Tatildeyiz

Biz annemle çoğunlukla her şey dâhil temalı otelleri tercih ediyoruz. Animasyon ekibinin eğlenceli oyunlarını izlemenin yanı sıra, hem onlarla, hem de otel personeliyle, bazen de diğer misafirlerle kurduğumuz dostluklar, ayrı keyifli oluyor..

Hepimizin farklı olanaklara sahip olduğumuzu, farklı özellikler taşıdığımızı unutmadan; yüzde 93 bedensel + konuşma engelli ve 71 yaşındaki annesi tarafından her yaz çeşitli tatil yörelerinde bol bol gezdirilen, 43 yaşında, çok şanslı bir SP’li olarak, aslında “Yazsam roman olur…” türünden sosyal deneyimlerimi, aktarmak istiyorum.

***

          Otelin havuz başında oturuyorum. Önümde dizüstü bilgisayarım, elektronik kitabımı açmışım, okuyacağım. Tabii yan masadaki 40 yaşlarındaki beyefendi izin verirse… Dikti gözünü…  Saate baktım, abartmıyorum; beş dakika boyunca, ne yaptığımı algılamaya çalıştı. Sözüm ona, çaktırmadan da bilgisayar ekranımı görmeye çabalıyor; ne açık, ne yapıyorum diye… Gel de okuduğun kitaba konsantre ol…

***

          Annemle akşam yemeği için şık şık giyindik. Gittik restorana… Açık büfeden yemeklerimizi aldık. Ben sağ elimle, dengesiz de olsa, çatal batırıp, köfte, patates vb. yiyebiliyorum. Annem, çatalla alamayacaklarıma yardım için sağ tarafıma oturdu. Yemeğimizi yiyoruz… Biraz sonra annem tabağını kaptığı gibi, “Aslı, ben şöyle geçeyim, arkamda neler oluyor, bir göreyim…” diye, soluma ani bir geçiş yaptı ve on dakikadır yemek yiyişimi şuursuzca seyreden hanımın gözünün içine dikti bakışlarını. Şok… Bana, rahatsız edecek şekilde baktığını annemin nasıl hissettiğine de anlam veremedi. Nereye bakacağını şaşırdı tabii. Yetmedi, karşısında oturan beye, herhalde bizi rahatsız ettiğine dair, alçak sesle bir şeyler söyledi. O da, masadan fırlayıp, yemek salonunu terk etti…

***

          Bunlar, her tatilde yaşadığımız sayısız olaydan sadece ikisi… Bana bakarken dengesini kaybedip düşme tehlikesi atlatanları, anne babasını çekiştirip beni gösteren çocukları, özellikle orta yaş üzeri Türk misafirlerden aldığım şifa dualarını yazmıyorum bile…

Şimdi düşünelim… Annem de ben de böyle şeylerden sinirlenmeyiz, üzülmeyiz. Ben zaten hayatım boyunca gönüllü olarak toplumu eğitmeye çalışmışım. Tatilde de olsam, işim bu…

Ancak bu tür olaylar sürekli tekrarlanıyor ve bizim kadar bilinçli olmayan aileler için tatil zehir oluyor.

Konunun, SP’nin özelliklerinden kaynaklanan, dolayısıyla bize gözünü dikip bakanlar tarafından hiç düşünülemeyen bir boyutu daha vardır: Serebral Palsi, sinir sistemini etkilediği için, sevinç, hüzün, öfke vb. her türlü duyguyu, öncelikle kas kontrol zorluğumuzun bir süre artması şeklinde yaşarız… Bu durum bize zarar vermez ve normaldir. Ancak, böyle zamanlarda hareket denetimini tümüyle yitirebildiğimiz için, bakımımız oldukça zorlaşır. Üstelik görsel olarak öyle kötü duruma gelebiliriz ki, yakınlarımız, kontrolsüzlüğümüzün artmasından zarar gördüğümüzü zannedebilirler. Bu da sosyal hayattan uzak tutulmamızla sonuçlanabilir.

Önemli bir konu da, doğru biçimde el sıkışmaktır… Diyeceksiniz ki, “Serebral Palsi ile, tokalaşmanın ne ilgisi var?” Toplum geneli hareket tarzımıza tamamen yabancı olduğu için, ne yazık ki çok ilgisi var…

Örneğin, otel ön büro müdürüne el sıkışmak için elimi uzatıyorum. Kontrolsüz hareket ettiğim için, annemin, “Aslı da size elini uzatıyor.” şeklinde, mutlaka amacımı açıklaması gerekiyor.

