanın ortasındaki küçük, dikdörtgen masada yerlerdi.

            Aylin, on altı yaşında, spastik bir genç kızdı ve özrü nedeniyle hareketlerini istediği gibi denetleyemiyordu. Okumayı küçük yaşta annesinden öğrenmiş fakat kalem kullanarak yazı yazamadığı için okula kabul edilmemişti. Okumayı çok sever, bulduğu her şeyi büyük heyecanla okurdu. Özellikle de psikolojiye ilgi duyuyordu. Bu konuda ailesinden de büyük destek görmüş ve kendini yetiştirmeyi başarmıştı. Annesi, sivil havacıydı ve ancak hafta sonları evde olabiliyordu. Aylin de, özel ihtiyaçlarını yardımla karşılayabildiği için, hafta arası babaannesinin evinde kalıyordu.

            Bir sabah Aylin, oturma odasında kahvaltısını beklerken, her zamanki alışkanlığıyla, babaannesinin az önce salondan getirip, masanın kenarına koyduğu gazeteyi aldı ve okumaya başladı. “Her günkü sıradan haberler…” diye düşündü. Daha sonra da, gazetenin o günkü ilavelerine göz gezdirmeye başladı. İlavelerdeki haberler de, diğerlerinden pek farklı değildi. Sanki sabah sabah özellikle moral bozmak için basılmış, ölüm ve kaza haberleriyle doluydu tüm gazeteler…

            Bıkkınlıkla gazeteleri bir kenara atmaya hazırlanırken, sanki onun okuması için özellikle basılmış olan bir haber gözüne ilişti. Haber, bitkisel hayata giren bir genç kızla ilgiliydi. Aylin, heyecanla okumaya başladı.

            Melis, yirmi sekiz yaşındaydı. Yirmi yaşındayken çok ağır bir hastalık geçirmiş, ateşi kırk bir dereceye kadar yükselmişti. Ailesi, ateşini düşürmek için ellerinden geleni yapmış, fakat bunu başaramamışlardı. Daha sonra hastaneye götürmüşler, uzun süren bir tedaviden sonra Melis iyileşmişti fakat bir süre sonra ikinci kez yükselen ateş, beyinde büyük bir hasara yol açmış ve genç kızı tümüyle yatağa bağlamıştı. Annesi ve babası, boğazında biriken tükürüğü, özel bir cihazla temizliyorlardı ve bilincinin yerinde olup olmadığı bile tam olarak bilinmiyordu. İlgilendiği ve tepki verdiği şeyler de, yok denilecek kadar azdı.

            Aylin’in o güne kadar çevresinden aldığı mesajlar ona, özürünün “engel” değil, yaşamının bir parçası olduğunu hissettirdiğinden, spastik olmayı bir sorun olarak kabul etmiyor ve şu anda gazetedeki haberi de üzüntü duyarak değil, “Acaba Melis abla için ne yapabilirim?” düşüncesiyle okuyordu. Birden, şu sözler Aylin’in beyninde şimşek gibi çakmıştı. Melis’in annesi: “Melis konuşamıyor ama söylenilenleri anlıyor.” diyordu ve belki de bu cümle, olağanüstü bir dostluğun başlangıcı olacaktı…

            Gazetede Melis’in adresi de yayınlanmıştı. Aylin, annesine gösterebilmek için hemen o cümleyi tükenmez kalemle işaretledi ve artık tek düşünebildiği şey, bir an önce eve dönüp, Melis’e mektup yazmaktı. Eğer Melis bazı şeyleri anlayabiliyorsa, ona yaşama sevincini verebilir, her şeye rağmen hayata bağlayabilirdi arkadaşını. Hatta, bilinçli tepki bile alabilirdi Melis’ten. Gerçi onu bugüne kadar birçok doktor muayene etmişti ve hiçbiri Melis’in bir gün iyileşebileceğini söylemiyorlardı ama Aylin’in elinde, Tıp Bilimi’nden çok daha büyük bir güç vardı: SEVGİ…

Sevgiye yürekten inanan bir gençti Aylin ve arkadaşına da, onun gereksinim duyduğu sevgiyi verebilirse, Melis’in daha iyi bir duruma geleceğini düşünüyordu. Ancak bu, zorlamayla oluşabilecek bir sevgi değildi. Doğal olmayan her şey insanın üzerinde yama gibi dururdu; sevgi de böyleydi.  Yapmacığı, gerçek olmayanı göze batar, rahatsız ederdi ama Aylin’in içinde doğan duygu, sahte değil, gerçek ve coşkuluydu. Evet, sevgiydi bu…

            Heyecanla beklenen hafta sonu gelip çatmıştı. Aylin, sonunda evine dönmüş, okuduğu haberi de yanında getirmişti. İlk olarak, tükenmez kalemle işaretlediği cümleyi annesine okutmuş ve ona, Melis ablaya mektup yazma kararını açmıştı. Bu kararı annesi de onayladı ve hatta o da Melis’in anne ve babasına bir mektup yazdı; mektubun sonuna telefon numaralarını da ilave etti. Aylin ise, önceden almış olduğu kararı bir an önce uygulamaya koyabilmek için doğruca odasına giderek, bilgisayarının başına oturdu.

            Melis’in hiç arkadaşı olmayabilirdi. Yalnızlık, insanı bunaltır, yaşama coşkusunu yok edebilirdi ve Aylin, Melis’in arkadaşı olmaya karar vermişti. İşte bu düşüncelerle Melis’e, durumuna üzülmemesi gerektiğini, yaşamın tüm zorluklara rağmen çok güzel olduğunu anlatan bir mektup yazmıştı. Ertesi gün, Aylin’in annesi Nermin hanım, yazmış oldukları iki mektubu da gazetede yayınlanan adrese postaladı.

            Melis’in mektubunu gönderdikten birkaç gün sonra Nermin Hanım elindeki telefonla Aylin’in odasına geldi. Arayan, Melis’in annesi, Meral Hanımdı. Mektupları o gün almışlar ve öylesine etkilenmişlerdi ki, Meral hanım hemen telefona sarılmıştı. Hem Aylin’in mektubunu övüyor, hem de ağlıyordu. Aylin bu ağlayışın nedenini anlamakta güçlük çekti. “Mektuplar hoşlarına gittiyse, Meral teyze niçin ağlıyor?” diye düşünüyordu ama az sonra bu sorunun yanıtını anlayacaktı.

Annesiyle Meral Hanım konuşuyorlardı. Meral hanım, bugüne kadar hiç kimsenin onlara böyle bir destek vermediğini söylüyordu. Daha sonra telefonu Aylin aldı ve Melis’in annesiyle konuşmaya başladı. İlk tanışma cümlelerinden sonra Meral Hanım Aylin’e, “Yavrum ALLAH sana şifa versin.” dedi. Aylin ise, “Ben hayatımdan memnunum…” diye cevap verdi.

Böylelikle genç kızın az önce düşündüklerinin yanıtı da ortaya çıkmıştı: Meral hanım ağlıyordu, çünkü kızının durumuna üzülüyor, hatta ona acıyordu ve aynı duyguları, spastik olduğu için Aylin’e karşı hissediyor olmalıydı.

Daha sonra Aylin, Meral Hanıma, “Mektubumu Melis ablama okudunuz mu?” diye sordu. Meral hanımın cevabı şöyleydi: “Ah yavrum, Melis bir şeyden anlamıyor ki…” Bu sözler üzerine Aylin defalarca rica ederek, yazacağı mektupları arkadaşına okumaları için söz almayı başardı. Melis’e, bu dünyada ona değer veren insanların ve en önemlisi de, onu bütün kalbiyle seven ve onun için elinden geleni yapmaya hazır olan bir ARKADAŞININ olduğunu hissettirmek istiyordu.

Telefonu kapatmadan önce Meral Hanım, Aylin ve ailesini evlerine davet etti. Tabii ki bu davete en çok sevinen Aylin olmuştu. Belki Melis’in yanında olabilirse, ona ulaşmanın, onunla iletişim kurmanın bir yolunu bulabilirdi.

Ne var ki, bu görüşme ancak birbuçuk yıl sonra gerçekleşecekti. Çünkü Melis’in ailesiyle iletişim kurdukları yıl Aylin’in inşaat mühendisi olan babası Yavuz Bey, İzmir’den yeni bir iş almış ve bu nedenle de Aylin’ler bir yıllığına ailece İzmir’e taşınmak zorunda kalmışlardı.

İzmir’deki dairelerini, içindeki eşyalarla birlikte kiralamışlardı. Küçük bir evdi. Bir yatak odası, salon ve banyodan oluşan bu dairenin mutfağı, salonun içindeydi. Aylin’in bilgisayarını, salona yerleştirdikleri küçük bir televizyona bağlıyorlar ve Aylin mektuplarını salonda yazıyordu.

Aylin, ilk mektubundan sonra, İzmir’e taşınıncaya kadar Melis’e mektup yazamamıştı. İçinde, arkadaşını ihmal ettiği duygusu vardı ve bu nedenle de canı çok sıkılıyordu. Sonunda bir fırsatını buldu ve mektubunu yazmaya başladı.

Aylin, felsefe hakkında kitaplar okumayı, bu konuda sohbet etmeyi ve mektuplarında da felsefe yapmayı severdi. Melis’e yazdığı mektuplar da oldukça dolu oluyordu fakat arkadaşının ailesiyle konuştuğunda, mektupların ağır geldiğini, Melis’in zorlukla dinlediğini ve yarısında uykuya daldığını söylüyorlardı.

Buna rağmen Aylin, mektupları basitleştirmek istemiyordu. Çünkü, Melis bunları anlıyor ve hoşlanıyorsa, değiştiği zaman memnun olmayacaktı. Yok eğer anlamıyor, sadece bu mektupların kendisine okunması hoşuna gidiyorsa, basitleştiği zaman pek bir şey fark etmeyecek ama bu sefer de mektupların akıcılığı bozulacak, hem de kısa cümle kurmaya alışkın olmadığı için Aylin zorlanacaktı.

Bunları düşünerek Aylin, Melis’e uzun mektuplar yazmayı sürdürüyordu. Galiba biraz da onun, kapasitesini zorlamasını ve kendi kendini aşmasını istiyordu. Melis biraz tembellik yapıyor gibi geliyordu ona. Bütün gün uyuyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Aylin de, Melis’i çevresine karşı uyanık tutması gerektiğinin bilincindeydi.

Aylin henüz Melis’e dört tane mektup yazmıştı. Ailesiyle telefonda görüştüğü zaman, “Melis ablam, mektuplarımı dinlerken tepki veriyor mu?” diye soruyordu ama o güne kadar aldığı cevaplar olumsuzdu.

Bir gün İzmir’den Melis’lere telefon etti ve Melis’in babası Sami beyle görüştü. Haberler gerçekten çok güzeldi. Sami Bey, kızının mektupları dinlerken gözlerini açtığını ve Aylin’den bahsedildiğinde de ilgilendiğini söylüyordu.

Aylin, mutluluktan uçacak gibiydi. Ancak, bir endişesi vardı: Bunlar gerçek miydi, yoksa Aylin’i sevindirmek için mi böyle söylüyorlardı? Çünkü Aylin’in o mektupları bir karşılık bekleyerek yazdığını düşünüyorlar ve her konuştuklarında, cevap yazamadıkları için özür diliyorlardı. Aylin de, cevap beklemediğini, istediği tek şeyin, yazdıklarını Melis ablasına okumaları olduğunu defalarca tekrarlayıp duruyordu.

Aylin, Melis’e yazdığı mektuplarda, aklına gelen her şeyden bahsediyordu. Yaşamın tüm güzelliklerini arkadaşının yatağının başucuna götürmeye çalışıyor, yaşadığı, düşündüğü ve hissettiği her şeyi paylaşıyordu Melis’le… Bazen çok çocuksu mektuplar yazıyordu. Bazen de Melis’in durumundaki bir insan için çok ağır olan konulardan söz ediyordu ama kesin olan bir tek şey varsa, şuydu: Bu mektupların her birinden olağanüstü bir sevgi fışkırıyordu… Aylin’in istediği tek şey ise, Melis’in bunu hissetmesiydi. Böylece arkadaşının biraz olsun güç toplayarak, ilerlemeler yapabileceğine inanıyordu. Aslında Melis’e yazdığı mektupları bilgisayarıyla değil, yüreğiyle yazıyordu. Belki de bilgisayarın mekanik harflerinin sıcaklığı ve içtenliği bundan kaynaklanıyordu.

Bazen kendine hayret ediyordu Aylin. Hiç tanımadığı bir insanı nasıl bu kadar çok sevebilirdi? İçindeki kesinlikle acıma duygusu değildi. Öyle olsaydı, mektuplarında belli olurdu. Eğer Melis’le, “hasta olduğu için” ilgilenseydi, bu da uzun sürmezdi. Öyleyse bunu bir “iyilik” olarak da yapmıyordu. Geriye bir tek seçenek kalıyordu: GERÇEK SEVGİ…

Aylar çok çabuk geçiyordu. Aylin’in babasının İzmir’deki işi bitmiş, İstanbul’a dönme zamanları gelmişti. İstanbul’a geldiklerinde, tıpkı İzmir’deki gibi, Aylin için bir yardımcı tutuldu ve genç kız artık hafta arası da annesiyle babasının yanında kalmaya başladı.

Aylin’in babasının bir akrabası TRT’de yapımcıydı ve Aylin’le de bir televizyon programı yapmak istiyordu. Programın bir bölümü de Melis’in evinde çekilecekti.

Çekimin yapılacağı gün, program ekibi sabahtan Aylin’lere gelmişti. Aylin’le ilgili çekimler tamamlandıktan sonra Nermin Hanım, evden çıkacaklarını haber vermek için Melis’lere telefon etti. Nermin Hanım, Melis’in annesiyle konuşurken, Aylin, “Geleceğimi Melis ablama söylemesin. Sürpriz yapmak istiyorum.” diye seslendi. Bunun üzerine Meral Hanım, Nermin hanıma, “Melis, Aylin’in düşündüğü kadar iyi değil. Onu görünce Aylin çok üzülecek, hayal kırıklığına uğrayacak…” dedi. Aylin bunu annesinden öğrendiğinde ise, sadece gülümsedi…

Biraz sonra yola çıkacaklardı. Aylin’ler Göztepe’de, Melis’ler ise, Bakırköy’de oturuyorlardı. Arada birbuçuk saatlik mesafe vardı. Arabayla giderken Aylin düşünmeye başladı: Bu ilk görüşmeleri olacaktı. Acaba arkadaşı onu görünce ne yapacak, nasıl bir tepki gösterecekti? Belki de hiçbir şey yapmayacak, tamamen ilgisiz kalacaktı. Aylin kendini en kötüye alıştırması gerektiğini biliyordu ama yine de Melis’in onu anlamasını, arkadaşına ulaşabilmeyi ve onunla herhangi bir biçimde iletişim kurabilmeyi gerçekten çok istiyordu.

Aylin’in beyni bu düşüncelerle meşgulken, Melis’lere gelmişlerdi. Meral hanım onları kapıda karşıladı. Tanışmak için pek vakit geçirmediler. Çünkü, sık sık telefonlaştıkları için birbirlerini tanıyorlardı. Zaten Aylin’in böyle şeylerle geçirecek vakti yoktu. Aklı fikri Melis ablasındaydı.

Ve beklenen an geldi… Aylin; annesi, babası ve Meral hanımla birlikte kapıdan içeriye girdi. Salonun kapısının önünde duran Sami beyle selamlaştı ve sağ tarafa yöneldi. İşte! Tam karşısında, salonun bir köşesine yerleştirilmiş yatağında yatıyordu Melis…

Aylin hemen Melis’in yanına gitti. Arkadaşını kucaklamak, öpmek, sarılmak istiyordu ama istem dışı hareketleri nedeniyle ters bir hareket yapıp, arkadaşının bir yerini acıtmaktan, incitmekten korkuyordu. Bu nedenle de, Meral hanımdan izin alarak, sadece elini tutmakla yetindi ve yavaşça, “Seni dünyalar kadar seviyorum…” diye fısıldadı. Zaten mektuplarını da hep bu cümleyle noktalardı.

O sırada Melis de gözlerini aralamıştı… Bu onun çok ender yaptığı bir şeydi. Üstelik de bir gece önce rahatsızlanmış, sabaha karşı beşe kadar uyumamış ve babası da, sara nöbeti geçirmesinden korktuğu için Melis’e oldukça kuvvetli bir sakinleştirici vermişti. Buna rağmen Aylin yanına gittiğinde gözlerini açmıştı. Tabii o anda Aylin mutluluktan uçmuştu.

