Tatildeyiz

Biz annemle çoğunlukla her şey dâhil temalı otelleri tercih ediyoruz. Animasyon ekibinin eğlenceli oyunlarını izlemenin yanı sıra, hem onlarla, hem de otel personeliyle, bazen de diğer misafirlerle kurduğumuz dostluklar, ayrı keyifli oluyor..

Hepimizin farklı olanaklara sahip olduğumuzu, farklı özellikler taşıdığımızı unutmadan; yüzde 93 bedensel + konuşma engelli ve 71 yaşındaki annesi tarafından her yaz çeşitli tatil yörelerinde bol bol gezdirilen, 43 yaşında, çok şanslı bir SP’li olarak, aslında “Yazsam roman olur…” türünden sosyal deneyimlerimi, aktarmak istiyorum.

***

          Otelin havuz başında oturuyorum. Önümde dizüstü bilgisayarım, elektronik kitabımı açmışım, okuyacağım. Tabii yan masadaki 40 yaşlarındaki beyefendi izin verirse… Dikti gözünü…  Saate baktım, abartmıyorum; beş dakika boyunca, ne yaptığımı algılamaya çalıştı. Sözüm ona, çaktırmadan da bilgisayar ekranımı görmeye çabalıyor; ne açık, ne yapıyorum diye… Gel de okuduğun kitaba konsantre ol…

***

          Annemle akşam yemeği için şık şık giyindik. Gittik restorana… Açık büfeden yemeklerimizi aldık. Ben sağ elimle, dengesiz de olsa, çatal batırıp, köfte, patates vb. yiyebiliyorum. Annem, çatalla alamayacaklarıma yardım için sağ tarafıma oturdu. Yemeğimizi yiyoruz… Biraz sonra annem tabağını kaptığı gibi, “Aslı, ben şöyle geçeyim, arkamda neler oluyor, bir göreyim…” diye, soluma ani bir geçiş yaptı ve on dakikadır yemek yiyişimi şuursuzca seyreden hanımın gözünün içine dikti bakışlarını. Şok… Bana, rahatsız edecek şekilde baktığını annemin nasıl hissettiğine de anlam veremedi. Nereye bakacağını şaşırdı tabii. Yetmedi, karşısında oturan beye, herhalde bizi rahatsız ettiğine dair, alçak sesle bir şeyler söyledi. O da, masadan fırlayıp, yemek salonunu terk etti…

***

          Bunlar, her tatilde yaşadığımız sayısız olaydan sadece ikisi… Bana bakarken dengesini kaybedip düşme tehlikesi atlatanları, anne babasını çekiştirip beni gösteren çocukları, özellikle orta yaş üzeri Türk misafirlerden aldığım şifa dualarını yazmıyorum bile…

Şimdi düşünelim… Annem de ben de böyle şeylerden sinirlenmeyiz, üzülmeyiz. Ben zaten hayatım boyunca gönüllü olarak toplumu eğitmeye çalışmışım. Tatilde de olsam, işim bu…

Ancak bu tür olaylar sürekli tekrarlanıyor ve bizim kadar bilinçli olmayan aileler için tatil zehir oluyor.

Konunun, SP’nin özelliklerinden kaynaklanan, dolayısıyla bize gözünü dikip bakanlar tarafından hiç düşünülemeyen bir boyutu daha vardır: Serebral Palsi, sinir sistemini etkilediği için, sevinç, hüzün, öfke vb. her türlü duyguyu, öncelikle kas kontrol zorluğumuzun bir süre artması şeklinde yaşarız… Bu durum bize zarar vermez ve normaldir. Ancak, böyle zamanlarda hareket denetimini tümüyle yitirebildiğimiz için, bakımımız oldukça zorlaşır. Üstelik görsel olarak öyle kötü duruma gelebiliriz ki, yakınlarımız, kontrolsüzlüğümüzün artmasından zarar gördüğümüzü zannedebilirler. Bu da sosyal hayattan uzak tutulmamızla sonuçlanabilir.

Önemli bir konu da, doğru biçimde el sıkışmaktır… Diyeceksiniz ki, “Serebral Palsi ile, tokalaşmanın ne ilgisi var?” Toplum geneli hareket tarzımıza tamamen yabancı olduğu için, ne yazık ki çok ilgisi var…

Örneğin, otel ön büro müdürüne el sıkışmak için elimi uzatıyorum. Kontrolsüz hareket ettiğim için, annemin, “Aslı da size elini uzatıyor.” şeklinde, mutlaka amacımı açıklaması gerekiyor.