Elimi sıkma şekilleri ise, inanılmaz çeşitlilikte… Benim için orta kalınlıkta bir kitap konusu bile olur. Birkaç yanlışı ve tek doğruyu görelim…

  • Bulaşıcı hastalığım varmışçasına, parmaklarımın ucuna zor değenler,
  • Elimi çok dolaylı hareketle uzatmışsam, nerede ve nasıl yakalayacağını şaşıran ve bu durumdan dehşete düşüp, bir saniye tutup hemen bırakanlar,
  • Cam kemik hastası olduğum varsayımıyla, elimi tutan ama hiç sıkmayanlar,
  • Gözü yaşarıp, sesi titreyerek, elime iki eliyle sarılanlar (Lütfen dikkat, tatildeyim.)

Yukarıda yazdığım yanlış el sıkma şekillerini hiç yaşamadıysanız -ki, Serebral Palsi’li değilseniz, yaşamazsınız- yanlış tokalaşma, tahmin edemeyeceğiniz kadar kötü bir histir. Her şeyden önce, ayrımcılıktır. “Normal değilsin…” mesajı verir ve sinir bozucudur.

Nerede kaldı, “Serebral Palsi’lileri toplumla bütünleştirelim…” sloganları?.. Bırakın benimsemeyi, daha bizimle doğru dürüst tokalaşmayı bilemeyen topluma mı “entegre” edileceğiz?

Şimdi de tokalaşma konusunda tek doğruyu yazacağım. Altı yıllık, sevgili satranç arkadaşım DJ Eren Yılmaz’ın kulaklarını çınlatayım biraz.

Tanıştığımız ilk andan itibaren bana çok “Normal” davrandığı gibi, elimi de çok doğru sıkan nadir kişilerden… Sıkıca kavrayıp, incitmekten korkmadığı hissini vererek… Herkesle nasıl tokalaşıyorsa, benimle de öyle… Sarılıp öpüşsek de, “Eren, yine tokalaşalım mı?” derim bazen.

***

          Gerçek şu: Kas kontrol yetersizliğinden kaynaklanan ve ilk bakışta anlamlandırılamayan şekilde göze çarpan bir engelimiz olduğu için, yetişkin yaşlarda dahi olsak, duygusal ve zihinsel açıdan genellikle bebekmişiz gibi davranılıyor ve tabii bu “Yaşça küçük görme yanılgısı”, tanışma anına da yansıyor. Üstelik böyle davranılmasının normal olduğu da kabul ediliyor. Çünkü hemen herkes, az çok zihinsel engelli olduğumuzu zannediyor. Görünüş itibarıyla öyle…

Uzun sözün kısası, Serebral Palsi konusunda bilinçsiz bir dünyada yaşarken, dört başı mamur tatil yapmayı düşünürseniz, bu mümkün değil. Ancak, Serebral Palsi’lilere ve yakınlarına tatil ile ilgili şu mesajları vermek istiyorum:

  • Mutlaka tatile çıkın. Her şeyden önce, ihtiyacınız olduğu için…
  • Toplumun Serebral Palsi’lilerle hayatı paylaşmaya ihtiyaç duyduğunu, ancak engelimiz konusunda bilinçsiz olduğunu unutmayın. Bilinçaltınız, yanlış davranışları, tecrit bahanesi yapmaya çalışacaktır; asla izin vermeyin.
  • Hiç kimse tatilde keyfinin kaçmasını istemez ama SP’li yakınınıza yüzde yüz bilinçli davranılmayacağının baştan FARKINDA OLUN. Farkındalığınız arttıkça, tepkileri daha anlayışlı karşılarsınız.
  • Biz Serebral Palsi’liyiz; hayatı yaşarken çeşitli duygusal nedenler kas kontrolümüzü olumsuz etkiler. Ne kadar kötü görünürsek görünelim, üzülmeyin. Asla tecrit yoluna girmeyin. Bırakın, başa çıkmayı öğrenelim.
  • Bizi, garip bakışlardan ve saçma sapan yorumlardan daha çok, ailemizin duygusal tepkileri olumsuz etkiler. Engelimize yönelik bilinçsizliği dramatikleştirmeyin ki, biz de bunu öğrenmeyelim…
  • Hayatı keyifle yaşayın… Bunu belki herkes anlayamayacaktır ama emin olun, anlayanlar da çıkacaktır…