Melis’in yanına oturup, onunla konuşmaya başladı. Tabii Melis, bütün bir gecenin uykusuzluğu ve sakinleştiricinin etkisiyle tekrar uykuya dalmıştı fakat nedense Sami beyle, Meral hanım, gözlerini açıp Aylin’e bakması için Melis’i tartaklamaya başlamışlardı. Aylin bu durumdan çok tedirgin oldu. Buraya arkadaşını rahatsız etmek, zorla uyanık tutmak için değil, onunla konuşmak, onu rahatlatmak, güç ve moral vermek için gelmişti ama bunu Melis’in ailesine anlatamıyordu. Aylin biliyordu ki, Melis’in o anda gücü olsa zaten uyumazdı. Yanına ilk gittiğinde gözlerini açarak Aylin’e bu mesajı vermek istemişti ya da Aylin böyle hissetmişti ama Melis’in anne ve babası bunu hiç düşünmemişlerdi herhalde. Onlar Aylin’in bu kadar zamandır harcadığı emeğin karşılığı olarak, Melis’in de bir şeyler yapmasını istiyorlardı. Aylin ise, tamamıyla arkadaşını düşünüyordu. Yani o, rahatsız olmadığı zaman gözlerini açmalıydı. Ayrıca bunu yapması çok da önemli değildi. Çünkü, mutlaka bir karşılık vermesi gerekmiyordu. Hani, “Nefesi kafi….” derler ya, işte Aylin için de arkadaşının hayatta olması, en güzel ödüldü…

Biraz sonra Melis’in ablası da gelmişti. Evdeki herkesle selamlaşmış fakat bir kişiyi unutmuştu: Melis’i… Aylin bu duruma çok şaşırmış ve üzülmüştü. Melis’in şu anda çok büyük bir desteğe ihtiyaç duyduğunu düşünüyordu ama ablası onun varlığını bile unutmuş gibiydi.

Zaten, babası dışında, tüm aile fertleri, Melis’e karşı, doğal olmayan bir kayıtsızlık içindeydiler. Fiziksel ihtiyaçlarını karşılamanın dışında, onu görmüyor, fark etmiyorlardı. Yalnızca, on bir yaşındaki yeğeni ruhsal olarak ilgileniyordu ama bu ilgi de, çocuksuydu. Büyüdüğü zaman o da Melis’e, ailenin diğer fertleri gibi davranabilirdi. Yine de Aylin, Gamze’yi çok sevmişti. Çünkü şu an için Melis’e en yakın kişiydi. “Ablacığım” diye, dört dönüyordu etrafında…

Aslında Aylin, aile fertlerini zorlayamazdı. Zira sevgi ve ilgi, zorlamayla gösterilebilecek kavramlar değildi. Örneğin Aylin o eve gidince Melis’ten başka kimseyle ilgilenemezdi. Yapamazdı, çünkü gördüğü zaman içi gidiyordu arkadaşına… İşte buydu SEVGİ… Kendiliğinden ve doğaldı… Aylin’in, Melis’i öptüğü zaman hissettiklerini kaç kişi duyumsayabilirdi?

Peki, annesi sevmiyor muydu Melis’i? Kızıydı, tabii ki severdi ama ya yıllardır o durumdaki bir insana bakmaktan yorulmuştu, ya da kızının hiçbir şey anlamadığına inanıyor ve sevgi göstermeyi gereksiz görüyordu. Oysa dünyada sevgiyi hissetmeyecek hiçbir insan, hiçbir canlı yoktur. Hele böyle bir durumdayken…

O sırada Melis öksürmeye başlamıştı. Annesi hiç paniğe kapılmadan yanına gitti, başucundaki aspiratörün borusunu aldı ve Melis’in boğazındaki deliğe sokarak, tükürüğü makineye çekti. Aylin, ilk defa gördüğü bu olay karşısında biraz panik, biraz da endişeyle Meral hanıma döndü ve “Öyle yaptığınız zaman Melis ablamın boğazı acır mı?” diye sordu. Meral hanım büyük bir doğallıkla, “Hayır, hiç acımıyor; aksine, rahatlıyor.” dedi. Aylin de rahatlamıştı. Döndü ve arkadaşıyla konuşmaya devam etti.

Biraz sonra Aylin, Meral hanımdan, Melis’in bir fotoğrafını istedi. Meral Hanım da kızının, rahatsızlanmadan önce, mayoyla çekilmiş bir resmini getirdi. Zaten bütün ailesi Melis’in geçmişteki yaşantısıyla ilgiliydiler. “Melis, şöyle dans ederdi, şöyle yüzerdi, folklora giderdi…” Hep geçmişteydiler. Üstelik de bunları Melis’in yanında konuşuyorlardı.

Aylin, arkadaşına şu anki durumunu benimsetmeye çalışıyordu. Eskiden neler yaptığını hatırlamasının ona hiçbir yararı yoktu. Aksine, zararlıydı. Çünkü o günleri özler ve “Şimdiki halime bakın. Yataktan kalkamıyorum.” diye düşünürse, morali tümüyle bozulabilirdi.

Belki de Melis’i gayretlendirmek için böyle konuşuyorlardı ama o da yanlıştı. Çünkü güç vermek istiyorlarsa, “Ah ne güzel yüzerdi…” değil, “Eğer gerçekten isterse, eskiden zevk aldığı bazı şeyleri çok çalışarak başarabilir…” demeliydiler.

Aylin için “BURADA ve ŞİMDİ” önemliydi. Zaten bu nedenle o resmi beğenmemişti. Nermin Hanım bunu hissettiği için, kızının söylemesine gerek kalmadan, Meral hanımdan başka bir fotoğraf istedi. Bu, Melis’in hastanede yatarken çekilmiş bir resmiydi. Aylin’in yüzünden, beğendiği anlaşılıyordu. Hiç olmazsa bu, ARKADAŞININ fotoğrafıydı…

Akşamüstüne doğru, eve dönmek üzere oradan ayrılacakları zaman Aylin arkadaşına, “Allahaısmarladık.” dedi ama annesi yine tartaklamaya başlamıştı Melis’i. Bu sefer de, “Sen Aylin’i seviyor musun?” diyordu. Mutlaka bir karşılık mı vermeliydi Melis? İşte Aylin bunu anlayamıyordu. Melis hiçbir şey yapmasa, Aylin onu daha mı az sevecekti? Hayır. Gözünü açarsa, daha mı çok sevecekti arkadaşını? Hayır. O zaman neden rahat bırakmıyorlardı ki?

Neyse, sonunda Aylin’ler evlerine döndüler. Aylin çok mutluydu. Arkadaşının yanına gitmiş, onunla konuşmuş, ona dokunmuş, tüm sevgisini iletmeye çalışmıştı. Biliyordu ki, sevmek; dokunmak, sarılmak, kucaklamaktır….

Aylin, o günden sonra mektuplarla yetinmemeye başlamıştı. İçinde çok büyük bir özlem duyuyordu. Melis’e yazdığı mektuplarda da hissediliyordu bu özlem. Annesi bir gün, “Aylin, sen Melis’ten çok fazla bahsetmeye başladın. Eğer bu, marazi sevgiye dönerse, hem kendine, hem de ona zarar verirsin.” dedi. Aylin üzülmüştü. Çünkü o bunu çok doğal bir biçimde yapıyordu. Kötü bir düşüncesi yoktu. Sevgisinin marazi olabileceğini dahi bilmiyordu.

Sonra bu konuyu annesiyle uzun uzun konuştular ve bir çözüme vardılar. Sorun olan, Melis’e duyduğu sevginin derecesi değil, niteliğiydi ve bunu hastalıklı bir sevgiye dönüştürmemek de, Aylin’in elindeydi. Aylin o günden sonra arkadaşını daha az düşünmeye çalışıyor ve bunu da başarıyordu.

Aylin, arkadaşının iyileşmesi için araştırma yapmaya da başlamıştı. Adresini bulabildiği bütün ünlü doktorlara mektup yazıyor, Melis’in tedavisi için küçücük bir umut arıyordu ama gelen cevaplar, Aylin’i üzmemeye çalışarak yazılmış, “Ümit yok.” mesajlarıyla doluydu. Aylin bu cevapları aldıkça, ruhsal olarak yoruluyordu. Kabullenemediği tek şey, ümit olmadığıydı. Arkadaşının gözlerine baktığı zaman gördüğü ışık, Aylin’e hiçbir ümit olmadığını kabul ettirmiyordu ama ne yazık ki bu ışığı gören, sadece Aylin’di…

Annesi bile, Aylin’e her konuda büyük bir destek verdiği halde, konu “MELİS” olunca, bütün olumlu kapıları kapatıyordu. Aylin bunu birkaç kere annesine söylemiş, şu cevabı almıştı: “Sen birkaç kapıyı kapatırsan, ben de bazılarını açarım.”

Doğruydu. Aylin hep Melis’in bilinçli olduğunu savunuyor, buna inanıyordu ama tersi de olabilirdi. Kabul etmek istemese de, Melis’in bilinçsiz olma olasılığı yüksekti…

Günler hızla geçiyordu. Aylin çok uzun süredir Melis’i görmemişti. O gün de Aylin’in doğum günüydü. Annesiyle birlikte dışarıya çıktılar. Nermin Hanım Aylin’e, yemeğe gideceklerini söylemişti ama taksiye bindiklerinde şoföre, “Deniz otobüsü iskelesine gidelim.” dedi. Aylin, “Bu işte bir iş var.” diye düşünüyordu. Nitekim indiklerinde annesi, “Sabah telefon ettim. Biz şimdi Melis’lere gidiyoruz.” dedi. Tabii Aylin de bir anda annesinin boynuna atladı… Sanki dünyalar onun olmuştu…

Bir saat kadar sonra Melis’lerdeydiler. Tabii yine Aylin’in gözü dünyayı görmüyordu. Arkadaşının yanına oturdu ve konuşmaya başladı. Bu sefer ailesi Melis’i pek tartaklamadı. Aylin için önemli olan tek şeyin, arkadaşının yanında olmak olduğunu anlamışlardı…

Bir ara, Aylin’in annesi, Melis’in yanına gelerek şöyle dedi: “Melis ama ben sana çok kızıyorum. Aylin seni benden daha çok seviyor…” Melis hiçbir şey yapmadı bu söz üzerine ama herhalde çok hoşuna gitmişti.

Melis’in çay zamanı gelmişti. Çayını hazırladılar ve babası, mide sondasıyla verdi. Bu sonda, Melis’in burnundan midesine kadar inen bir boruydu ve yutkunamayan genç kız ancak bu şekilde beslenebiliyordu.

Aslında Aylin, Melis’in biraz çalıştırılması gerektiğine inanıyordu. En azından, yutkunmayı öğrenebilirdi ve böylece tükürüğünü temizlemek için kullanılan cihazdan kurtulabilirdi. Melis tembellik yapıyordu. Akşama kadar uyumanın, işine gelmeyen her şeyde, özellikle de babası jimnastiklerini yaptırırken kasılmanın ona yararı değil, zararı vardı ama Aylin ona da hak vermeye çalışıyordu. Bütün vücudu kasılıydı ve herhalde hareket ettiğinde çok zorlanıyordu.

Bir ara Meral Hanım Aylin’e, “Melis’in eskiden çekilmiş video filmleri var. Sami amcan onu koysun da, bir seyret bakalım.” dedi. Aylin ise bunu reddetti. Çünkü onları seyrederek harcayacağı dakikaları, Melis’le konuşarak değerlendirebilirdi. O evde olabildiği süre çok kısıtlıydı ve Aylin bu zamanı arkadaşı için en verimli biçimde kullanmak istiyordu.

Kalkmadan önce, “Allahaısmarladık…” dedi. Meral hanım Melis’e, “Bak Aylin gidiyor. Gitsin mi?” diye sordu. Gözleriyle, “Hayır.” dedi Melis. Tekrar, “Gitmesin mi; burada, yanında mı otursun?” dedi annesi. Bu sefer de, “Evet.” cevabını aldı. Tabii Aylin, Melis onun yanında kalmasını istediği için sevinçten uçuyordu. Arkadaşına, “Şimdi gitmek zorundayım ama söz veriyorum, yine geleceğim.” dedi.

Yalnız bu vedalaşma o kadar uzun sürmüştü ki, Aylin ve annesi, deniz otobüsüne zorlukla yetiştiler. Zaten Aylin’i Melis’in yanından ayırmak oldukça zor bir işti…

Melis’i her görüşünde yaşama sevinci yenileniyordu Aylin’in. Bu, öyle herkesin anlayabileceği bir duygu değildi. Hatta doğum günü hediyesi olarak, bitkisel hayattaki bir insanın yanına gitmek istediğini söyleyince, en yakınları bile tuhaf karşılıyorlardı. “O haldeki birinin yanında olup, ne yapılırdı?” İşte aradaki fark da buydu… Aylin o evde olduğu zaman “ARKADAŞININ” yanındaydı. Diğer insanlar ise, bir “HASTA”nın… Gerçi, çevresinden aldığı tepkiler bazen onu, Melis’e mektup yazmaktan vazgeçme noktasına kadar getiriyordu ama her seferinde de bu karardan vazgeçiyordu. Çünkü o mektuplardan vazgeçemezdi… Hem bu, Melis için de büyük bir yıkım olurdu…

Aylin’in Mersinli bir mektup arkadaşı vardı. Tatil için gittiklerinde tanışmışlar, arkadaş olmuşlar ve yıllardır da mektuplaşıyorlardı. Herkese olduğu gibi, ona da sık sık bahsederdi Melis ablasından.

Bir gün arkadaşı, mektubunda, Melis’e de mektup yazmak istediğini söylemişti. Aylin de, Melis’in bir arkadaşı daha olacağını öğrendiği için mutluluktan uçarak, adresi yazdı ve Melis’le ilgili bazı bilgiler verdi arkadaşı Derya’ya. Melis’in ona asla cevap yazamayacağını, tamamen karşılıksız bir arkadaşlık olacağını belirtti ve Melis’e de, bir arkadaşının ona mektup yazmak istediğini iletti.

Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra, tesadüfen bu konuyu Melis’in annesine sordu. Aldığı cevap, kendisinden başka hiç kimsenin Melis’e mektup yazmadığıydı…

Buna çok üzülen genç kız, Mersin’e çok sert bir mektup gönderdi. Derya’ya, bu arkadaşlığın karşılıksız olacağını yazdığını, herkesin böyle bir dostluk yapamayacağını ama bunu kendisine en baştan söylemesinin gerektiğini, o zaman Melis’i de boşu boşuna sevindirmeyeceğini yazdı.

Birkaç gün gelen cevap, çok telaşlı ve endişeliydi. Derya özür diliyor, Melis’i de kırdığı için üzgün olduğunu söylüyordu. Bereket, dostlukları uzun yıllara dayanıyordu da, Aylin olayı pek fazla büyütmedi. Yoksa Melis’i kıracak bir şeye asla göz yummazdı.

Aylin, tüm içtenliği ve sevgisiyle Melis’e mektup yazmayı sürdürüyordu. Bu mektupların Melis’e ne kadar faydalı olduğu ise, bilinmiyordu. Melis sadece dinlemekle yetiniyor, hiçbir tepki vermiyordu ama Aylin, yazdıklarının arkadaşına güç verdiğini hissediyordu, ya da öyle olmasını istiyordu…

Aylin’in Ankara’daki teyzesinin oğlu doktordu. Aylin, Kerem ağabeyine de Melis’ten sık sık bahsederdi. Hatta ondan, doktor olarak da yardım istemişti ama Kerem çok iyi bir doktor olmasına rağmen, bir türlü vakit ayırıp ilgilenememişti. Aylin çok kırılıyordu kuzenine. Bu kadar önem verdiği bir konuda kendisine bir doktor olarak destek vermiyordu. Belki de bunun nedeni, arkadaşının raporuydu. O raporda olayın tıbbi yönü çok açıktı ve ümit olmadığı da gözler önüne seriliyordu ama Aylin, en yakın akrabalarından birinden, üstelik de bir doktordan, hiç olmazsa küçük bir destek bekliyordu. Buna da hakkı vardı…

Bir gün Aylin’ler Ankara’ya gittiler ve genç kız, kuzeniyle uzun uzun konuşma fırsatı buldu.

Kerem, olaya bir doktor olarak yaklaşıyordu ve hastanın durumunun ümitsiz olduğunu anladıktan sonra hiç olmazsa vücudunun daha kötü duruma gelmemesi için çeşitli önerilerde bulundu.

Bunlar, Melis’e yaptırılması gereken jimnastik hareketleriydi. Aylin hareketleri gördükten sonra, “Ama Melis ablam bunları yapamaz ki. Kasılmaları çok fazla…” dedi. Kerem, “Yapmak zorunda… Yavaş yavaş, fazla zorlamadan kaslarını çalıştırabilirler. O zaman kasılmaları da azalır.” diye cevap verdi. Ayrıca, Melis’in yanında neşeli konulardan bahsedilmesinin daha yararlı olacağını söyledi.

Aylin de, İstanbul’a dönünce bütün bunları Melis’in annesine yazdı. Daha sonra telefonla konuştuklarında, jimnastik yapıp yapmadığını sordu. Babası, mümkün olduğu kadar yaptırmaya çalışıyormuş. Tabii Melis’in bu işten hoşlandığı pek söylenemezmiş… Bazen güzel çalışıyor, bazen de huysuzluk yapıp, kendini kazık gibi geriyormuş.