Aslı Dinçman

İzmir, 20 Aralık 2016

tatildeyiz-asli-dincman

Reklamlar

16.06.2011 EGE ÜNİ. HST. MUHİTTİN EREL AMFİSİNDE PROF. DR. C. SİNAN KARA’YI ANMA TOPLANTISINDA OKUNAN YAZIM


DEĞERLİ DOSTUM, AĞABEYİM, SEVGİLİ DOKTORUM, KAHRAMANIM     PROF. DR. C.SİNAN KARA’YI SONSUZLUĞA UĞURLARKEN…

       Hayatımızı değiştiren insanlar vardır. Onlar yaşam niteliğimizi, bazen bizden de çok önemserler. Her şeyin zorlaştığı ve hayatın yaşanamaz hale geldiği anlarda girerler dünyamıza ve ışık saçarlar, umut olurlar yarınlarımıza…

Sevgili doktorum Prof. Dr. C. Sinan KARA da benim için böyle bir kahramandı. Şiddetli ağrı ataklarımı kesebilmek için yaptığı ameliyatlarla beni, yatağa bağımlı yaşarken tekerlekli sandalyemde oturabilir ve yazı yazabilir duruma getirdi. Bugün bir şeyler üretebiliyorsam, Sinan ağabeyimin beni yeniden oturtabilmek için gösterdiği büyük çaba sayesindedir.

Yıl 2000… Prof. Dr. C. Sinan KARA ile ilk karşılaşmamızda, hayatımda ilk defa Serebral Palsi’lilere zihinsel engelli muamelesi yapmayan bir doktorla tanıştım. Artikülasyon bozukluğuma rağmen, şikayetlerimi ve anamnezimi annemden değil, benden dinledi. Her görüşmemizde direkt olarak benimle iletişim kurdu. Bana hep uzun zamanlar ayırdı.

Serebral Palsi’liler için, zihinsel engelli zannedilmek çok acı vericidir ve Serebral Palsi’li olmayanların bu duyguyu hissetmesi çok zordur. Sinan Hoca bana asla bu duyguyu yaşatmadı.

Hocamızın Serebral Palsi’lilere ve diğer engelli gruplarına yönelik çok güzel projeleri vardı. Yazışmalarımızda bunlardan birini benimle de paylaşmış, hatta 3. Sınıf öğrencileri için hazırladığı Tıp Etiği dersine aşağıdaki onur duyduğum ifadeleriyle beni de dâhil etmek istemişti:

“Bu arada önümüzdeki yılın 3. sınıf öğrencileri için tıp etiği konusunda ders programı hazırlamaktayım. Düşüncelerimden birisi de, süper bir spastik olarak senin yaşantın, çalışmaların, yaptıkların, başarıların ve insan isterse neler yapabileceğini göstermek. Onlara mutlaka yeni görüşler ve büyük bir deneyim verecektir.

Bizde genellikle spastik denilince bu insanların aynı zamanda geri zekâlı olduğu da düşünülür. Durumun hiç de böyle olmadığını ve insanların yaşadıkları sorunlar ne olursa olsun, azimle ve gayretle çalışınca neler yapacağını göstermek gerçekten onları farklı bir dünya görüşüne götürecektir. Bu konuda da en iyi örnek sensin.”

2007 yılında Zonguldak’ta düzenlediğim “Serebral Palsi” Paneline davetimi kırmayarak, hastane yorgunluğunun üstüne (gece altı saat araba kullanarak) Zonguldak’a geldi. İki gün süren panelde değerli bilgilerini bizlerle paylaştı. Panel sonrası, dinlenmek yerine zaman ayırıp, katılan ailelerin Serebral Palsi’li çocuklarını muayene ederek, önerilerde de bulundu.

Hastalarına bir ağabey, bir baba kadar sıcak davranırdı. Aylarca süren hastane yatışlarımda Sinan Hocanın servisinde kalırken kendimi evimdeki kadar rahat ve güvende hissederdim. Pazar günü dahi hastaneye gelip, bana ve diğer hastalarına uğradığına defalarca tanık oldum.

Bana hep, “Aslı, sen DİPLOMASIZ FİLOZOFSUN. Yaz, hep yaz… Sen SP olayına değişik bir gözle baktığın için, bizlerden farklı yaklaşımın, düşüncelerin, yazdıkların bizlere yeni ufuklar açıyor. Benim tek isteğim çalışmalarına aynı şekilde devam etmen, hatalarımızı ve eksikliklerimizi bizlere bildirmen. Ben o ameliyatları seni yeniden oturur duruma getirip, yazılarını yazabilmen için yaptım.” derdi.

Değerli Hocam, yazacağım, hep yazacağım…

Prof. Dr. C. Sinan KARA için yazmak istediğim daha çok şey var. Ancak ne kadar yazarsam yazayım, onunla paylaştıklarımızı ifade etmekte yetersiz kalacağım. Bugün onu sonsuzluğa uğurlarken, son olarak şunu söylemek istiyorum:

Değerli Hocam, sevgili Sinan ağabeyim, iyi ki sizi tanıdım. İyi ki sizinle yazıştım, sohbet ettim, zamanı, hayatı paylaştım…

Sizi çok seviyorum. Bizim hayatımızı aydınlattığınız gibi, siz de hep ışıklar içinde olun.

Aslı Dinçman

08 MART 2009 DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Br 08 Mart daha geride kaldı…

Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:

“ŞUNA İNANMAK LAZIMDIR Kİ, DÜNYA ÜZERİNDE GÖRDÜĞÜMÜZ HER ŞEY KADININ ESERİDİR.”  (1923)

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırma, ölümsüz önderimizin -tüm özlü sözleri gibi- bu vecizesinin de ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor…

Söz konusu araştırmaya göre:

Dünyadaki işlerin % 66’sı kadınlar tarafından görülüyor…

Ancak kadınlar, dünyadaki toplam gelirin %10’una, mal varlığının ise sadece % 1’ine sahipler.

Başka bir deyişle;

Erkekler, dünyadaki işlerin yalnızca % 34’ünü yapmalarına rağmen, toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahip çıkıyorlar.[1]

Erkeklerin kendilerine “HAK” olarak verdikleri böyle bir haksızlığın çıkış noktasını düşündüğümüzde; konu, “Fiziksel Güç Üstünlüğü”ne kadar gelip dayanıyor. Bunu, “MANTIKLA KABUL ETTİRİLMESİ İMKÂNSIZ OLANI, KOF VE KABA GÜÇLE YAPTIRMAK” olarak da tanımlamak olanaklı…

“Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması 2008”[2] ‘e göre;

■     Türkiye genelinde, evlenmiş kadınlara eşleri tarafından, yüzde 41,9 oranında fiziksel veya cinsel şiddet,

■     15 yaşından küçük kız çocuklara ise; -eş ya da birlikte oldukları kişiler dışındakiler tarafından- yüzde 1 ile yüzde 10 arasında değişen oranlarda cinsel istismar, uygulanmaktadır.

    Rakamlar üzücü ve ürkütücü…

Burası Türkiye… Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ülkesi… Dünyada, kadına büyük değer veren ve insanca yaşamaya dair haklarımızı; uygar olarak nitelenen pek çok ülkeden önce bize armağan eden Büyük Önderimiz bir yerlerden bizi izliyorsa, kim bilir neler düşünüyordur?…

Konuya sadece “ERKEKLER TARAFINDAN VERİLMEYEN KADIN HAKLARI” olarak da bakamayız. Zira haklarına sahip çıkmayan, onlara ilişkin talepte bulunmayan, hatta ATATÜRK’ün kendilerine kazandırdığı haklardan vazgeçmek(!) isteyen kadınlar da, ülkemizdeki kadın hakları ihlallerine yönelik sorumluluk duymalılar…

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verirken; Cumhuriyetimiz 85 yaşına ulaştığı halde;

■     TBMM’de bugüne dek görev yapan 9134 milletvekilinden sadece 236’sının,

■     3225 Belediye başkanından sadece 18’inin,

■     Sadece 1 valinin ve 1 başbakanın kadın olacağını,

■     Kendi kurduğu Ulus Gazetesi’nde dahi, kadın köşe yazarlarının azınlıkta kalacağını bilse…

Eminim, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığı destekleyecek çok daha köktenci (radikal) önlemler alırdı.

            ÖYLEYSE KADIN-ERKEK, BİZ ATATÜRK ÇOCUKLARI, 8 MART’LARDA VE DAİMA, TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARININ VE YAŞAM STANDARDININ, ÖLÜMSÜZ LİDERİMİZİN ARZU ETTİĞİ DÜZEYE YÜKSELMESİ İÇİN EMEK VERMELİ, BU YOLA YÜREK KOYMALIYIZ…

Aslı Dinçman                                                                                                 

 İzmir, 05 Mart 2009


[1] ttp://www.sodev.org.tr/Dosyalar/kadinsorunlari/kadin_sorunlari.htm

[2] Önerilen kaynakça: T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri   Enstitüsü, ICON-Institut Public Sector GmbH and BNB Danışmanlık (2009), Türkiye’de Kadına Yönelik Aile  İçi Şiddet Araştırması 2008.