Aylin, eve bir fizyoterapistin gelmesini daha uygun görüyordu. Çünkü, acı duysa bile, kendi sağlığı için Melis’in bu hareketleri yapmak zorunda olduğunu biliyordu. Bu nedenle de arkadaşına oldukça sert bir mektup yazdı. Hiçbir şeyin kolay olmadığını, kendisinin de bu noktaya, yumruklarını sıkıp bütün gün uyuyarak gelmediğini, onun için de artık gücünü toplamasının ve yapması istenen hareketleri de inat etmeden, isteyerek yapması gerektiğini söyledi. Telefon açıp, Melis’in annesine, arkadaşının bu satırları dinlerken ne yaptığını sordu. Hiçbir tepki vermeden dinlemiş.

Her yıl Melis’in doğum gününde Aylin, birbirinden güzel hediyeler hazırlayıp gönderirdi. Çoğu, el becerisi gerektiriyordu ve Aylin de ellerini zor kullandığı için, bunları yapması günlerce sürüyordu ama çok büyük bir keyif alıyordu. Çünkü, çok sevdiği bir insanı mutlu ediyordu. Öğrendiğine göre, Melis de bu hediyelere uzun uzun bakıyordu. Acaba neler hissediyordu o anda?….

Günler çabuk geçiyordu. Yine Aylin’in doğum günü gelmişti ve tabii en güzel doğum günü hediyesi… Melis’lere gittiklerinde, arkadaşı koltukta oturuyordu. Tabii Aylin, kimseye “Merhaba” demeden hemen ablasına döndü. Yanağından, dünyalara bedel bir öpücük aldı ve yanına oturdu. Daha sonra da evdekilerle selamlaştı. Üst katta oturan bir hanım da oradaydı. Zaten her gün gelip, Melis’in bakımına yardımcı oluyormuş. Gülümseyerek, “Melis ablası varken, gözü dünyayı görmüyor.” dedi. Doğruydu da… Aylin için dünya bir yana, Melis bir yanaydı… Arkadaşıyla konuşmaya başladı. Melis de gözlerini açmış, onu dinliyordu.

Aylin ve ailesi, Madrid’i gezmek için eylülde İspanya’ya gideceklerdi ve Melis’e de bir armağan almak istiyordu. Ne istediğini öğrenmek niyetindeydi ama Melis konuşamadığı için bu olanaksızdı. Meral hanıma, “Ablam ne sever, ne alayım?” diye sordu. Meral hanım,  “İspanya’dan dönünce gel bir sarıl, yanaklarından öp. İşte ona en güzel hediye…” diye cevap verdi. Aylin gülerek, “Ama o, ablama değil, bana hediye olur…” dedi. Meral hanım nedense yine ağlamaya başlamıştı.

Aylin arkadaşına bir armağan almaya kararlıydı. İspanya’nın da yelpazeleri ünlüydü. Yelpaze alırsa, sıcaklarda serinletirlerdi Melis’i…

Bir ara Meral Hanım Melis’e şöyle dedi: ”Şunu bil ki, seni hayatta hiç kimse Aylin kadar sevemez…” Bu cümle, birçok şeyin açıklamasını yapıyordu: Melis’e gerçekten ilgi gösteren, çok azdı. Bunun en büyük nedeni, onun hiçbir şey anlamadığını düşünmeleriydi. Oysa Melis çevresiyle iletişim kurmak için inanılmaz bir çaba sarf etmekteydi. Aylin bunu, sonraki ziyaretinde daha iyi anlayacaktı…

Bu arada Aylin, düşündüğünde haklı çıkacaktı. Melis’in yeğeni Gamze de büyüdükçe “ablasına” karşı içtenliğini kaybediyordu. Yani o da ister istemez ailesinin kayıtsızlığını benimsemişti. Aylin’in anlayamadığı bir tek şey vardı: Sevgi, yıllara ve bir hastalığa nasıl yenilebilirdi? Melis’in asıl şimdi desteğe ihtiyacı vardı. Kendini toparlayıp, yeniden yaşama sarılabilmek için…

Aylin’ler kalkarlarken Meral Hanım, Nermin hanıma, “Hay ALLAH! Doğum gününü unutmasaydık Aylin’e bir hediye alırdık. Ne sever, bilmiyorum ki.” dedi. Sonra da Aylin’e dönerek, “Ne istersin, ne seversin?” dedi. Aylin de, “Ben hayatta en çok Melis ablamı severim. Bana en güzel hediye, onun varlığı…” diye cevap verdi. Meral hanım çok duygulanmıştı. Gözlerini silerek ayağa kalktı. Yine de bir şey armağan etmeye kararlıydı ve Melis’in çok sevdiği bir bebeği verdi. Tabii Aylin için manevi değeri büyüktü…

Aylin’in her şeyi paylaştığı, çok yakın bir dostu vardı. Ebru, otuziki yaşında bir öğretmendi. Sık sık Aylin’lere gelir, iki arkadaş saatlerce sohbet ederlerdi. Çok zeki bir insandı ve o da Aylin gibi, felsefeden hoşlanıyordu. Tabii iki arkadaş bir araya geldiklerinde, sohbetine doyum olmayan konular ortaya çıkıyordu.

Ayrıca Ebru, Melis’le de yakından ilgileniyordu. Ziyaretine gitmek istediğini de söylemişti ama tanımadığı için biraz çekiniyordu.

Bu arada, Aylin’in babasının yine İzmir’de işi çıkmıştı ve oraya taşınacaklardı. Aylin, belki de son bir kez Melis’i görmek istiyordu. Ebru da gelmek istediği için, ona da haber verdiler. Şişli’de buluşup, Bakırköy’e doğru yola çıktılar.

Melis’lere geldiklerinde, Aylin’in heyecanlı olduğu, her halinden belliydi. Hatta merdivenleri çıkarken, ayakları birbirine dolanıyordu. Zaten bu eve her gelişinde içinde bir şeyler kıpır kıpır olurdu. Arkadaşını gerçekten çok seviyordu. Bu arada

Nermin Hanım, “Melis’lere gelirken bu kadar yürüyebildiğine şükretmek lazım…” deyince, herkes gülmeye başladı.

Meral hanım onları kapıda karşıladığında, Nermin hanım, “Büyük misafiriniz geldi…” dedi. Tabii Aylin kapıdan girer girmez Melis’in yattığı yöne döndü. Bu sefer annesi uyardı: “Kızım önce herkese bir merhaba de. Ondan sonra doya doya oturursun Melis ablanla…” ama pek dinleyen yoktu. Daha doğrusu, baştan savma bir selamlaşmadan sonra yine arkadaşına döndü Aylin. Zaten Melis varken, gözü kimseyi görmezdi…

Arkadaşı Ebru da biraz sonra yanlarına gelmişti. İkisi de Melis’le konuşmaya başladılar. Melis uyuyordu. Önceki gece, kalçasındaki yaralara pansuman yapmak için doktor gelmiş, uzun süre yaraları kapatmak için uğraşmış, tabii bu arada Melis’i de sabah dörde kadar uyutmamıştı. Uykusuzluğa da hiç tahammülü yoktu genç kızın. Yine de biraz sonra açtı gözlerini. Bunun en büyük nedeni, yatağının başucunu dikleştirmeleriydi. Aylin bundan da rahatsız olmuştu. Melis bir gece önce o kadar sıkıntı çektiği halde Aylin oraya gittiğinde rahat rahat yatamıyordu bile… Oysa Aylin’in yanında olduğu dakikalar en keyifli zamanları olmalı, istediği zaman uyumalı, istediğinde de uyanmalıydı…

Annesi nedense, sanki Aylin’in hoşuna gidecekmiş gibi, Melis’in kalçasındaki yaraları göstermeye kararlıydı. Yorganı sert bir hareketle açıp gösterdi. Melis’in hiçbir şey hissetmediğini düşünüyordu galiba… Bu hareketten Ebru çok etkilenmişti. Bir anda yüzünde sıkıntılı bir ifade oluştu. Meral hanıma, “Keşke biraz yavaş açsaydınız…” dedi. Cevap: “Bir şey olmaz. Hissetmiyor ki…” şeklindeydi. İşte Melis böyle bir ortamda yaşıyor, daha doğrusu, yaşamaya çalışıyordu…

Kalçasındaki yaralar feci durumdaydı. Tabii Aylin bunları görünce çok fena oldu. Kim bilir ne kadar sıkıntı veriyordu bunlar arkadaşına… Bir de tam üstüne yatıyordu. Yan yatıramıyorlardı. Yüzükoyun yatarsa da, boğazındaki delik tıkanabilirdi.

Aylin sıkıntıyla bunları düşündü ve derin bir nefes alarak, ağlamamak için kendini zor tuttu. Şimdi ağlarsa, Melis’in de morali bozulacaktı. Zaten çevresinde her gün yeteri kadar ağlayan vardı. Aylin ise, arkadaşlıklarının başlangıcından itibaren Melis’e hep güç vermeye çalışmıştı. Çünkü MELİS İÇİN AĞLAMAK DEĞİL, ONUNLA BİRLİKTE GÜLMEK İSTİYORDU.

Biraz sonra Aylin’i hayretler içinde bırakacak ve delicesine sevindirecek bir şey olacaktı.

Melis’in çay zamanıydı. Babası çayını getirdi. Mide sondasıyla vermeye hazırlanırken Sami Bey, “Kaşıkla da yavaş yavaş içebiliyor ama böyle daha kolay oluyor.” deyince Ebru, “Ben biraz içirebilir miyim?” diye sordu. Sami Bey, “Tabii.” deyince, çay kaşığını eline aldı ve doldurarak Melis’in ağzına götürdü. Babası Melis’i, ağzını açması için biraz zorladıktan sonra Ebru çayı verdi. Sami bey, “Hadi kızım yutkun, hadi canım.” deyince, biraz zorlanarak da olsa, yutmayı başardı. Bu şekilde üç-dört kaşık çay içtikten sonra, kendini kasarak artık istemediğini ifade etti.

Bu olağanüstü başarı karşısında Aylin donup kalmıştı… Hiçbir şey söyleyemiyordu. Demek Melis yutkunabiliyordu… Belki zamanla birçok şey daha başaracaktı ve kaydettiği her ilerleme SEVGİNİN ZAFERİ olacaktı…

Eve dönmek üzere yola çıkacakları zaman Aylin, Melis’e sarılmak istediğini söyledi. Bunu çok uzun zamandır istiyordu. Annesi Aylin’i ayağa kaldırdı. Aylin yavaşça kollarını uzattı ve eğilip sıkı sıkı sarıldı arkadaşına, yanaklarından öptü. Tabii o andaki mutluluğu kelimelere sığmazdı…

Bu sırada, fotoğraf makinesinin flaşını hissetti. Melis’le birlikte bir fotoğraflarının olmasını çok arzu ediyordu ve sonunda bu da gerçekleşmişti. Bu arada Ebru Melis’in annesine, “Ben sık sık gelmek istiyorum.” dedi. Meral hanım da, “Tabii. Melis’in odasını bile veririm. Yeter ki gelin…” diye cevap verdi. Daha sonra ise, vedalaşarak yola çıktılar.

Aylin birkaç gün sonra bilgisayarının başına geçmiş, yıllardır hiç bıkmadığı, üstelik her seferinde daha büyük keyif aldığı bir şey yapmaya başlamıştı: Melis’e mektup yazıyordu… Hiçbir zaman vazgeçemeyeceği bir şeydi bu ve zaten vazgeçmek de istemiyordu… Derin bir nefes aldı, gülümsedi ve yavaşça tuşlara dokunmaya başladı.

“Canım ablam, bugün de mektubumla senin yanındayım. Dışarıda pırıl pırıl bir hava var ve ben yaşamayı çok seviyorum. Senin arkadaşın olabilmek ise, ayrı bir mutluluk benim için. Evet ablam, bugün nasılsın?……”

                                                                                                                   Aslı Dinçman

1991

Reklamlar

ON BEŞ YIL SONRA…

          Genç kız ayağa kalktı ve babasına doğru yaklaştı. İkisi de yıllar sonra ilk kez görüşmenin bilinmezliği içindeydiler.

          Babası annesini terk edeli on beş sene olmuştu. Ve…  Şimdi bu tren istasyonunda onu karşılarken kızmak, öfkelenmek, bağırıp çağırmak, hatta utanmasa şöyle on beş yılın acısını çıkartacak bir tokat atmak istiyordu.

          İstasyona gelene dek planlamıştı. Karşılaşacakları yer, nasıl davranacakları, yüzlerindeki mimikler… Tüm sahtelikleri, bir tiyatro oyununu hazırlarcasına kurmuştu ve oyun bittiğinde sadece bir kere rol paylaşan oyuncuların kayıtsızlığıyla birbirlerinden ayrılacaklardı ama keşke gerçekler de bu kadar basit olabilseydi… 

          Babası eve dönüyordu… Annesi onsuz yapamamıştı. Serap bütün gün delicesine çalışıp geçimlerini sağlayacak parayı kazanıyordu, sırf anneciği rahat etsin diye çocukluktan beri hayalini kurduğu üniversiteden bile vazgeçmişti… Tüm bu fedakârlığına rağmen annesinin aklı fikri “O adam”daydı… Ne yapmış etmiş, kocasının adresini bulmuş ve mektup yazarak bir zamanlar delicesine sevdiği, evden kaçarak evlenmeyi göze aldığı biricik eşini yuvalarına çağırmıştı. Ve şimdi hiç küllenmeyen en büyük aşkı, sevdiği adam dönüyordu işte; tam on beş yıl sonra…

          Hiç sevememişti babasını Serap. Zaten paylaştıkları hiçbir şey olmamıştı ki… O, evden ayrıldığında küçük bir çocuktu henüz. Yıllardır annesinden dinlerdi, bıkmıştı; çocuğunu ve karısını terk eden birinin nasıl bu kadar övülebileceğini de anlayamıyordu doğrusu. Bugün babasını karşılamaya da işinden izin alıp, kendini zorlayarak gitmişti, annesini kırmamak için… Genç kadın önce karşılamaya kızıyla beraber gitmek istemiş ama baba-kızı yalnız bırakmayı daha uygun görerek, yemek hazırlamayı bahane etmişti.


          Tren yaklaştığında beynindeki tüm önyargıları silmeye çalıştı. Evet öfkeliydi ama gelen kişi de, en azından dünyaya gelmesini sağlayandı. Düdük sesi, tanıdık bir yabancının gelişini bildirir gibiydi.

          Genç adam ağır ağır indi trenden. Kırk beş yaşlarındaydı. Sakalları, tıraş olmayı unutmuş birine aitmişçesine kısa ve düzensizdi ve bu haliyle serserileri anımsatıyordu. Yine de yakışıklıydı. Kusursuz bir burnu, tıpkı Serap’ınkiler gibi, yemyeşil, ışıltılı gözleri vardı. Güneşte parlayan ter damlaları yanaklarından süzülüyordu.

          Kızını görünce yüzü korkuyla seyirdi ve güç almak istercesine sağ elinde tuttuğu minik eli daha sıkı kavradı. Yedi yaşlarında bir kız çocuğuydu bu elin sahibi. O da sokuluverdi genç adamın yanına. Serap, zorunluluktan kaynaklanan bir umursamazlıkla babasına doğru yürüdü: “O kim?” diye sorduğunda aldığı yanıtla da irkildi: “BENİM KIZIM!”… Bu cevap titrek bir sesle, özür dilercesine söylenmişti…

          Evlerine gidene dek, küçük kızının elini hiç bırakmadı ve bir cümle bile söyleyemedi ama Serap babasının yol boyunca ağladığını hissediyordu. Ayça da babasının yanaklarından süzülen gözyaşlarını, olanlara anlam veremeyen çocuksu bir endişeyle izliyor ve çok korkuyordu…

          Karı-koca, aradan on beş yıl geçtikten sonra ilk kez, beraber olmaya karar verdikleri ilk günlerde paraları olmadığı için eskiciden topladıkları ve her biri yılların yenemediği sevgilerinin izlerini taşıyan kırık dökük ama onlar için çok şey ifade eden eşyalarla döşenmiş evlerinin kapısında karşılaştılar. Kadının bakışları da küçük kıza kaymıştı istemeden… Aralarında anlaşılmaz bir diyalog varmışçasına kocasına sordu: “Kızın mı?” Sessizce başını sallaya genç adam ilave etti: “Her şeyi anlatacağım…”

          Beraber olduğu kadın trafik kazasında öldüğünde, yirmi aylık çocuğuyla yapayalnız kalmış, yıllarca tek başına büyütmüştü kızını ve birkaç ay evvel karısından aldığı mektupla cesaretlenerek evine dönüyordu. Kızını bırakacak kimsesi yoktu, bakımevine vermeye de razı olamadığı için onu da yanına almak zorunda kalmıştı. Karısı, kâh hıçkırıklarla, kâh gözyaşlarıyla kesintiye uğrayan bu garip öyküyü sevgiyle dinliyor ve her kelimesine inanıyordu, çünkü sevdiği adam asla yalan söylememişti ona.