08 MART 2007 DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

            08 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü tüm dünya ulusları gibi; Türk kadınları, genç kızları, ATATÜRK’ümüzün izinde bilinçli, inançlı ve güçlü bireyler olarak, bizler de kutlayacağız.

            Kutlayacağız, ama nasıl?  

            Töre cinayetlerine neredeyse her gün kurbanlar verilirken mi?

            Köylerimizde erkekler, Yirmi Birinci Yüzyılda hâlâ kuma getirirken mi?

            Kırsal kesim kadını hâlâ karnında/sırtında bebesiyle tarla çapalarken mi?

            Aile içi şiddet uygulayan okumuş erkeklerden, eğitimli kadınlar dahi nasiplerini alırken mi?

            Yurdumuzun dört bir köşesinde kadınlarla ilgili çelişkiler yaşanırken mi?

            Anadolu kadını, çektiği sıkıntıların, verdiği yaşam mücadelesinin karşılığını almaz mı? Elbette alır… Akşam, çocuklarının “ANAM !…” diyerek boynuna sarılmaları, eşinin gülümseyerek, “Eline sağlık hanım…” demesi kâfidir. Yeter ki erkek bunu düşünebilecek kadar ince fikirli ve önce kendine karşı saygılı olsun…

            Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var: Başarılı, bilgi ve kültüründen emin, kendini aşmış Türk Kadını… “BİLGİ” ve “KÜLTÜR” kelimelerini kullanmaktaki amacım, akademik öğrenimin gerekliliğini vurgulamak değildir. Zira “Diplomasız bilgeler” olduğu gibi, “Diplomalı kara cahiller” de olabilir.

            En iyi öğretim kurumlarında ya da dört duvar arasında… Zaman ya da mekânın hiçbir önemi yoktur. Yaşamın temel ilkesi; her türlü olumsuzluğa ve engele rağmen, kendi kendini yetiştirebilmektir…

            Günümüzde, Türk Kadını’nın ulaşmak zorunda olduğu nokta nedir, ne olmalıdır? Önderimiz ATATÜRK’e kulak verelim. Bizi 82 yıl öncesinden uyarıyor:

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler sararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder?  Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır.”

(1925 İnebolu gezisinde örtünen kadınlarla ilgili…)

            Uygarlık öyle büyük bir hızla ilerliyor ki… ATATÜRK’ün, Türk Ulusu’nun gelmesini istediği yer, büyük önderin tanımlamasıyla, “Muasır medeniyetler seviyesi”dir. Kadınlarımız da uygarlığın gerektirdiği şekilde, ŞEKİLCİLİĞİN ÖTESİNE GEÇEREK, tüm insanlığa yararlı olabilecekleri alanlarda kendilerini yetiştirmelidirler…

            BUGÜN ÜLKEMİZDE, BAŞKALARININ DAYATTIĞI SİMGELERİ KENDİ SEÇİMLERİ ZANNEDEREK ÜZERLERİNE YAPIŞTIRAN KADIN TABLOLARI, GİDEREK ARTMAYA BAŞLAMIŞTIR.

            Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Kadını’na armağan ettiği yaşam standardını ve insan haklarını, dünyanın en uygar sayılan (sanılan) ülkelerinden çok daha önce yürürlüğe sokmuştur. Diğer ülkelerdeki kadınların aksine, uğrunda mücadele vermeden elde ettiğimiz bu hakların değerini bilmek ve onlara sonuna kadar sahip çıkmak, temel sorumluluklarımızdandır…

           08 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN…

 Aslı DİNÇMAN

 İzmir, 04 Mart 2007

YAZAR KİMDİR ?

Toplumu yönlendirme gücünü elinde tutmak, yadsınamayacak kadar önemli, önemli olduğu ölçüde de tehlikeli bir sorumluluktur. Çünkü toplum, ülkenin refahı ya da yok olması konusundaki en büyük güçlerdendir ve halkı hedef kitle seçmek, tüm vatanın geleceği hakkında söz sahibi ve yönetici olmak demektir.

İşte yazarlar böylesine hassas konumdadırlar. İnsanları aydınlatmak ve bilgilendirmek vb… sorumlulukları, yazmaya başladıkları anda bilinçli ya da bilinçsizce üstlenmişlerdir.