          Ne var ki, eşinden gördüğü anlayışı büyük kızından görememişti. Anlayış göstermek bir kenara, Serap öfkeden deliye dönmüştü. Arayıp sormaması bir kenara, on beş yıl sonra bir de çocukla geliyordu eve, üstelik annesiyle evlilerdi hala. Ve bu çocuğu asla sevemezdi, öz kardeşi bile olsa…

          Çocuklar yattıktan sonra karı-koca konuşmayı sürdürdüler. Kadın eşine karşı akıl almaz bir aşkla dolu olduğundan, onun çocuğunu da severek büyüteceğini söylüyordu. Madem kocasını evlerine çağırmış, birlikte olmak istemişti; ondan gelecek her şeyi, başkasından olan çocuğunu bile benimsemeye hazır olmalıydı. Genç kadını düşündüren tek şey ortak kızlarıydı… Serap’ın tedirginliğini, üstelik küçüklüğünden beri adeta düşman olduğu bu adamın çocuğunu nasıl benimseyebileceğini düşündükçe korkuyordu. “Ben Serap ile konuşurum…” dedi genç adam. “Nasıl olsa Ayça onun öz kardeşi, zamanla sevecektir.” “Bilmiyorum.” dedi kadın endişe dolu gözlerle; “Bilmiyorum…”

          Ertesi sabah kahvaltıda, aralarındaki bağları tazelemek isteyen insanların o çok şeyler söyleyen suskunluklarında beraberdiler sanki. Daha sonra baba-kız konuşmak üzere yürüyüşe çıktılar.

          Bu arada belki de en zor durumda olan kişi Ayça idi. Babasıyla birlikte, hiç tanımadığı yeni bir ailenin üyesi olmuştu ve onlara alışması gerekiyordu. Babasına tek kelimeyle ÂŞIKTI… Bir mükemmellik sembolüydü onun gözünde genç adam. Ayça, Serap’ın babasına karşı nasıl böylesine soğuk davranabildiğini anlayamıyordu ama bu konuyu uzun uzun düşünüp değerlendirebilecek yaşta da değildi. 

          Serap, “Niçin döndün?” diye sordu. “Annen ve senin için…” cevabını aldığında, artık istese de istemese de bu birlikteliği kabullenmek zorunda olduğunu hissetti. “Seni hiç sevmedim…” dedi korkusuzca. Babası da, “Hiç tanıma fırsatı bulamadın ki…” diye karşılık verdi. Suçlamıyordu, soğuk davrandığı için eleştirmiyordu ve çok dürüsttü… Serap’ın zamana ihtiyacı vardı, belki de bu yabancıyı sevmeyi öğrenebilirdi… “Artık çalışma…” dedi babası, “Ben iş bulacağım, o güne dek bankadaki para hepimize yeter…” Genç kız başını önüne eğerek, “Sağ ol…” demekle yetindi.

          Günler geçiyordu. Babası çok iyiydi, sevgi doluydu ama Serap hala ona yakınlık duyamıyordu. Birlikte gülüyor, eğleniyor, çok iyi vakit geçiriyorlardı. Yine de aralarında sıcak olmayan, sevgisiz bir şeyler vardı sanki.

          Aniden meydana gelen bir olay, baba-kız arasındaki yadsınmak istenen gizli soğukluğu güçlendirdi. Serap yeniden okula dönmek istemiş ve hep birlikte karar almışlardı. Ancak genç kız yatılı okumak istiyordu. Babası ise, yıllar sonra bir araya geldiklerini ve kızından ayrılmayı asla arzu etmediğini belirterek konuyu kapatmıştı. Serap’ın bu isteğinin elbette ki bazı nedenleri vardı. Annesi ve babası, on beş yıl sonra hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya başlamışlardı. Mutluydular. Bu mutluluğu kızlarıyla da paylaşmaya çalışıyorlardı ama o, evde BİR YABANCI olduğuna inanıyor ve bir an önce ortam değişikliği yaparak baskıdan kurtulmak, “MUTLU ÜÇLÜ”yü de baş başa bırakmak istiyordu.

          Bir akşam yemeği sırasında Serap yeniden yatılı okumaktan söz etti. Babası: “Bu konunun kapandığını sanıyordum…” diye cevap verdi ama Serap: “Benim fikrimi sormadınız ki…” deyince genç adam: “Mantıklı bir açıklama yaptığımı düşünüyordum…” şeklinde karşılık verdi. Serap: “Sen zaten hep mantıklısındır, bizi terk ederken de öyleydin değil mi?” Babası: “Geçmişte yaşarsak, yaşadığımız anı değerlendiremeyiz…” Serap: “Sanki umurumdaydı. Annemin de, senin de her davranışınızdan sahtelik fışkırıyor. Ruh hastasıymışım gibi beni tedavi etmeye çalışıyorsunuz. YALNIZ YAŞAMAK İSTİYORUM!…” Babası ise sakince ama kararlılıkla: “Sinirliysen sofradan kalkabilirsin Serap…” dedi. Genç kız hızla ayağa fırlayarak babasına yaklaştı ve tren istasyonundan beri içinde tuttuğu, boğazında düğüm düğüm olan duyguyu artık kontrol edemeyerek, on beş yılın acılarını bir anda dile getiriveren ve çok şey ifade eden tokadı attı… Koşar adımlarla odasına girerek kapıyı kapattı, ağladığını görmelerini istemiyordu…

          Sofradakiler donup kalmışlar, tepkisiz gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Hele genç adam, eve döneli iki ay olduktan sonra böyle bir olayı asla beklemiyordu. Sessizliği bozan karısı: “Şimdi ne olacak?” diye sordu. “Eve böyle dönmek istemezdim…” cevabını alınca: “Tekrar birlikteyiz ya, bu yeter. Serap’a zaman tanımalıyız. Belki de yatılı okuması hepimiz için daha hayırlıdır…” sözlerini, yüksek sesle düşünür gibi mırıldandı. Eşi de kaçınılmaz olanı kabullenmek istercesine tüm enerjisini toplayarak: “Belki de haklısın…” demeyi başardı… “Haydi, yatalım, yarın yeni bir gün… Hepimiz daha sağlıklı düşünebiliriz…” diyerek ayağa kalktılar ve birbirlerine sarılarak odalarına doğru ilerlediler…

          Tartışmayı izleyen Ayça ise, bir kenara çekilmiş, sessizce oturuyordu. Babası yatmasını istediğinde saat 23.00 olmuştu. Küçük kız uykusunun gelmediğini ve biraz daha oturacağını söyleyince ısrar etmediler. Yalnızca, yatacakları zaman babası: “Haydi sen de yat kızım…” diyerek, onu da odasına göndermişti.

          Ayça yatağına uzanarak ağlamaya başladı. Bu lanet olası eve geldiklerinden beri o da, babası da huzursuzdu. Oysa baba-kız yalnız yaşarken ne kadar mutluydular. Babası onu işine götürürdü, hafta sonları da birlikte gezerlerdi. Bir keresinde lunaparka gitmişlerdi de dönme dolaptan nasıl korkmuştu babası. Ayça da kahkahalarla gülmüş, sonra da elinden tutup ısrarla, şu “DÖNEN NESNE”ye bindirmişti onu… Aşağıya indiklerinde ikisi de gülmekten kırılıyorlardı. Oysa artık, beraber oyun oynarlarken bile daima düşünceliydi babası. Bir şeylere üzülüyordu ama NEYE? Ayça bunu bir anlayabilseydi… Yine de bildiği bir şey vardı. Şu Serap denen kızla konuşurken babasının yüz hatları istemeden gerginleşiyor, sesi doğal olmayan, Ayça!’nın duymaya hiç alışkın olmadığı bir tonda çıkıyordu. Üstelik o kız bu akşam babasına vurmuştu. Belki de babasının tedirginliğinin tüm sorumlusu Serap’tı…

          Ayça, bir anda beyninde çakan şimşekle kararını vermişti. Robotlarınkini andıran duygusuz ve mekanik hareketlerle yatağından indi. Herkes uyuduğundan, ev çok sessizdi. Mutfağa girdi ve ekmek bıçağını eline aldı. Yaşından beklenmeyecek bir cesaretle ablasının odasına yürüdü. İçinde en küçük bir korku zerresi bile yoktu. Bunu babası hep mutlu yaşasın, hiç üzülmesin diye yapacaktı. Kapıyı aralayarak odaya girdi. Bıçağı nasıl tutacağına karar vermek için bir an durdu. Sapından sıkıca kavradı, derin bir nefes alarak, yatağa yaklaştı…

          Karı-koca ertesi sabah uyandıklarında bir süre Serap ve Ayça’yı beklediler. Kimse gelmeyince, büyük kızlarının odasına gittiler. Serap yatakta yatıyordu, cansız bedeni çoktan soğumuştu bile… Başucundaki küçük kâğıda, titrek, acemi bir el yazısıyla şu cümle karalanmıştı: “BABACIĞIM, ARTIK HİÇ AĞLAMAYACAKSIN…”

                                                                                

                                                                                                        İzmir, 25 Mayıs 1995


         

GARİP BİR PROTESTO

          Genç adam her zamanki vurdumduymaz alışkanlığıyla çöplüğü karıştırıyordu. Dört gündür bir lokma ekmek bile yiyememenin verdiği telaş aklını almıştı başından. Yine de düşünüyordu: “Belki yarım dilim bulurum da biraz silkeler, ağzıma atarım; sonra çiğne babam çiğne… Maksat açlığımı bastırsın, yoksa doymak kim, ben kim?”

          Aceleyle çöpleri araştırırken birdenbire gözleri ışıldadı: “AH İŞTE BULDUM! Şansıma da koca bir dilim… O da ne?” Bayatlamış, tozlu ekmeği tadına doyamayacağı bir baklavaymışçasına ağzına atmaya hazırlanırken çöp tenekesine yeniden gözü takılmıştı…

          Kâğıtlar, boş şişeler, yemek artıkları, çürümüş sebzeler, meyve kabukları… Tüm bunların arasında donuk, biçimsiz ama belki de görkemsizliğiyle dikkat çeken top gibi bir yuvarlak vardı. Birden, oyuncak bulup da sevinen yumurcaklar gibi neşelenmişti. “Gün gelir futbola başlarsın hey koca adam!” diye kendi kendine güldü. “Yıllardır sokaklarda çöp tenekelerinden topladıklarınla besleniyorsun. Bak futbolcular yaşıyor; her gün et yiyorlar, güzel karıları ve arabaları var. Oyna be, belki becerirsin ha koçum…” Sonra, aşağılık duygusunun zincirlerine vurulmuşçasına acı acı inledi: “Futbol senin neyine? Yaş dayanmış otuza, nasıl öğrenilir bu yaşta futbol? Sen git yarın bunu bir dükkânda sat, al paranı, karnını kısa yoldan doyur; karıyı da boş ver…”

          Bu fikir aklına yatmış olacak ki, topunu koltuğunun altına aldığı gibi bir sokak lambasının altına gitti, kıvrılıp yattı. Futbola başlamak için belki yaşlı sayılabilirdi ama yirmi yedi yaşındaki sağlıklı bir adam için gücü kuvveti hiç de yabana atılamazdı. Vücudu delikanlılığın verdiği zindeliği hala kaybetmemişti. Işıltılı mavi gözleri enerji doluydu, yaşamayı seviyordu ama amaçsız bir hayatın, her gece karıştırdığı şu çöp tenekelerinden ne farkı olabilirdi ki? Ne okutanı olmuş, ne de çalışmayı becerebilmişti. Sonuçta kendini kabullenmişti. İşte şimdi de sokaklarda serkeşler gibi yaşayıp gitmekteydi Levent.

          Ertesi sabah şafakla açtı gözlerini ve ilk olarak da koltuğunun altındaki hazinesini hatırladı. Bakışlarını ona doğru çevirdiğinde, yuvarlak şeyi topa pek benzetemedi. Daha önce bunun gibi bir şey hiç görmemişti. Fazla da düşünecek hali yoktu doğrusu. İçinden: “Herhalde eskidiği için böyledir. Benim gibi bir serseri gıcır gıcır top bulamaz ya…” diye söylenerek ayağa fırladı, üstündeki eski püskü bluejean’i ve gömleğini silkeledikten sonra, bildiği tek spor mağazasına doğru yürümeye başladı.

          Dükkâna vardığında yıllar önce aynı yerden aldığı kasketini düzeltti, pencereden içeriye bir göz attı ve pişkinlikle kapıdan içeriye daldı. Mağaza sahibi kendisini tanıdığı için böylesine rahat davranabiliyordu.

 

          Topunu tezgâha bırakırken herkesin bir adım geri çekildiğini fark etmişti. Yarı öfke, yarı laubalilikle, “HAYROLA! SAATLİ BOMBA KOYMADIK YA! ALT TARAFI FUTBOL TOPU…” diye bağırdı.

          Mağazadakiler garibanın hiçbir şeyin farkında olmadığını anlamışlardı. Patron yavaşça yaklaşarak sordu: “Onu nereden buldun?” Bizimki büyük bir ciddiyetle küfrü patlattı: “DÜNYA KUPASINDA İMZALATMIŞTIM DA… HAY SENİN A… Nereden bulmamı bekliyorsun? Tabii ki çöp tenekesinden…” Patronun sözünü beklemeden de umursamazlıkla, “KAÇ PARA VERİRSİN?” diye sordu. Mağaza sahibi elli yaşlarındaydı. Ağarmış saçlarıyla bilge bir ihtiyarı andırıyordu. Karşısındakini ikna edemeyeceğinden korkan kişilere özgü bir endişeyle, “Onu satamazsın… O bir top değil…” dedi. “Eee… Turşu mu kuracağım bununla?” sorusuna ise sadece, “O BİR BEYİN…” diye yanıt vermekle yetindi.

          Genç adam donup kalmıştı, “NE YİN?” sözcükleri ağzından dökülürken kendini köşedeki sandalyeye bırakıverdi. Mağazadakiler anlatmaya başladılar: “Senin gibilerin dünyadan haberi olmaz.  İki gündür bütün çöplükler insan beyni kaynıyor, üstelik hepsi de kokuşmuş. Bu gidişle halk tümden ölüp gidecek…” Levent irkilerek sordu: “NEDEN? Nereden çıktı bu bela şimdi?” Mağaza patronu konuşmaya başladı, “DÜŞÜNCE ÜRETMEKTE KULLANILMAYAN BEYİNLER SAHİPLERİNİ TERK EDİYORLAR YA DA SAHİPLERİNİN YAKINLARI TARAFINDAN ACIMASIZCA KAFATASININ İÇİNDEN SÖKÜLÜP ATILIYORLAR… DOKTORLAR OLAYLARIN ÖNÜNE GEÇEMEDİLER, HER GÜN ONLARCA BEYİN BULUNUYOR…”

          Levent gözlerini, dükkânın kocaman penceresinden tüm görkemiyle yeni günü müjdeleyen gökyüzüne dikmişti. “Ben bunu ne yapacağım?” diye, yüksek sesle düşündü. Patron, “Her gün sağlık ekipleri bize uğruyor. Buraya bırakırsan, incelenmek üzere onlara teslim ederiz.” Genç adam ayağa kalktı, elindekini köşeye bıraktı. Kapıdan çıkarken fısıltıyla, “YA BENİMKİ NE OLACAK?” dediği duyuldu… Yine de bugünden itibaren, aç kalmamaktan daha onurlu bir idealinin olduğuna inanıyordu: BEYNİNİ KAYBETMEMEK…

          Yıllardır güvenli bir barınak olarak kullandığı sokağına doğru yürümeye başlarken düşünceleri darmadağınıktı: Madem şu kahrolası beyinler kişinin yakınları tarafından sökülüyordu, kimsesiz bir serserinin henüz kafatasını terk etmeden kokuşmuş beyniyle kim uğraşırdı? Ama mağaza sahibinin dediğine bakılırsa beyinler kendi seçimleriyle de “TERK-İ DİYAR” edebiliyorlardı. Güldü Levent: “Olur mu öyle saçmalık be koçum? Ben bugüne kadar sokaklarda aylak aylak dolaşan bir tek beyin bile görmedim. Hem benimki beni neden terk etsin ki? Zaten sahibi de tıpkı onun idealindeki gibi hiçbir işe yaramadan voltalayıp duruyor… Nasıl olsa çekip gitse bile benden farklı bir şey yapamayacak… Pöh! Bedensiz bir beyin ne işe yarar ki?… Yarasa bile ne yazar? O giderse ben de öbür dünyayı boylarım; kafatasında beyin olup olmaması da bir ölüyü hiç ilgilendirmez… Hem bence patron yanlış söyledi; beyinler fazla kullanılmaktan şikâyetçiler. Eğer başlarına buyruk hareket edebiliyorlarsa demek ki onların da sahiplerinden bağımsız bir hayatları var; bu da yorulmaya haklarının olduğunu kanıtlar… Amaaan, neler saçmalıyorum ben! İnsan, beynini kaybetme riski varken filozof kesiliyor… Ya sahiden beni bırakıp giderse ne yaparım?” İçi tarif edilemeyecek bir korkuyla dolmuştu. “En iyisi bir hastaneye gitmek ama Allah kahretsin bizde para nerede? Yine de şansımı denemeliyim, böyle her şeyi kabullenemem…” diye düşünerek acil servisin yolunu tuttu.