YAZAR, OLGULARI HER AÇIDAN DÜŞÜNEN KİŞİDİR… Bazı meslek gruplarında yapılan hataların telafisi çok zor, hatta olanaksızdır ve yazarlık da bunlardan biridir. Yazılanlar halka ulaştığı anda geri dönüş mümkün değildir. Kişi, topluma aktardıklarının bedelini ödeyemeyecekse, vazgeçmesini de bilmelidir.

YAZAR, OLUMLUDUR… Günümüzde HİÇBİR ŞEY YAPMADAN, HERŞEYİ YIKMAK hevesi, zeki ve aydın kişilerde en çok aranan özellik haline geldi… Olumsuzlukları düzeltmek için olumsuz olmak, ilkel insanların doğayla, yırtıcı hayvanlarla mücadelesine benzer… Eleştirmek, çözüm üretmekten çok daha kolay ve çaba gerektirmeyen bir aktivitedir. Gerçek yazarın görevi ise, tüm uygulamaları baltalamak değil, NEYİN, NASIL YAPILMASI GEREKTİĞİNİ AÇIKLAMAKTIR…

YAZAR, “FELAKET TELLALI” DEĞİLDİR… Gerçekleri aktarırken, anne tokadı gibi etki yapacak ifadeler kullanır. Acıtır ama öğretir de… Okuru toz pembe bulutlarda uçurmaz ama kalkıp kendini asmasına da neden olmaz…

YAZAR, FİKİR ÜRETEN KİŞİDİR… Yapıtlarında kendi düşüncelerini kullanır. Yazdığı konu hakkında değişiklik getiremeyecek, salt bilinenleri tekrarlayacaksa yazmamayı/konuşmamayı seçer.

YAZAR, MİLLİYETÇİDİR… ÜLKESİNİ YOK EDERSE, KENDİSİNİN DE ONURLU YAŞAYAMAYACAĞINI BİLDİĞİNDEN, yanlışları vurgularken kişileri suçlamak ve eleştirmek yerine, eksikleri düzeltmeye yönelik çözümler getirir.

Tüm bunları başarabilmek zeka ile orantılıdır. Zaten, sadece zeki insanlar gerçek anlamda yazar olabilirler…

ASLI DİNÇMAN
İZMİR, 24 MAYIS 1995

EVRENSEL MOZAİĞİN İÇ İÇE HALKALARI ve HALKLARI

Ülke ve ulusların sosyal, kültürel, ekonomik ve evrensel gelişiminde en önemli rollerden biri, insana aittir. Üstelik bu sorumluluk, öylesine aktif ve yaşamsaldır ki, ülke yurttaşlarının, diğerlerinden bağımsız olarak böyle bir etkinlikte bulunması olanaksızdır. Diğer deyişle, her bir ülke ve ulus, direkt, dolaylı, bilinçli, ya da bilinçsizce diğerlerinin ilerlemesine katkıda bulunur.

Yukarıda söz edilen amaç doğrultusundaki uluslarası etkileşimin en dinamik potansiyeli, turizm ve turistlerdir. Zira, evrensel etkileşim, kültürlerin kaynaşması, ekonomik kalkınma vb. gelişim aşamalarının, turizm olmaksızın gerçekleşmesi oldukça zor ve sağlıksızdır.

Diyebiliriz ki, her turist, gittiği ülkenin en üretken ve zararsız sanayi birimi, özetle, “BACASIZ FABRİKASI”dır.

Turistin ülke kalkınmasındaki yerini üç boyutta inceleyebiliriz:

1. SOSYAL
2. KÜLTÜREL
3. EKONOMİK

SOSYAL

Ne ilginçtir ki, tüm teknolojik gelişmelere karşın, kişilerarası İletişimin dahi içtenlikten uzak ve güçlükle sürdürülebildiği günümüz dünyasında, farklı milletlerden gelen insanlarla sosyal açıdan kaynaşmada –istisnalar dışında- önemli darboğazlar yaşanmamaktadır. Dil, din ve ırk ayrımının silinerek, yalın insanın ön plana çıktığı turizm gerçeğinde, her türlü olumsuzluk ve zorluğa rağmen, insanın insanla anlaşabileceği kanıtlanmaktadır.

Ulusu kendi içinde hapis olmuşluktan kurtaran başlıca etken, turisttir. Ülkelerarası sosyal bağların en sağlıklısının temsilcisi olarak turist, dışa açılan kapıların altın anahtarı ve barışın simgesidir.