          Kentin en büyük hastanesinin acil servisi önünde bekleşen ve bıkıp usanmadan doktorlara yalvaran insanlar kervanına o da katılmıştı artık. Herkesin dilindeki kelimeler “DERDİMİZE DEVA OLMAK, BEYNİMİZİ KORUMAK ZORUNDASINIZ…” olduğundan hekimler de şaşkına dönmüşlerdi; çaresizdiler… Kent halkının büyük çoğunluğu evlerine dönmemekte diretiyordu. Hepsinin arzusu aynıydı: SÜREKLİ DOKTOR GÖZETİMİNDE OLMAK… Artık akılcı bir açıklama yapılması zorunlu hale gelmişti. Başhekim çağırıldı ve kente musallat olan “Beyin Direnişi” hakkında halkı aydınlatması istendi.

          Profesör beyazlar içinde servis kapısında görüldüğü zaman ortalık biraz sakinleşmişti. Ağır ağır konuşmaya başladı: “İNSAN, KENDİNDEN SONRA GELECEK NESİLLER ADINA BİR ŞEYLER YARATMASI İÇİN VAR EDİLMİŞTİR… İçinizde çok çalışan, düşünen, üreten, kısacası YARATAN insanlar var, bunu biliyorum. Beyniniz ancak, siz ondan önce davranıp onu terk ederseniz çekip gidebilir… Bundan sonraki günlerinizi hastanede geçirmek aktivitelerinizi kısıtlamaktan başka bir işe yaramaz, bu da bir anlamda beyninizden vazgeçmektir.. Şimdi lütfen toparlanın ve normal yaşantınıza dönün. Bu olay hepimizi korkutuyor ve yapabileceğimiz tek şey, sahip olduğumuz o en büyük gücü, bizi terk edemeyeceği kadar yüceltmek… Daha açıkça söylersek, daha çok düşünmek, okumak, var etmek, paylaşmak ve salt yüreğimizle yetinmeyip beynimizle de sevebilmeyi öğrenmek…”

          Erol çalar saatin sesiyle sıçrayarak uyandığında kan ter içindeydi. Derin bir soluk aldı. Ayağa fırladı, koşarak merdivenlerden çıktı ve karısıyla oğlunu kahvaltı masasını hazırlarken buldu. İkisine de sarılarak bir nefes daha aldı.

          Oğlu merak içindeydi ve “Neyin var baba?” sorusunu da endişeyle sormuştu. Erol rüyasını bir dakika içinde özetleyiverdi ve sözlerini,”YALNIZCA KÖTÜ BİR KÂBUSTU…” cümlesiyle noktaladı. Altı yaşındaki bir çocuğun tüm saflığıyla, korku dolu bakışlarını babasına çeviren Levent’in dudaklarının arasından ise şu üç kelime döküldü: “YA, BENİM BEYNİM?”

                                                                                                                  Aslı Dinçman

              İzmir, 27 Mart 1996

BİTEN BİR RÜYADAN KALAN İZLER

           “Bir rüyada yaşıyorduk, uyandırıldık oğlum.” diyerek, kahvesinden bir yudum aldı Tahsin amca.

        Serhat, babasının yine başlayacağını bildiği hikâyesini, bilmem kaçıncı kere dinleyecek olmanın sıkıntısıyla içini çekti ama babası, her zamanki gibi buğulanan yosun rengi gözlerini üzerine dikip, gürledi:

            “İç çekeceğine, anlattığıma şükret ve ilk kez dinliyor gibi dinle! O olmasa, ne ben, ne de sen olmazdık!”

            Geçmişe gittiğimiz anlar vardır; zihnimizde silik olsa da, gönlümüzdeki izleri çok belirgindir. Öylesi bir anın çağrışımıyla irkildi delikanlı. Birden onun da içi titremiş, boğazı düğümlenmişti. Dalgın dalgın:

            “Babaannem çocukluğumda bana sarılıp ağlardı. ‘Sen benim iki canımın içisin.’ derdi. Onun ülkesine gelebilmek için amcamı feda etmiş, baba!”

            “Yaşadıkları yerde zulme uğrayanlar akın akın Atatürk’ün yoktan var ettiği ülkeye sığındılar oğlum. Biz de o ailelerdendik. Büyükbaban bir akşam eve döndüğünde babaannene tası tarağı toplamasını, gece yola çıkacağımızı söylemiş ve öykümüz böylece başlamış…

Ben on yaşıma yeni basmıştım. Okula başladığımdan beri hep pekiyi alırdım, ilk kez zayıf getirdim. Birkaç arkadaş, Türk olduğumuz için dışlanıyorduk. Derslerden soğumaya başlamıştım. Eskiden erkeklerin ağlaması, çocuk bile olsak hoş karşılanmazdı. Okulda yaşadıklarımı anlatırken, bazen kendimi tutamazdım, iki damla yaş gelirdi gözümden. Babam yumruklarını sıkıp, dişlerinin arasından -sonradan anlamlandıracağım- bir sürü küfür sallardı. Vatanımıza kaçacağımız hafta, beni hiç okula yollamadı. ‘Gitme o hainlerin okuluna! Selami ile beraber Türkiye’de bir okula yazdırırız sizi.’ dedi. Ama amcanın başına gelenler…”

Tahsin amca, hıçkırıklara boğuldu. Her seferinde aynı anları yaşıyor gibiydi.

“Annemle babam, kardeşimi o hainlerin elinden kurtaramadılar oğlum. Sen verme bu cennet vatanı kimseye, sakın verme!”

            Kalkıp, babasını kucakladı Serhat.

            “Beni siz büyütmediniz mi baba, nasıl veririm vatanımı? Annem, ninni yerine marşlarla uyuturdu beni. Benim iki babam oldu hep; biri sen, diğeri Gazi Mustafa Kemal Atatürk.“

            Birkaç dakika sonra sakinleşip, anlatmaya devam etti Tahsin amca:

            “Çocuk dediğin; yokluk, zaman, mekân bilmez oğul. O gece amcanla ben de, sanki gezmeye çıkmış gibiydik. Oysa yurda dönüş için iznimiz yoktu. Onun için de, kimseye yakalanmadan bir an önce sınıra varmalıydık. Anam bohçamıza iki somun ekmek, birkaç tane zeytin koymuştu. Henüz yola çıkmıştık. Selami, ‘Acıktım!’ diye mızmızlanmaya başladı, durduk mecburen, zaman kaybettik. Bizi çoktan ihbar etmişler…”

            “Hem de komşu bildiğiniz aile, haber vermiş kaçtığınızı.”

            “Hata babamdaydı Serhat. Binlerce aile o yıllarda yasal yollarla, hiç sorun yaşamadan göç ediyordu vatana. Ne olurdu, işlemleri düzgün yaptırıp, göğsünü gere gere dönseydi yurduna?  Öfkeyle kalktı, zararla oturdu. Allah bilir ya, sırf o üzüntüden inme geçirdi. “

            Serhat uzaklara bakarak mırıldandı: “Amcamı sınırda alıkoymuşlar.”

            “Biz nasıl kaçabildik? Selami’yi neden kurtaramadık? Orası benim hafızamda bulanık. Ne büyükbaban, ne de babaannen anlatmazlardı zaten. Haklıydılar da. Böyle bir karabasanı kim tekrar tekrar hatırlamak ister?  

 

 

 

            Sonra, içimizdeki burukluğa rağmen güzel günler başladı. Belki de dünyada, düşmanlarının dahi hayranlık duyduğu tek liderin, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu mucizevî Cumhuriyetle aydınlanmış ülkede yaşamak, bizim için rüya gibiydi. Devlet baba bize ve binlerce aileye; işlenecek toprak, barınacak ev ve diğer ihtiyaçlarımız için uzun vadeli kredi desteği verdi.”

            “Peki, yeni bir okula başlayınca zorlanmadın mı?”

            “İlk günler zor gibi geldi ama çok geçmeden şunu fark ettim:

Vatanın, senin bir parçan evlat! Beynin, yüreğin, elin, kolun, ayağın gibi… Gurbetteyken hep eksik, yarım yaşarsın. ‘Burada medeniyet var.’ deyip, kendini avutursun ama yurduna döndüğünde anlarsın ki, o ana kadar yarım kalmışsın. Seni vatanın tamamlayacaktır. “

            “Biz yeni nesil, sizler kadar uyumlu değiliz baba. Yeniliklere açık görünüyoruz ama alışkanlıklarımıza öyle bağımlıyız ki, aynı koşullarda senin kadar mutlu olabilir miydim, bilmiyorum.”

“Şimdiki gençler, rahata alışkınlar, düzenleri bozulmasın istiyorlar. Hele yarın bir başınız sıkışsın, ‘Yapamayız!” dediğiniz her bir şeyi başarırsınız evvel Allah. Her şeye rağmen gençlere güvenmek lazım Serhat. Eminim, şartlar neyi gerektirirse öyle davranacak gücünüz de, bilinciniz de var. Mutluluğa gelince, bizim zamanımızda hayatın akışına duygular yön vermezdi. Yüreğimizin ve mantığımızın sesini dengelerdik. Öyle olunca da hayatla hep omuz omuza ilerlerdik. Yani, mutluluk doğal olarak peşinizden gelirdi.”  

            “Annem bana Atatürk’ü anlatırken, ‘O gittikten sonra hiçbir şey, bıraktığı gibi kalmadı.’ der.”

            “Evet değiştik, daha doğrusu değiştirildik oğlum. Ancak bu değişim, ileriye doğru olmadı maalesef… Atatürk, ‘Bağımsızlık benim karakterimdir.’ der, ulusunun da hep bağımsız yaşamasını isterdi. Çünkü biliyordu ki, bağımsızlığına muktedir olan bir milleti, uygarlık yolunda hiçbir güç durduramaz. Müslüman halklar arasında, bağnazlıktan uzaklaşarak laik cumhuriyetle Müslümanlığı sentezleyebilen tek lider Gazi M. Kemal Atatürk’tür. Onun yolunda ilerleyen her millet -hele bizim ülkemiz gibi, kaynakları sonsuzsa- eninde sonunda dünyaya hâkim olacaktır. Oysa Türk Milletinin ilerlemesi, dünyaya hâkim olmak isteyenler için ciddi bir risktir. İşte bunu önlemek isteyen sömürgeci devletler, akıl ve teknolojiyle binlerce kilometre uzaktan içimize girdiler. “

“Yapma baba! Bizi bizden başka kim durdurabilir?”

“Doğru söylüyorsun Serhat. Zaten harici bedhahlar da bunu biliyorlar. Onun için, dâhili bedhahlarla bizi bize karşı kışkırtıp, Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ vecizesini anlamak istemeyenleri maşa olarak kullanıyorlar. Yavaş yavaş, adım adım uyutuluyoruz… Uyuşturucuyu damarlarımıza o kadar yavaş zerk ediyorlar ki, farkına bile varamıyoruz.”

“Bir de sen hep, ‘Uyandırıldığınız Rüyadan’ bahsedersin baba. Ne rüyasıydı bu? Neden uyandırıldınız ve kimdi sizi uyandıran?”

            İç çekme sırası kendisine gelen yaşlı adam gözlerini kapatarak, adeta her bir sözcüğü bin kere vurgularcasına konuştu:

Değişim için uyutulurken, aynı zamanda da bir ülkenin tek gerçek mutluluğu olan tam bağımsızlık rüyasından uyandırılmış olduk oğlum… Çocuklarımıza ve sizlerin çocuklarına, Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkeyi bırakmak isterdik ama olmadı, başaramadık.”

            “Hayır baba. Sen, annem ve sizler gibi değerlerine sahip çıkan milyonlarca aile, bu vatanı emanet almaya layık çocuklar yetiştirdiniz. Sizin evladınız olduğum için her zaman gurur ve mutluluk duyuyorum. Asıl uyuşturulan biz gençleriz. Televizyonla, bilgisayarla, marka eşyalarla, para pulla… Sizler uyutulduğunuzun farkındasınız. Oysa biz, bırak uyanmayı, daha uyuduğumuzu bile fark edemiyoruz.”

            “Ne fark eder aslanım? Sonuçta bir yanımız hep hüzünde kalmıyor mu? Sağ bacağına elin değdiğinde, teninin sıcaklığı yerine, protezinin soğukluğuyla irkilmiyor musun? Senin bacağını alan o mayını yurduna döşeyenlerin, özgür iradeleri olmadığını, sömürgeci devletlerin kuklaları olduklarını bildiğin halde, elin kolun bağlı yaşadığın sürece, uyusan da, uyanık kalsan da hep hüzün, her şey hüzün değil mi?”

            “Baba, ben aşığım, yurdumun taşına toprağına, kocaman yürekli insanlarına, göklerin yıldızı şanlı al bayrağıma… Öyle bir sevda ki bu, hüznün soğukluğunu yangın yerine çeviriyor. Bugün çağırsalar yine gider, gerekirse diğer bacağımı, kolumu da bir an tereddüt etmeden veririm. Sen az önce, ‘Seni vatanın tamamlar.’ demedin mi? Vatan elden giderse; mal, mülk, kol, bacak, hatta akıl, yürek yerinde dursa da, yarım kalmaz mıyız?”

            Tahsin amca, içindeki burukluğa rağmen sevgiyle oğluna bakarak, gülümsedi:

“Kalırız ya Serhat’ım. Ne mutlu bana ve annene ki, bu gerçeğin farkında olan, senin gibi bir evlat yetiştirdik…”

                                                                                                     Aslı Dinçman

                                                                                                    İzmir, 01 Mayıs 2013

*   *   *

Araba

Daha dün gibi hatırlıyorum: Fabrikanın soğuk deposundan çıkarmadan önce bizi naylonlara sarmışlardı. Çok kalabalıktık. Yanımdaki akülü sandalyeyi, motoru var diye nasıl kıskanmıştım. Oysa o, “Aramızda bazıları katlanabiliyorlar.” diye laf atmıştı bana,

Kamyona yüklenip, medikal mağazalarına dağıtıldık. Sıra sıra dizdiler bizi ve gece gündüz beklemeye başladık.

Yağmurlu bir akşamüzeriydi. Üşüyordum ve çok canım sıkılıyordu.

Kızının kolunda yorgun adımlarla zorlanarak ve hafif aksayarak yürüyen yaşlı bir teyze dükkâna geldi. İçeri girerken gözleri bana iliştiğinde, kızı sordu:

“Anne, şu nasıl?”

O kadar belli belirsiz bir seçimdi ki bu, bir sürü sandalye arasında hangimizin tercih edildiğini zar zor anlamıştım. Belki de canım sıkıldığı için üzerime alınmıştım. Artık bir ailem, yuvam olsun istiyordum.

“Ay, aman dizlerim… Aman kızım ölüyorum ben. On adım yürüdüm, takatim kalmadı. Hangisi olursa olsun. Yeter ki, biraz derman bulayım.”

Onduline pergolaya çarpıp sıçrayan yağmur damlaları, beni ve yanımdaki sandalyeleri ıslatamadan sokağın çamuruna karışıyordu. Vitrin camekânının arkasından, içeride olan biteni gözledim. Herhalde teyzenin kulakları ağır işitiyordu ki, kızı ve dükkân sahibi ona duyurabilmek için bağıra bağıra konuşuyorlardı. Her şeyi çok net duyuyordum.

Satıcı, katlanabildiğimi, tüm parçalarımın ayarlanabilir ve çok kullanışlı olduğunu vurgulayarak, ballandıra ballandıra benden söz ediyordu. Anlatılanlara ilgisiz “Evet…”leri, içimi biraz burkmuştu. Oysa kim bilir kaç yıl, teyzenin dizlerine derman olacaktım.

Az sonra dışarıya çıkıp, yanıma geldiler. Adet yerini bulsun diye genç hanım orama burama baktıktan sonra fiyatımı sordu. Bütçelerine uygundum ki, hemen almaya karar verdiler.

Otomobil bagajına ilk girişimdi bu. Kocaman arka tekerlerim güç bela sığmıştı. Satıcı yardım etmese, ne teyzenin gücü yeterdi, ne de çelimsiz, incecik kızının… Ağır gelmiştim onlara. Kendimi kötü hissettiğim ilk an da oydu. Keşke daha hafif olsaydım diye iç çektim.

Zifiri karanlık bagajda, yağmur damlalarının sesi, trafiğin gürültüsüne karışıyordu. Bozulmuş asfaltta tangır tungur ilerliyorduk. Bir kasiste öyle zıpladım ki, bagaj kapağına çarptım. Acaba neden yollar bu kadar bozuktu?

Ne kadar gittik bilmiyorum ama yağmurun sesi kesilmişti. Araba durdu. Kulak kesilip bekledim. Galiba eve gelmiştik. O sırada “Anneciğim, geldiniz mi?” diye cıvıl cıvıl bir ses duydum.

Genç hanım bagajı açtı. Kıvır kıvır saçları, kocaman gülümseyen gözleriyle, dünya şekeri bir çocuk yanımızda durmuş, bir teyzeye, bir bana bakıyor; “Anneanneciğim, kalmaya geldin değil mi?” diyerek, yerinde zıp zıp zıpladıkça, kırmızı kadife paltosunun etekleri uçuşuyordu.

“Kızım dur, anneannen arabadan insin. Yine yağmur başlamadan evimize girelim, bir nefes alalım. Sen koş, Salih amcanı çağır. Bize yardım ediversin. Ama dikkat et, üstüne çamur sıçratma!”

“Anneannemin yeni oyuncağı nerede?”

“Aman Sevgi! Büyükler oyuncakla oynamaz. Dün ben sana ne söyledim?”

“Babam atari oynuyor ama.”

“O başka şey… Sana söylediğimi hatırlar mısın lütfen!”

“Anneannenin dizleri çok ağrıyor. Dinlenmesi lazım. Artık bizim gibi dolaşamayacak.”

“Ve ona bir tekerlekli sandalye alacağız dedim.”

“Evet. O nerede?”

“Sen Salih amcanı çağır. Hadi bak anneannen bekliyor. Evimize gireceğiz.”

Sevgi bitişikteki bakkala koştu.

“Salih amcaaaa! Annem seni çağırıyor.”

“Geldim Sevgi.” diyerek, dükkândan fırlayan bakkal, iriyarı bir adamdı.

“Sibel Abla hoş geldiniz. Bugün yağmur hiç durmadı. Şansınız varmış, az evvel kesildi, rahat girersiniz eve…”

Küçük Sevgi’nin meraklı bakışları arasında beni kocaman elleriyle kavradı.               O kadar güçlü kuvvetliydi ve hızlı hareket etmişti ki, kendimi tüy gibi hafif hissettim. Oh yaaa! O kadar da ağır değilmişim…

“Yalnız, şuradaki su birikintisini atlayalım hele, tekerler ıslanmasın… Fatma anneyi biraz yürüteceğiz ama…”

Bir anda kendimi kaldırımda buldum. Bakkal amca beni katlanmış, iki büklüm bırakıp, arabaya yöneldiğinde; Sevgi de yanıma gelmiş, naylonlarımı çekiştirip beni açmaya çalışıyordu.

Salih amca, Fatma teyzenin eline sarılıp, öptü:

“Fatma anne hoş geldin. Nasılsın, iyi misin?”

“Bu halime şükür oğlum ama görüyorsun işte. Sibel’ime yük olacağım diye uykularım kaçıyor.”

“Ana sussss! Deme öyle. Sibel ablam duyar, gücüne gider. Gel koluma gir, iskemlene oturtayım.”

Gözü bana kaydı:

“Aaaa, daha sandalyeni açmadık ki, nasıl oturacaksın? Dur anne.” diyerek, yine yanıma seğirtti. El çabukluğuyla üzerimdeki naylonları çıkarıp, az ilerideki çöp variline attı.

“Neresinden açacağız bunu Sibel abla? Mandalı yok mu?” diye, sağıma soluma bakındı.

“Yok, şöyle ortasından bastırdın mı açılıyor. Hadi anneciğim, yağmur başladı, ıslanıyoruz. Salih Efendi, şu ayak dayama yerlerini de yukarı kaldır bi zahmet. Annem otursun, sonra indiririz.”

“Aaaaa, yürüyen koltuk bu!” dedi Sevgi, “Yaşasın! Anneannemle beraber parka gideceğiz.”

Fatma teyzenin yürümesine yardım ettiler ve kucağıma oturttular.

“Offff! Dizlerim çok berbat. Nasıl kaldıracağım ayaklarımı?”

Fatma teyze, dikkat et! Diye seslendim ama beni duymadı…

Salih amca ayaklarını kaldırıp pedallarıma koymasına yardım etti.

Üç katlı, eski bir apartmana girecektik. Merdivenler vardı ve ben o üç basamağı nasıl çıkacağımı kestiremiyordum. Bir an için kendimi çok beceriksiz hissettim. Keşke her yer düzayak olsaydı…  

Ben bunları düşünürken Salih amca, çırağına seslendi:

“Ali, koçum gel! Fatma anneyi uçuralım şu basamaklardan…”

Esmer, dalyan gibi bir delikanlı koştu. Salih amcayla, bizi gerçekten de yukarıya uçurdular. İkisi de öyle sıcak, samimi el verdiler ki, Fatma teyzeler giriş katında oturmasalar, üç katı da güler yüzle çıkarırlardı, eminim… “Uçma” tabiri keyfimi yerine getirmişti. İyi insanların arasındaydım; daha ne isteyebilirdim?

Sibel Hanım, yerdeki eski paspası ayağıyla iteledi, bakkal amca ve Ali’ye teşekkür ederken, aceleyle kapıyı açtı.

“Ohhh! Evimize geldik.”

Beklemediğim kadar büyük bir güçle beni itti. Bir daha, bir daha ama nafile… Kapının eşiğine takılıp kaldık. Az önce basamaklardan uçma fikri çok hoşuma gitmişti. Ne var ki, beş, altı santimlik mermeri bile aşamamıştım…

“Kızım bu nasıl girecek içeriye?”

“Anneciğim dur. Satıcı arkanda aşağıda, kaldırıma çıkmak için bastırılacak bir yer göstermişti. Eşiği de atlarız herhalde.”

“Ah bu kilolar… Doktor da, ‘Teyze, dizlerine çok yük biniyor, kilo ver.’ dedi ama nasıl vereceğim bakalım.”

Ayağıyla oraya bastırınca ön tekerlerim şahlanmış bir at gibi havaya kaktı. Hooop! Yeni yuvamdaydım artık…

Şöyle bir etrafıma bakındım. Papatyalı duvar kâğıdıyla kaplanmış küçük bir holdeydik. Aynalı portmantoda kendimi gördüm. Sonra birden, kucağımdaki Fatma teyzenin yorgun, endişeli yüzü ve adeta suçlu bakışlarıyla karşılaştım.                   Onu biraz olsun neşelendirmek için neler vermezdim ah bir bilseniz!

Sibel Hanım ayakkabılarını çıkardı, paltosunu da telaşla portmantonun yanındaki iskemleye fırlattı. Fatma teyzenin ve Sevgi’nin de soyunmalarına yardım etti.

“Ay annem bir dakika, şu tekerlekleri silivereyim.” diyerek, koşar adım sabunlu bez alıp geldi.

“Sibel’ciğim, acele edip yorma kendini. Nasıl olsa böyle oturuyorum işte.”

“Yaa, yaa, bilirim ben senin hayatın boyunca nasıl oturduğunu… Ablamı, beni babasız büyüttün, okuttun. Yetmedi, Sevgi’yi beş yaşına getirdin. Annem, biraz dinlenme vakti gelmedi mi?”

Bir yandan da beni bir güzel temizliyordu. Ohh! Mis gibi olmuştum.

Ellerini yıkayıp geldi. Yıpranmış parkeleri çıtırdatarak bizi sağ taraftaki salona götürdü ve pencere kenarındaki duman rengi kanepenin yanına yerleştirdi.

“Her şey daha kolay olacak. Sen de çok rahat edeceksin…” diyerek, Fatma teyzeye sarıldı.

O arada Sevgi odasına gitmişti, çok geçmeden kucağında bebeğiyle yanımıza geldi.

“Anneanne bak, annem dün sarı saçlı bebek aldı bana. “Çilli” koydum adını.”

Minicik elleriyle bana dokunup, gözlerini kocaman açtı:

“Bunun adı ne?”

Sibel Hanım konuşmaya katıldı:                                                 

“Sevgi’ciğim, tekerlekli sandalye bu. Adı olur mu hiç?”

“Neden olmasın? O da anneannemin oyuncağı değil mi?”

“Ama güzel kızım, demin konuştuk ya; o oyuncak değil…”

“İsim koyalım mı ona da canım?” diye sordu Fatma teyze.

“Koyalım, koyalım n’olur anneanne.”

Ben de çok heyecanlanmıştım. Açıkçası o ana dek bir adımın olabileceğini hiç düşünmemiştim. Ah bu Sevgi, ne tatlı çocuk…

Çözümü Fatma teyze buldu:

“Sevgi’ciğim, o benim arabam.”                                            

“O zaman adı ‘ARABA’ olsun.”

Fatma teyze gülmeye başladı:

“Olsun, olsun. Artık arabamı siz sürersiniz, ben de keyfime bakarım.”

Sevgi, “Anne, yarın anneannemle parka gidebilir miyiz?” diye sordu.

“Gideriz tabii. Hem anneannen arabasında otururken seni salıncakta yorulmadan sallar. Ama şimdi karnımız acıktı, beni oyalama, gidip yemeği ısıtayım.”

“Yaşasın!” 

Sevgi, sevinçle, “Anneannemin arabası var, güzel mi güzel…” diye şarkı söyleyerek beni sağa sola döndürmeye çalıştı. Gücü yetmese de, neşesi bozulmadı. Çok geçmeden de mutfaktan gelen mis gibi kokulara dayanamayarak annesine seslendi:

“Anneciğim, acıktım.”

“Tamam, canım, yemek hazır. Sen sofraya otur, anneanneni de getiriyorum.”

O da ne? Yemek masasına yeterince yaklaşamadan bir anda zınk diye durduk. Sibel Hanım masanın altına baktı, beni sağa çevirdi, sola çevirdi ama girmeme imkân yoktu. Çünkü ayak dayama yerlerim masanın bacağına toslamıştı… İşin içinden çıkamayınca hemen bir tepsi getirip, Fatma teyzenin tabağını kucağına koydu. Onu da Fatma teyze istemedi:

“Sibel’im, böyle olmayacak. Şu ayağımı koyduğum şeyleri kaldır da, iskemleye geçivereyim. Çok şükür, kötürüm değilim.”

Sibel Hanımın yüz ifadesinden, aklından geçirdiklerini okumaya çalıştım. Annesinin her yemekte ağrıyan dizleriyle, tekerlekli sandalye – iskemle arasında nasıl geçiş yapacağını düşünüyordu sanırım.

Yanılmamışım…

Gözleri buğulansa da, kaygısız, umursamaz bir tavır takınmaya çalışarak, omuz silkip, gülümsedi. “Aman anneeeem! Yemek masası zaten eskimişti, senin sandalyeni engellemeyecek, ortadan bacaklı, azıcık da yüksek bir masa alırız, olur biter. Her şeyin çaresi bulunur…”

…………

Bana öyle geliyor ki, aynı evde olsak da o gece hepimiz bambaşka düşlere daldık.

Fatma teyze, artık vücudunun yükünü benim taşıyacağımı bilerek, ağrısız günlerin hayalini kurdu.  

Sibel Hanım, annesini rahat ettirecek olmanın iç huzuruyla, o günkü yorgunluğunu unutup, huzurla uyudu.

Anneannesiyle, çocuk parkının tadını çıkaracak olan küçük Sevgi ise, en şanslımızdı.

Ailemi bulmuş olmanın sevinci içinde yağmurun müziğini dinledim. Şimşeklerin ara sıra aydınlattığı yatağın yanı başında, ağrıyla uykusu bölünse de yüzündeki huzur adeta tüm eve yayılan Fatma teyzeyi seyrettim ve yeni günün ışımasını bekledim…

                                                                                                     Aslı Dinçman

                                                                                                İzmir, 24 Şubat 2013

 

*   *   *

SÜRPRİZ ZİYARET – KISA FİLM ÖYKÜSÜ

1. Sahne:

Anne, baba ve 15–16 yaşlarında iki gençten oluşan bir aile, Pazar kahvaltısı yapmaktadırlar. Çocuklardan biri spastik engellidir ve tekerlekli sandalyesinde oturmaktadır. Anne çay bardaklarını doldururken, “Sürpriz ziyaret, bugün …” der.

BABA: Karar verdiniz demek.

ANNE: Gerek var mı bilmiyorum ama Duygu çok istedi. ”Bu benim için de, herkes için de bir deneyim, bir sınav…” diyor.

BABA: Hem de ne sınav !… Karakoldakiler şok geçirecekler ama…

ANNE: Engelliler tanınmıyor, engelin ne olduğu da bilinmiyor. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp… Bütün engelliler sık sık dışarı çıksalar, herkes onlarla iletişim kurmaya alışır. Böyle sürprizlere de gerek kalmaz.
—————-
2. Sahne:

(Üsküdar… Annesi, Duygu’nun tekerlekli sandalyesini, karakola doğru sürmektedir.)

ANNE: Duygu, ben sizi uzaktan takip edeceğim.

Duygu değişik ve ağır konuşma tarzıyla cevap verir:

“Taaamam annneciğimm, baaakk ggööreceeeksinn, müüüthişş biiir günn geeeçiiireceeeğiz.”
—————–

3. Sahne:
(Karakol önü. Annesi kızına el sallayıp hemen oradan uzaklaşır.)

Duygu, kapıdan seslenir: Meeerhaabaa… (Cevap yok, tekrarlar…)

İçeriden iki polis memuru çıkar.

“Ah! Canım, ne oldu? Ailen nerede?”

“Meeerhaaba dedimm. Adıııım Duuygu. Aaddresimiiii sööyleseeem, eve döönmeeeme yardııım…”

“Ah! Canımm, dur sen yorma kendini… Biz şimdi anneni buluruz…”

“Beeeni dinnnler miiisinizzz?”

“Hah canım ne istiyorsun?”

“Taaanışalımmm mı önnce? Adıııım Duuuygu. Meeerhabaa.” (Elini uzatır polislere)

(Polisler, elini iki avuçlarının arasına alıp, sıkarlar) “Mer-Ha-Ba, Mer-Ha-Ba…”

“Beeen sizi gaaayet rahaaat anlııııyorummm, heceeelemenizeee gerekk yokkk. Konuuuşşşurken de yorulmmuyooooorum. Saaadece spastikkk ennngelliyimmmm. Yaniii hareeeketlerimi ve konuuuuuşşşmamıııı issstediğimmm gibiii denetleyemiyorummmm. Zekâmmmda birrr sorunnn yoook… Bizzzzzz Eminönüüüü’nde oturuuyoruz. Ricaaa etsemmmm, eve döneeeerkennn yardııııım eder miiiisiiiiiniz?”

(Bunları üç kere tekrarlaması gerekir ama sonunda anlaşmayı başarır)

Bayan polis, Duygu’nun konuşma arzusunu görünce, anlamaya çalışmaya karar vermiş, karar verince de, anlaması kolaylaşmıştı…

“Burası Üsküdar. Eminönü’ne ancak vapurla geçebiliriz.” diyerek, arkadaşına şaşkın bir şekilde bakar. Neye uğradıklarını şaşırmışlardır. İki memur, içeriye girip bu sıra dışı durumu amirlerine açıkladıktan sonra, Duygu’nun sandalyesini iterek, İstanbul sokaklarında dolaşmaya başlarlar.
—————
4. Sahne:

Kaldırımlarda rampa olmadığı için, güçlü kuvvetli iki polis dahi, tekerlekli sandalyeyi indirip çıkarırken çok zorlanmaktadırlar. Aralarında konuşurlar:

1. Polis: Niye bu kadar yüksek bu kaldırımlar?
2. Polis: Çevremizde az engelli olunca, herkesi sağlam zannediyoruz…
1. Polis: Yaşayınca anladık ne kadar zorluk çektiklerini…

Duygu araya girer: “Birrrr dakikaaaa… Kanlı gözyaşşşları döööökmeye geeeeeerek yokkk. Hayatttt herrrkes içinn ayrı alannnnlarda zorrr. Siziiin de messsleğiniz hiççç kolaaay sayılmazzz…”

İki polis bu anlayışlı yaklaşımdan hoşnut, bu kez kendi dertlerinden dem vurmaya başlarlar…
——————–
5. Sahne:
(Vapurun içi, kalabalık.)

Boş bir yer bulurlar. Duygu cam kenarına yakın durmak ister.
(Tekerlekli sandalyesini, yaklaştırabildikleri kadar cama yaklaştırırlar ama yolculara arkası dönüktür…)

Duygu: “Sannndalyemi yannn çeviiiiirebilirseniz, hem dışarıyııı, hemm de içerideki yooolcuları rahattt görürümmmm. Benn içe kapanıkkk yetiştiriiiilmediğimm içinn, insanları çoook severimmm; göz göze gellldiğimizde, gülümseyerek selammm verrrmek isterimmm.”

Polis memuru, merakla sorar: “Bu kadar sosyal olduğunuzu ummazdım. Kalabalıktan ve bakışlardan rahatsız olmaz mısınız?”