Turizm ve turistin öneminin herkes tarafından yeterince anlaşılabilmesi için yapılabilecek çalışmalarla, turiste bilinçli yaklaşım paralelinde artacak turizmin, ülkedeki her ferdin sosyal yaşam standardını olumlu etkilemesi kaçınılmazdır (Daha kaliteli sosyal mekanlar, eğlence/dinlenme tesisleri vb.).

Turist, gittiği ülkedeki sosyal ilişkilerinde, kendi medeniyetindeki iletişim gerçekliğini, özgün bakış açısıyla yansıtan kişidir. Bu da sosyal boyutta iki önemli değer içerir.
1. İNSAN İLİŞKİLERİNE ULUSLARASI PLATFORMDA YEREL BAKIŞ AÇISI.
2. AİT OLUNAN ULUSUN ETKİLERİNE PARALEL GELİŞEN, KİŞİSEL BAKIŞ AÇISI.
Böylelikle her turist, ziyaret ettiği yerin sosyal yaşamına silinmesi
olanaksız bir damga vurmakta ve çok şey kazandırmaktadır.

—o—

KÜLTÜREL

İnsanların birbirleriyle paylaşabilecekleri en önemli olguların başında kültür gelmektedir. Bu gerçeğe bir de, üyesi olunan toplumun genel anlamdaki kültür, gelenek ve göreneklerinin getireceği zenginlik ilave edildiğinde; turistin, gittiği ülkedeki kültürel önemi açığa çıkmaktadır.

Kültürel boyutta turistin bilgi kazandırma rolü de yadsınamaz. Kendi toplumunun bilgi ve uygarlık düzeyini, -sadece davranışlarıyla da olsa- başkalarına aktaran birey, aktarımlarıyla ulusal ve evrensel bilgi mozaiğinin ayrılmaz/vazgeçilmez bir parçası olmaktadır.

Turist, kültürel çoksesliliğin elçisidir. Kültürün uluslarası somut yansımalarının sembolü olarak, halkların uyumuna, ya da uyum yollarını keşfetmelerine aktif katkıda bulunmaktadır.

—o—

EKONOMİK

Ekonomi çarklarının kusursuz işlemesini sağlayan döviz, toplumsal refahın belkemiğidir. Dövizin bir ülkeye girmesinin en çağdaş, pratik ve sorunsuz yolu ise, turizm, dolayısıyla da turisttir.

Önemli olan, turistin ekonomiye katkısını, ticari kaygıya dayalı bir çıkar ilişkisine dönüştürmeden, insana değer vererek, ülkenin turizm boyutundaki çekiciliğini desteklemek ve içeriden reklama milyarlar harcamak yerine, dışarıdan -turizm aracılığıyla- yurt tanıtımına katkıda bulunmaktır.

—o—

Evet, “Turist bacasız fabrikaya benzer.”… Onun değerini gerçekten algılayabilmemiz için herşeyden önce insanı ön plana çıkararak, misafirlerimizi ülke ve toplum dinamiğinin en değerli unsurları olarak görmeli ve onların katkılarının daha anlamlı olabilmesi için, yurdumuz için yılmadan, duraksamadan ve özveriyle çalışmalıyız…

Aslı DİNÇMAN

"TREE OF LIFE" İLE KÜÇÜK BİR MESAJ

Haziran ayında Brezilya’da çevre sorunları için bir toplantı yapılıyor. Bu toplantıya yaprak çizip gönderilecek ve toplanan bu yapraklar liderlere verilecek. Böylece çevre konusuna karşı tüm Dünyanın biraz daha sağduyulu olması istenecek.

Bu önemli konuda acaba ne kadar duyarlıyız? Yaşadığımız Dünya acaba yalnızca bize ait mi? Bize ait bile olsa onu; kaynakları, güzellikleri hiç tükenmeyecekmiş gibi kullanmamız doğru mu? Çevre için birçok şey yapılıp söyleniyor. Birçok insan bu konuyla ilgili görüşlerini belirtiyorlar. Oysa bu kadar çok konuşulduğu, tartışıldığı halde bu konuya gerçekten önem verenlerin sayıları o kadar az ki… Tıpkı özürlülerle ilgili konularda yapıldığı gibi, çevreyi korumanın önemi de konuşuluyor, yazılıyor ve unutuluyor…