Duygu: “Rahatsızzz olan engelllilerrr var tabiiii ama onlaaar, engelli olmayı bir trajedi haaaaline getirenlerrr… Ailemmm benim ennngelimi hiç dışlamadııı. Zorunlulukkk nedeeeniyle kabullenerek, bir yaşama engeli halineee dee getirmediii. Bu nedennnle bennn de engelimle bütünleştimmmm. Kompleksiniz yoksaaa kalabalıkkk ve bakışlarrr sizi rahatsız edemezzz. Ben spastiğim… Görünüşümmm, harekketttlerimmm, konnnnuşşmam farklı; tabii ki dikkattt çekeceğimmm… Rahatttsız olmak ya da oooolmamak, benimmm seçimime bağlıdırrr…”

(Karşıda oturan, beş-altı yaşlarında bir çocuk, gözünü dikmiş ısrarla Duygu’ya bakar. Çocuğun annesi, “Bakma ona…” diyerek, oğlunu dürtükler. Polis memurları da rahatsız olurlar.) Duygu: (Espri yapmadan duramaz) “Yanımmmmda iki polis memuruuu, bir kelepçemmm eksik vallaaa… Tabii bakar milletttt…”

Devam eder: “Bakınnn annenin bu yapptığı, yanlışşş… Ben onun yerinnde olsammm, ‘Bakma !’ diyeceğime, ‘Gel, merrrhaba diyelimmm, ablayla tanışalımmm.’ derim. Bakkkma demek, görrrme demektir… Oysa engelliler görrrrmezden geliniiiirse, sorunnnlarımıza nasıl çözümmm üretileebilirrr?
———————–
6. Sahne:

Rıhtım… (Duygu ve polis memurları, mimari engeller nedeniyle zorlanarak da olsa, vapurdan inerler.)

O sırada arkalarından bir ses: Kızımla seyahat nasıldı?

(Duygu’nun annesi gülümseyerek polislerin yanına gelir. Teşekkür ve tanışma cümleleri…)

Polis memurları (Mahçup): Biz spastik engellileri hiç tanımıyormuşuz maalesef. Bu konuda çok şey öğrenmek gerekiyor. Arada sırada yine Duygu Hanımı bizim karakola getirebilir misiniz?

Duygu: Tabii gelirizzz değilll mi aaanneciğim?

Annesi: Biz de geliriz; sizi de bekleriz. Buyurun telefonumuz… Hadi şimdi eve dönelim.

(Anne-kız, konuşa konuşa evlerine doğru uzaklaşırlar…)

SON
Öykü: Aslı Dinçman (Süper Spastik)

ÖZEL BİR YOLCULUK

1997 DW ALMANYA’NIN SESİ RADYOSU ÖYKÜ ÖZEL ÖDÜLÜ

——————————–

Gözümü saate dikmiş, uçağın kalkış zamanını bekliyordum. Havalimanında tanımadığım yüzlerce insan, birbirleriyle yarışırcasına banko önlerini aşındırıyorlardı. Canları cehenneme; şu anda hiçbiri umurumda değildi ki… İstanbul’dan Almanya’ya uçacaktım. On beş günlük tatilim su gibi akıp gitmişti. Yarın sabah şirketin sıkıcı yönetim kurulu toplantılarından biri daha yapılacak, biz de üyeler olarak en sıradan girişim projelerini boş beyinlerle dinleyip kabullenecektik…

Oysa, İşletme Fakültesi’nden ne ideallerle mezun olmuştum. Çalıştığım her kuruluşu yeniden yaratacaktım; kimse beni engelleyemeyecek, en alışılmadık reformları gerçekleştirecektim… İlk girdiğim şirkette pazarlama bölümündeydim. Bu sektördeki uygulamalara yeni bir bakış açısı kazandırmak şöyle dursun, ağzımı bile açtırmadılar.

Yirmi beş yaşındayken Almanya’ya gittim. Oradaki yaşam koşulları çok iyiydi. Deli gibi çalışıyor, iyi kazanıyor ve harika yaşıyordum… Sonuçta, gecemi gündüzüme katarak yönetim kurulu üyeliğine kadar yükseldim. Ya, coşkum ve hayallerim? Ne yazık ki onları kaybettim, ya da beynimin ve yüreğimin derinliklerine gömdüm.

“Şu toplantı yapılsa da kurtulsam…” diye düşünürken dalıp gitmişim. Anons, uçağın iki saat rötar yapacağını haber verdiğinde kendime gelebildim ama canım da iyice sıkılmıştı doğrusu. Geciken işkencelerin bekleme süreci daha zor olurmuş…

O sırada bir bayanın, yanımdaki sandalyeye oturmak için izin istediğini fark ettim; yine de “Buyurun…” derken otistik bir adam kadar ilgisizdim. Oysa bir anda gözüm, kadının önündeki tekerlekli sandalyede, oturmakla yatmak arası garip bir pozisyonda duran, daha doğrusu durmaya çalışan gence ilişti.
O da beni görmüş, gülümsemeye başlamıştı. Anlayamadığım bir nedenle aşırı hareketliydi. Oturabilmek için büyük çaba harcadığını düşünmeye başlamıştım ki, göz göze geldik. Delikanlı, kafasını bütün vücuduyla yönettiği izlenimi veren çok değişik bir hareket stiliyle, adeta topa kafa atarcasına başını öne-arkaya salladı. Annesi, “SİZE SELAM VERİYOR…” diye açıklama yaptığında, içimden vücudum için Tanrı’ya şükrettim. Uzanıp saçlarını okşadım. Genç bayan sanki başıma gelecekleri ima etmek ister gibi muzip muzip gülüyordu ama tabii ben dünyadan habersizdim…

On dokuz-yirmi yaşlarındaydı. Vücudundaki her kas ona kafa tutuyordu adeta… Ne sakin durabiliyor, ne de istediği gibi hareket edebiliyordu. Haline içim parçalanmıştı ama yıkılacakları sanısıyla belli etmemeye çalışıyordum. Az önce tümüyle kendimle ilgiliydim ama şimdi anne-oğlun ıstırabı benim omuzlarımdaydı sanki…

Oradan ayrılmaya can atıyordum ama nedense ayaklarım bana başkaldırmıştı; hiçbir yere kımıldayamıyordum. Üstelik de bu insanlarla konuşmak için önüne geçilmez bir istek duymaya başlamıştım. Genç bayana dönüp, “İsmi nedir?” dedim. “Neden kendisine sormuyorsunuz?” yanıtıyla da irkildim. Delikanlı zeka fışkıran cin gibi bakışlarını yüzüme çevirerek, “Sedat” demiş. “Demiş” diyorum, çünkü benim bunu anlayabilmem için üç kez daha tekrarlaması gerekti… Aslında ilk denemesinden sonra, ben hemen annesine döndüm ama, anlamadığımı ve tekrar etmesini söylememi emreden sert bir bakış dışında, hiçbir yardım alamadım. Anlaşılan, oğluyla tek başımıza anlaşmak zorundaydık…

Sonuçta tüm dikkatimi vererek, “Sedat” dediğini anlamıştım. Konuşması çok zordu. Adını söylemek için bile tüm enerjisini harcadığını gördüğümde artık sabrım tükenmişti. Annesine şimşek hızıyla dönerek öfkeyle çıkıştım: “Söyleyeceğiniz bir kelime… Onu bu kadar zorlamaktan ne zevk alıyorsunuz?” Sakince yanıtladı: “Anneniz yanınızdayken adınızı soranlara o cevap verse hoşlanır mısınız?” “Ama ben bu halde değilim…” diye haykırdım. Bu kez Sedat gülmeye başladı ve “Teşekkür ederim. İşte şimdi gerçek duygularınızı dışa vurdunuz…” dediğini annesi tercüme etti. Kafam karmakarışık olmuştu. Derin bir “OFFF!” çekerek çaresizce sandalyeme yığıldım…

Annesi anlatmaya başladı: Doğumu zor olmuş, oksijensiz kalması tüm sinir sistemini etkilemişti; spastikti, hem de çok ağır spastik… Bedenine hakim olamıyordu, hayatı boyunca da olamayacaktı. İstemli olarak çok sınırlı hareket edebildiğini de öğrendim. Yürümesi olanaksızdı, sadece sağ elini biraz kullanabiliyormuş. Özetle, karşımda tam bir enkaz vardı ama dikkatimi çeken nokta, böylesine ağır bir özüre rağmen annesinin çok rahat olmasıydı… Oğlunun sakatlığını öylesine doğal anlatıyordu ki, gören, öğrenim hayatından ya da göz renginden bahsettiğini zannedebilirdi…

Bu insanların yaşadıkları farklı dünyanın boyutlarını keşfetmem gerektiğini düşünüyordum. İlgiyle sordum: “Nasıl bu kadar rahatsınız? Hele Sedat varken…” “Neyi, kimden saklayacağım?” dedi ve ekledi: “Onu tanısaydınız neden bunları aştığımı anlardınız…”

Sedat ile konuşmak için sabırsızlanıyordum. Yine de konuşurken öylesine enerji sarf ediyordu ki, çekiniyordum. Sonunda ona sormaya cesaret edebildim: “Çok heyecanlanıyorsun, yoruluyorsundur değil mi?” Cevabı: “Bu benim için doğal… Hem ben konuşmayı çok severim… Sizin tedirgin olduğunuzu hissedersem ben de rahat edemem, daha çok heyecanlanırım.” oldu. Sohbete başladık. Çok zorlanmadıkça annesinden tercümanlık yapmasını istemiyordum. Zaten öylesine etkileyici cümleleri vardı ki, hiçbirini kaçırmamak için tüm dikkatimi, beynimi ve yüreğimi ona yoğunlaştırmıştım.

Politika, edebiyat, felsefe, yaşam… Her konuda bir şeyler söylüyordu. Gerçek bir entelektüelle karşı karşıyaydım. Yenilikçiydi, hayran olunacak bir muhakeme gücüne sahipti ve olaylara çok geniş bir perspektiften bakıyordu… Kendi savlarını bana anlatıyor, benimkileri irdeliyor, eleştirilmek ve eleştirmek istiyordu. Zevkten dört köşeydim, sonunda kıran kırana tartışabileceğim birini bulmuştum. O da, annesinin arada bir “GEVEZE OĞLUM BENİM…” diyerek yaptığı sevgi saldırılarına rağmen, inat ve keyifle konuşuyordu.

Sedat çocukken Almanya’da üç yıl kalmışlar ve rehabilite edilmiş. “Faydasını görebildin mi?” şeklindeki soruma cevabı, “Özürüm çok ağır. Ancak, destekle oturabilmeyi başardım, yalnızca konuşma terapisinden çok yararlandım, ses bile zor çıkarıyordum…” oldu ve spastikler için konuşma terapisinin her şeyden daha önemli olduğunu vurguladı. Annesi de, “Sedat hiç konuşamasaydı, düşünsel boyutta bu kadar gelişemezdi, çünkü biz onun ne istediğini, bir spastik olarak neler hissettiğini, nasıl bir duygu dünyasına sahip olduğunu hep iletişim kurarak keşfettik. Rehabilitasyonunu da bunlara paralel düzenledik…” diye ilave etti. Bu arada, -özellikle de bacakları çalıştırılırken- fizyoterapiyle ve terapistlerle arasının hiç hoş olmadığını öğrendim. Sedat açıkladı: “Yanlış anlama, inat edip çalışmıyor değilim, sadece sakatlığım çok ağır olduğu için olay bana fiziksel olarak spastik olmayanların asla anlayamayacağı ve hissedemeyeceği tarifsiz bir acı veriyor. Özürümü çok iyi bildiğim için, çalışmak zorunda olduğumu da biliyorum. Tek sorunum var: Fizyoterapistler zaten gergin olduğum, sıkıntı çektiğim bir konuda biraz destek verip, en azından psikolojik boyutta rahatlamamı sağlamak yerine, her defasında, bildiğim şeyleri bana tekrarlayıp duruyorlar. ÇOK KASILIYORMUŞUM DA, O GÜN ÇOK HEYECANLIYMIŞIM DA… Bunlar bir spastiğe söylenecek en son şeylerdir. Aksi takdirde çalışmanız daha da zorlaşır…”

Annesi de şunları ilave etti: “Babasıyla aralarında çok özel bir bağ vardır. Bazen Sedat’ı evde eşim çalıştırır. O zaman huzursuzluğu, huysuzluğu olmaz. Acı ve ağrı duysa da sesi çıkmaz, öyle bağıra çağıra ağladığını ise hiç bilmem; çoğu zaman inanılmayacak kadar da gayretlidir üstelik… Yine de tüm spastikler gibi arada sırada fizyoterapi ya da konuşma terapisinden kaytarmaya da çalışır… Babası da, biraz zorlanarak da olsa daha düzgün yapabileceği bir hareketi/söyleyebileceği bir harfi tembellik nedeniyle reddettiğinde ya da çok gevezelik yapıp çalışmayı sık sık kesintiye uğrattığında onu sertçe azarlar ama küçücük çabalarını övmeyi de ihmal etmez… En önemlisi Sedat’la, sözlü ya da sözsüz, sürekli iletişim içindedir… Sedat da, gerektiğinde onu terapistlerden bile daha çok zorladığı halde, babasıyla çalışmaya bayılır; adeta güç alırcasına ona jimnastik yaptırırken sürekli eşimin gözünün içine bakar.

Özetle, biz ona bilinçli destek verdiğimiz sürece her şey yolunda… Fizyoterapistlerle yalnız kaldığında ise sorun başlıyor. Bazen öyle hırçınlaşıyor ki, oğlumu tanıyamıyorum… Terapi sırasında sürekli eleştirilmek, iletişim kopukluğu ya da bilinçli yönlendirme eksikliği hiç spastiklere göre değil… Sedat bazı şeyleri sadece kendisi için değil, tüm spastikler adına istiyor… Her aile, iyi bir gözlemci değil. Sedat’ın durumunda olanlara her alanda bilinçli uyarı verilmesi ise, gerçekten çok önemli. Fizyoterapistlerin bu konuyu çok ayrıntılı araştırmaları lazım…” Sedat da, “İsterlerse ben uzmanlara rehberlik yaparım…” diyerek gülümsedi.

Konuşmaya dalmışız… O sırada, portatif bir tekerlekli sandalye getirdiler. Sedat’ınki uçağa yüklenecekmiş. Delikanlıya yardım edecek olan görevlinin Sedat’ı dinlemeye hiç niyeti yoktu ve o bir şeyler söylemeye çalıştıkça, anlamaya gayret etmek yerine, ya hiç aldırmıyor ya da onu avutmaya çalışırcasına boş boş kafasını sallıyordu.. Ayşe hanımın olaya müdahalesi de sonuç vermemişti, çünkü o da, “Allah sabır versin…”den daha akılcı (!) bir söz duymamıştı…

Sonuçta, annesinin ve Sedat’ın tüm uyarılarına kulaklarımızı tıkayarak, sandalye değişimini karga tulumba ve çok da zorlanarak başardık. Ancak bu kez Sedat çok öfkelenmişti. Bana bir tek cümle söyledi ve tepeden tırnağa kızardığımı hissettim: “Bana nasıl yardım edebileceğinizi söyleyebilirdim…” Evet, en azından ben bunu sorabilirdim; mahcup bir bakışla özür diledim… Sakinleşince açıkladı: “Felçli birini dilediğiniz gibi taşırsınız ama yardım edeceğiniz kişi bir spastikse, sakın ona sormadan kendi kafanıza göre yöntemlere başvurmayın… Çünkü günlük yaşamda doğru biçimde yaptırılan ve özürlü bireyin de istekle ve aktif olarak katıldığı her fiziksel faaliyet biz spastiklerin hareket yeteneğini büyük ölçüde geliştiren bir ‘DOĞAL REHABİLİTASYON’dur…”

Sedat’ı uçağa erken alacaklardı. Özel bir araca bindik ve uçağın kapısına kadar gittik. Bu kez aklım başıma gelmişti, Sordum: “Delikanlı, size nasıl yardım edebilirim?” “Sol tarafıma geçin, koltuğumun altından kucaklayın, kolumu boynunuza sarın…” dedi. Gerçekten de böylesi çok daha rahat ve kolay olmuştu. Üstelik koltuğa otururken kullanabildiği eliyle kolçaktan destek aldığını da fark ettim. “Sağ ol…” dediğinde yanına oturmuştum bile…

Yolcular gelmeye başladıklarında ben de küçük bir hata yaptığımı anladım… Arkadaşımı koridor tarafına oturtmuştum ve şimdi geçenlere istemsiz hareketleri nedeniyle tekme ya da yumruk atmamak için panik olmuştu… “NEDEN HEYECANLANDIN?” şeklindeki soruma, “KİMSEYİ DÖVMEK İSTEMİYORUM, BENİ YAN KOLTUĞA ALIR MISIN?” cevabını alınca, bir spastiğe ancak ona sorarak yardım edebileceğimi iyice benimsemiştim…

Annesi de geldiğinde kapılar kapanmış, kalkışa hazırlanmıştık. Hostes emniyet kemerlerini kontrol ediyordu. Sarışın, oldukça güzel bir kızdı. Sedat nedense yavaşça benden kemerini açmamı istedi. Oysa onu yerine oturttuğumda hem koltukta aşağıya doğru kaymasın, hem de sonradan unutmayalım diye emniyet kemerini takmıştım. “Neden?” diye sordum ve aklımın ucundan geçmeyen bir yanıt aldım: “Kıza asılacağım, sarışınlardan hoşlanırım da…” Karşımda kafasını bile doğru dürüst tutamayan, tükürüğünü zor yutan biri vardı ve kızlara asılmaktan söz edebiliyordu… Bazen doğru dürüst yutkunamadığı için ağzını da biz siliyorduk…

Sedat’ın söylediğini yaptım ama şaşkınlık içindeydim. Yine de sorularımı sonraya saklayarak olacakları izlemeye koyuldum. Hostes bizim sıramıza geldiğinde, “Delikanlının emniyet kemeri açık kalmış…” diyerek, takmak üzere orta koltuğa doğru uzandı. Arkadaşım da, sözümona istemsiz bir hareketle sağ elini kızın elinin üzerine koyuverdi… Kızcağız tabii olarak bu hareketi Sedat’ın özürüne bağlayarak gülümsedi ve bizimkinin çenesini okşadı. O uzaklaştıktan sonra yanımda keyiften dört köşe olmuş bir genç adam vardı…

Ben dayanamadım, “İnanılmaz birisin…” diyerek bacağına bir şaplak attım. “Neden?” dedi. “Ben, beyin ve yürek açısından tümüyle normal bir insanım, üstelik yakışıklıyım da…” O anda ilk kez ona, spastik olmasından kaynaklanan farklı görünümünü ön planda tutmadan baktım. Esmerdi ve saçlarını kısacık kestirmişti. Masmavi gözleri zeka pırıltılarıyla ışıl ışıldı. Zaten onlar da olmasa salt vücuduna bakarak zeki olduğunu anlamak olanaksızdı. Çenesinin üzerinde hafif bir sakal bıraktırmıştı. Gerçekten de hoş bir gençti…

Ayşe hanım, “Oğlumun sakal tıraşı bana ait…” dedi keyifli keyifli… Sedat’a bluejeanin üzerine yeşil çizgili bir gömlek giydirmiş, yeşilli, sarılı rengarenk kravat takmıştı. “Kravat hastasıdır, biraz daha abartırsa rehabilitasyon merkezine giderken bile eşofman yerine, takım elbise giymek isteyecek…” diye takıldı oğluna. Sonra birden ciddileşerek, “Şaka bir yana… Sedat’ı biz ruhsal açıdan sağlıklı yetiştirdiğimiz için o da her şeyine dikkat eder. Evde sürekli yerlerde dolaştığı halde temizliğine, lüksüne düşkündür. İki günde bir değiştirilmek üzere tertemiz çamaşırlar, pırıl pırıl kıyafetler giyer ve tabii ki, her çeşit after shave ve losyonla adeta banyo yapabilir… Hele bunlardan birini eline geçirmeye görsün… İstemsiz hareket bahanesiyle aniden, normalde kullanılan miktarın iki mislini üstüne başına boşaltıverir…” Ben de Sedat’a göz kırptım ve “Evet o tür istemsiz hareketlerinden biri de az önce hostese rastladı…” dedim… Arkadaşım, gevrek gevrek gülerek şunları söyledi: “Ne yapabilirim? Yakışıklı olmak zor iş… Kılık kıyafetime dikkat etmek zorundayım. Gördüğünüz gibi, güzel kızlarla nerede, ne zaman karşılaşılacağı hiç belli olmuyor…”

Konu açılmışken Sedat’a, “Peki, hiç bir kızla çıktın mı?” dedim, aynı anda da yüzümün allak bullak olduğunu ve kıpkırmızı kesildiğimi hissettim. Düşüncesiz davranmış ve bu durumda olan bir delikanlıya yöneltilebilecek en aptalca soruyu seçmiştim… Özürünü ne kadar güçlü kabullenmiş olursa olsun, onun da özlemleri olabilirdi ve çok hassas olduğunu öğrendiğim bir konuda, saçma sapan bir saplama yapmıştım ama ne yapabilirdim? Sedat o kadar “Normal”di ki, spastik olduğunu düşünerek, her söylediğime dikkat etmem olanaksızdı…

Onu tümüyle sağlıklı biri olarak görmemi sağlayan yanıtı verdi: “Hayır ama bir gün olacak. Bizim mahallede fıstık gibi bir kız var. Şu anda ona asılmaktayım. Kızla muhabbetimiz iyi… Annem sağ olsun, beni dışarıya çıkaramasa da Selin’i eve davet ediyor. Bol bol konuşuyoruz. Boynumdan aşağısı pek işe yaramaz ama bereket versin, beynim başımın içinde, yüreğim de beynimle işbirliğinde… O zaman sorun da yok. Böyle kıpkırmızı kesilip, beni incittiğini düşünerek üzülmen de boşu boşuna… Bana her şeyi sorabilirsin…” Sıkmak için elini yakaladım ve sadece, “Haklısın…” diyebildim. Ayşe hanım olayı biraz daha açıkladı: “Selin karşı apartmanda oturuyor. Sedat ile çocukluğundan beri arkadaş. Biz onu sık sık bahçeye çıkarırız, mahallenin gençleriyle gırgır şamata yaparlar. Her taraf çimen olduğu için yerde sürünerek top oynar. Selin ile de işi ilerletmiş. Kız bizimkinin beynine hayran, ama çıkma konusu biraz zor…” Sedat’a dönerek, “HER ANINI İYİ YAŞA, HAYAL KURMA, HAYAT SANİYELERDEN İBARETTİR, UNUTMA… Ben seni yetiştirirken, SENİ BİR YANA BIRAKIP, HAYALLERİMDEKİ SEN’E KENDİMİ KAPTIRSAYDIM acaba şimdi ne halde olurdun?” dedi.

Sedat’ta müthiş bir sezinleme gücü vardı ve hem annesinin, hem de onun düşünce yapısına hayranlık duymak bir kenara, hayret ettiğimi de hissetmişti. “Yaşam beyninle yüreğindedir… Eğer onu başka yere sığdırmaya çalışırsan baştan kaybedersin… İşte benimle ilgili olarak seni şaşırtan bu…” diye açıkladı. Sordum: “Vücudunu kullanamamak yormuyor mu seni? Daha doğrusu, bu zekayı ve yüreği bu bedene nasıl sığdırıyorsun?…” “Aaa… O açıdan bakarsan, sakat olmayanlar bile kafayı yer… Ruh bedene sığdırılamaz; sadece onu tamamlayabilir… Biz spastiklerde biraz daha fazla tamamlaması gerekir, hepsi o kadar…” dedi. “Ama, mesela dansetmek…” diye devam ettim, “İçinden hiç ayağa kalkıp oynamak falan gelmez mi?” “Tabii ki gelir ve yaparım…” dedi. Annesi söze girdi: “Oğlum bazen bize çaktırmadan normal olur da…” “Aman anne…” diyerek devam etti Sedat: “Beyninle dansetmeyi bilmez misin sen? En güçlü ritim duygusu oradadır, dene. Bacaklarınla olduğundan daha çok zevk alırsın…” Ayşe hanım, “Spastiklere ritim duygusu kazandırılması, onların düşünce ve duygu dünyalarını çok zenginleştirir. Ben çocukluğunda, o uyumu hissedebilmesi için Sedat’ı kucağıma alıp dakikalarca dans ederdim. Şimdi de tekerlekli sandalyesiyle dans ettiriyoruz, zevkten dört köşe oluyor. Üstelik müzik onu çok sakinleştiriyor, istem dışı kasılma ve hareketleri de azalıyor…” dedi.

Merak ediyordum, nasıl bir şeydi bu spastik olmak? Sedat’a sordum: “Peki, fiziksel olarak ne hissedersiniz siz spastikler? Nasıl bir duygu şu kasılmak ya da istemediğiniz halde vücudunuzun sürekli hareket etmesi?” “Sana, istemsiz hareketlerimizi olmasa da, kasılmalarımızı hissettirebilirim sanıyorum. Kolunu göğsüne doğru kıvır ve ger, bir dakika öyle kal…” dedi. Yaptım. Otuz saniye kadar sonra kolumda çok garip bir sıkıntı ve acı hissetmeye başladım ama bir dakika boyunca dayandım. Serbest bıraktığımda derin bir “OHHH!” çektim, hala bir acayipti kolum. “İŞTE SPASTİK OLMAK…” dedi. “Amma zormuş be.” diye söylendim… “Tabii, biz çoğunlukla bebekken ya da doğum sırasında spastik olduğumuz için senin kadar zor gelmiyor ama gerçekten yorucu ve çok fazla enerji gerektiren bir şey… İstemsiz hareketlere gelince… Sana sürekli başkaldıran kaslarla yaşamak ve onları kullanmak… İstemli hareket edebilmek için, bütün dikkatini yapacağın harekete vermek ama bu arada da kasılmalarını önlemek için tüm vücudunu gevşetmek zorundasın. Anlayacağın, karmakarışık bir şey…” dedi Sedat.

Onun olağanüstülüğüne alışmıştım ama hala beni şaşırtmayı başarıyordu. Annesine döndüm: “Bu mucizeyi nasıl başardınız?” diye sordum. “Bu bir mucize değil… Biz yalnızca oğlumuzun kapasitesini ve potansiyelini dikkatle inceleyip, akla uygun gelen her şeyi uyguladık, uyguluyoruz… Sedat’ın spastik olmasını kabullenmek yerine, benimsiyoruz… Yürüsün, koşsun diye hayal kurmak yerine, zekasını tam kapasiteyle kullanabilmesi için babasıyla birlikte bebekliğinden başlayarak onu eğittik, hala da eğitip rehabilite ediyoruz… Ancak, her şeyden önce ruh sağlığını korumayı amaç edindik. Çünkü özellikle de ağır derecede spastiklerde en zor korunacak olgu ruh sağlığı. Kafanız zehir gibi çalışırken, vücudunuzu kullanamıyorsunuz… Spastik olmayı sevmeden, benimsemeden, böyle bir özürle birlikte yüksek standartta yaşamanız mümkün değildir…” dedi.

Yolculuğumuz boyunca her konuda konuştuk. Onu dinledikçe hayranlığım had safhaya varıyordu. Sedat’ı ağır fiziksel özürü nedeniyle okula kabul etmemişler… “Çocukluğumda bu nedenle çok acı çekmiştim ama artık bunları aştım. Çünkü ben idealleri olan biriyim, insan isterse her koşulda hayallerini gerçekleştirebilir…” dedi “Örneğin, ne yapmak istiyorsun?” dedim. “Spastikler için bir merkez kurmak… Öyle bir merkez ki, tümüyle benim denetimimde olan ve tümüyle İNSAN YETİŞTİRMEYİ AMAÇLAYAN…” “Olanları beğenmiyor musun?” diye sordum. “Nasıl beğenebilirim ki? Hayatım oralarda geçti ama gerçek anlamda özürümle birlikte yaşamayı ve onu sevip kullanabilmeyi sadece annem ve babamdan öğrendim…” dedi. “Spastik olmayı seviyor musun?” diye dehşetle sordum. Bir anlam verememişti ki, “Neden sevmeyeyim?…” diyerek şaşkın şaşkın yüzüme baktı. “Bak” dedi, “Ben düşünen, üreten, yaratan bir yazarım… Sakatlığım sağlamların düşünce boyutunda bir engel… Sen bedenimi tekerlekli sandalyede görürsün. Oysa ben beynimde kim bilir nerelere uçmuşumdur…” “Yazıyorsun demek…” dedim. “Yazmasam çıldırırım…” dedi. Spastikleri bilim dünyasına ve topluma tanıtmak için bir kitap yazıyormuş. Annesi “Müthiş!…” diye ilave etti.

Uçak havaalanına inmek üzereydi. Deneyimli pilotumuz çelik kuşu tüy gibi kondurdu yere… Kopan alkış ve şamataya biz de katıldık. Sedat coşkuyla el çırpıyor, daha doğrusu çırpmaya çalışıyordu. Böylesine neş’eli ve sağlıklı birini ilk kez tanımıştım ve kendimi çok şanslı sayıyordum.

Sedat Almanya’ya spastiklerle ilgili sosyal konuları kapsayan bir organizasyonda danışmanlık yapmaya gidiyormuş. Onu kucaklayarak uçaktan indirdim. Sandalyesine oturttuğumda vedalaşma vakti yaklaşmıştı, babası onları karşılayacakmış… Bana gülümseyerek sordu: “Beni ilk gördüğünde neler hissetmiştin?” Düşüncemin basitliğinden utanarak, “VÜCUDUM İÇİN TANRI’YA ŞÜKRETTİĞİMİ” söyledim. “Ben de, HAYATIM BOYUNCA ZEKAM İÇİN ŞÜKRETTİM…” dedi. Sarıldım, yanaklarından öptüm. “Sağ ol arkadaşım, seni arayacağım, senden öğrenecek çok şey var…” dedim.
Bir süre yan yana ilerledik. Tekerlekli sandalyesini annesi sürüyordu. Yanımızdan geçen iki gurbetçi Ayşe hanıma, “Allah sabır versin…” dediler. Biz de teşekkür ettik. O anda düşündüğüm tek şey, insanların Sedat’ın dünyasına ne kadar uzaktan baktıklarıydı. Ben de onu ilk gördüğümde çok ilkel davranmıştım ama sonra BEDEN PARAVANINI AŞMAYI BAŞARMIŞTIM… Belki de spastikleri daha yakından tanımak, hepimiz için, derinlemesine bilinmeyen dünyalara yapılan zevkli bir yolculuk olacaktı…

Bu düşüncelerle dalgınlaşmıştım. Babası karşıdan el sallıyor ve bize doğru yürüyordu. Sedat babasını görünce öyle bir sevinç ve heyecana kapıldı ki, aniden aşırı kasılıp hareketlenerek sandalyesinden aşağıya doğru kaydı. Emniyet için bağladıkları kayışı unutarak panik olmuştum; kolundan zor yakaladım. Annesi, “İŞTE BU DA SPASTİKLERİN ÖZELLİĞİ, SEDAT HEP BÖYLE… ÖFKESİ DE, SEVGİSİ DE, SEVİNCİ DE ÇOK YOĞUN; KEŞKE BİZ DE ONLAR GİBİ, YAŞAMDAKİ GELGİTLERE KARŞI ÇOCUKSU COŞKUMUZU KORUYABİLSEK…” dedi…

Babası yanımıza geldiğinde oğluyla karısını kucakladı. Sedat az sonra, “Babacığım, Erdinç ağabey… Benim yeni arkadaşım…” diye tanıştırdı bizi. El sıkıştık. Sabri bey sordu: “El koydu mu size hemen?” “Ben hayatımdan memnunum. Oğlunuz inanılmaz biri..” dedim gülerek. “Öyledir… Haydi şimdilik biz gidiyoruz… Havaalanı çıkışında görüşürüz…” dedi, ama ben telefon etmek zorunda olduğum için, ilerde buluşmak üzere izin istedim. Sedat’ı tekrar öptüm.

O sırada babası, tekerlekli sandalyenin başına geçti. Sedat’a şöyle bir baktı; az önceki heyecan tufanından sonra hemen hemen yatar pozisyondaydı… Oğlunu, “Bakıyorum yine külhanbeyi havalarındasın, bir tespihin eksik… Dik otur! Kaydığın zaman da hemen haber ver, düzeltelim…” diye uyarırken, onu kollarından tutup geri çekerek dikleştirdi. Emniyet kayışını kontrol edip, biraz daha sıkılaştırırken, “Hem sen ne zamandır koşmuyorsun; bacakların tutulacak…” dedi. Salonun boş olmasından da yararlanarak, iskemleyi uçarcasına itmeye başladı. Duyduğumuz sadece, baba oğlun keyifli kahkahalarıydı…

Ayşe hanım, “Sedat neden bu kadar normal, şimdi anlamışsınızdır…” dedi. Ben gülümseyerek, “İnsanın böyle ailesi olursa…” diye cevapladım. Evi aramak için çok gecikmiştim, adres ve telefonlarını alarak hemen uzaklaştım.

O gece uyku tutmadı. Sedat’ın özelikle de şu cümlesi aklıma takılıp kalmıştı: “Ben idealleri olan biriyim, insan isterse her koşulda hayallerini gerçekleştirebilir…”, “Ben idealleri olan biriyim, insan isterse her koşulda hayallerini gerçekleştirebilir…” “Ben idealleri olan biriyim, insan isterse her koşulda hayallerini gerçekleştirebilir…” Sonunda dayanamadım, kalktım. O güne kadar sürekli engellendiğim için proje safhasında tuttuğum ve pek de aklıma getirmek istemediğim tüm reformları kağıda döktüm…

Ertesi sabah, bond çantam ve koltuğumun altındaki bir yığın dosyayla toplantıdaydım. Uyumamış olmama rağmen enerji doluydum. Beni uzun zamandır böyle görmemişlerdi. Öneri paketimi sundum, konuşmaya başladık. Hiç bu kadar derli toplu fikirler üreteceğime inanmadığımdan, ben bile şaşkındım. Birçoğu benimsendi, diğerleri de uzun uzun görüşülmek üzere sonraki toplantıya ertelendi.

Çıkışta iş arkadaşlarımdan biri, “Ne oldu? Sen bu toplantılardan nefret eder, adet yerini bulsun diye katılırdın…” dedi. Coşkuyla elini sıktım ve unuttuğum gerçeği bana hatırlatan insanı düşünerek adeta haykırdım: “BEN İDEALLERİ OLAN BİRİYİM, İNSAN İSTERSE HER KOŞULDA HAYALLERİNİ GERÇEKLEŞTİREBİLİR…”

ASLI DİNÇMAN
1997