Oysa bütün bu karmaşaya gerek bile yok. “Çevreci” olduklarını savunanlar, eğer gerçekten Dünyayı ve insanları seviyorlarsa, onu şov yapmak amacıyla değil, gerçekten korumak zorundalar. Bu o kadar zor bir şey değil. Silahlanma için harcanan paraların yarısı çevre için kullanılsa, bu olay çözümlenebilir. Ne var ki, önemli olan bunu düşünmek değil, uygulamak…

Şu cümle ne kadar anlamlıdır: “DÜNYA, BİZE ATALARIMIZIN MİRASI DEĞİL, ÇOCUKLARIMIZIN EMANETİDİR…” Evet, çocuklarımıza teslim edeceğimiz Dünya, onlara layık olmalıdır. Oysa o çocuklar, yaşları küçük olduğu için ellerinden alıp, dikkatsizce kullandığımız, adeta yok etmeye çalıştığımız Dünya’larına bizden çok daha büyük bir çabayla sahip çıkmaya çalışıyorlar. Hem de tümüyle bize ait olan şeylere bile gösteremediğimiz kadar büyük bir özenle….

Bazen düşünüyorum da, keşke kişisel hırslarımız olmasa ve Dünya yönetiminde çocuklara da söz hakkı verebilsek… O zaman Dünya’mız daha iyi yaşanılacak bir yer olacaktır…

Hiçbir zaman geç kalmış değiliz. DÜNYA için hala bir şeyler yapabiliriz. Önce insanları bu konuda bilinçlendirmeliyiz. Birçok kişi hala çöplerini sokaklara atıyor, hala pet şişeler kullanılıyor ve fabrikalar atıklarını denizlere boşaltıyorlar. Bu şartlarda hiçbirimizin “Dünyayı ve çevreyi seviyorum.” demeye hakkı yoktur…

Şöyle bir soru sorulabilir: “Ne yapabiliriz? O fabrikaların ürettiği hiçbir ürünü kullanmayalım mı? Onlara ihtiyacımız var…” Evet, onlara ihtiyacımız var, ama DÜNYAYA daha çok gereksinimimiz var… Belki çok ürkütücü gelebilir ama bu kuruluşları boykot etmemiz gerekirse bunu da yapmalıyız. Kendimiz için, yarınlarımız için, DÜNYA İÇİN….

Çernobil faciası zihinlerimizden silinmedi, yıllar geçse de silinmeyecek.. Ve Dr. Erdal ATABEK, “Çernobil Çocukları” başlıklı bir yazısını şu paragraflarla noktalıyordu:

“Hayır, bin kere hayır! Bu çocuklar Dünyayı değiştiriyordu. Yirminci Yüzyılın bu canlı belgeselleri, Dünyayı değiştiriyordu. Hepimize sorumlu olduğumuzu anlatıyorlardı. İçimizin sızlaması, onlara armağanlar vermek hiçbir şey değildi. Asıl olan, onların yaşadıklarında kendi sorumluluğumuzu görebilmekti. Hepimiz sorumluyduk, hepimiz suçluyduk. Nükleer silahlara karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Nükleer enerjinin yanlış kullanılışına karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Ekosistemi bozan herkes sorumluydu. Buna duyarsız kalan herkes sorumluydu. Dünyanın yağmalanmasına aldırmayan herkes sorumluydu. Kendi rahatımız, kendi keyfimiz için, kendi çıkarımız için başkasını düşünmediğimiz için hepimiz sorumluyduk. Hepimiz, hepimiz…

Andrei’ler, Aleksi’ler, Nataşa’lar, Olga’lar… Sizlere binlerce teşekkür. Hepinize binlerce teşekkür. Bizleri hiç bağışlamayın. Belki böylece biz de doğruyu görebiliriz…”

Doğa, varolmak için bize gereksinim duymaz ama bizler yaşayabilmek için ona muhtacız. Onu yok etmek, kendimizi yok etmekle aynı anlama geliyor. Bu bilinçle yola çıkmalı, doğaya zarar verecek bir şey yaparken faturasının bizlere çıkarılacağını düşünmeliyiz.

Evet, tüm Dünya çocukları! Sizin Dünyanızı sevmeyenleri, ona zarar verenleri hiçbir zaman bağışlamayın ki, bizler her geçen gün size layık olabilmek için daha çok çaba gösterelim ve sizin emanetinizi, en az sizler kadar güzelliklerle dolu olarak teslim edelim…

Aslı DİNÇMAN
İstanbul, 1 Mayıs 1992