Elimi sıkma şekilleri ise, inanılmaz çeşitlilikte… Benim için orta kalınlıkta bir kitap konusu bile olur. Birkaç yanlışı ve tek doğruyu görelim…

  • Bulaşıcı hastalığım varmışçasına, parmaklarımın ucuna zor değenler,
  • Elimi çok dolaylı hareketle uzatmışsam, nerede ve nasıl yakalayacağını şaşıran ve bu durumdan dehşete düşüp, bir saniye tutup hemen bırakanlar,
  • Cam kemik hastası olduğum varsayımıyla, elimi tutan ama hiç sıkmayanlar,
  • Gözü yaşarıp, sesi titreyerek, elime iki eliyle sarılanlar (Lütfen dikkat, tatildeyim.)

Yukarıda yazdığım yanlış el sıkma şekillerini hiç yaşamadıysanız -ki, Serebral Palsi’li değilseniz, yaşamazsınız- yanlış tokalaşma, tahmin edemeyeceğiniz kadar kötü bir histir. Her şeyden önce, ayrımcılıktır. “Normal değilsin…” mesajı verir ve sinir bozucudur.

Nerede kaldı, “Serebral Palsi’lileri toplumla bütünleştirelim…” sloganları?.. Bırakın benimsemeyi, daha bizimle doğru dürüst tokalaşmayı bilemeyen topluma mı “entegre” edileceğiz?

Şimdi de tokalaşma konusunda tek doğruyu yazacağım. Altı yıllık, sevgili satranç arkadaşım DJ Eren Yılmaz’ın kulaklarını çınlatayım biraz.

Tanıştığımız ilk andan itibaren bana çok “Normal” davrandığı gibi, elimi de çok doğru sıkan nadir kişilerden… Sıkıca kavrayıp, incitmekten korkmadığı hissini vererek… Herkesle nasıl tokalaşıyorsa, benimle de öyle… Sarılıp öpüşsek de, “Eren, yine tokalaşalım mı?” derim bazen.

***

          Gerçek şu: Kas kontrol yetersizliğinden kaynaklanan ve ilk bakışta anlamlandırılamayan şekilde göze çarpan bir engelimiz olduğu için, yetişkin yaşlarda dahi olsak, duygusal ve zihinsel açıdan genellikle bebekmişiz gibi davranılıyor ve tabii bu “Yaşça küçük görme yanılgısı”, tanışma anına da yansıyor. Üstelik böyle davranılmasının normal olduğu da kabul ediliyor. Çünkü hemen herkes, az çok zihinsel engelli olduğumuzu zannediyor. Görünüş itibarıyla öyle…

Uzun sözün kısası, Serebral Palsi konusunda bilinçsiz bir dünyada yaşarken, dört başı mamur tatil yapmayı düşünürseniz, bu mümkün değil. Ancak, Serebral Palsi’lilere ve yakınlarına tatil ile ilgili şu mesajları vermek istiyorum:

  • Mutlaka tatile çıkın. Her şeyden önce, ihtiyacınız olduğu için…
  • Toplumun Serebral Palsi’lilerle hayatı paylaşmaya ihtiyaç duyduğunu, ancak engelimiz konusunda bilinçsiz olduğunu unutmayın. Bilinçaltınız, yanlış davranışları, tecrit bahanesi yapmaya çalışacaktır; asla izin vermeyin.
  • Hiç kimse tatilde keyfinin kaçmasını istemez ama SP’li yakınınıza yüzde yüz bilinçli davranılmayacağının baştan FARKINDA OLUN. Farkındalığınız arttıkça, tepkileri daha anlayışlı karşılarsınız.
  • Biz Serebral Palsi’liyiz; hayatı yaşarken çeşitli duygusal nedenler kas kontrolümüzü olumsuz etkiler. Ne kadar kötü görünürsek görünelim, üzülmeyin. Asla tecrit yoluna girmeyin. Bırakın, başa çıkmayı öğrenelim.
  • Bizi, garip bakışlardan ve saçma sapan yorumlardan daha çok, ailemizin duygusal tepkileri olumsuz etkiler. Engelimize yönelik bilinçsizliği dramatikleştirmeyin ki, biz de bunu öğrenmeyelim…
  • Hayatı keyifle yaşayın… Bunu belki herkes anlayamayacaktır ama emin olun, anlayanlar da çıkacaktır…

Aslı Dinçman

İzmir, 20 Aralık 2016

tatildeyiz-asli-dincman

16.06.2011 EGE ÜNİ. HST. MUHİTTİN EREL AMFİSİNDE PROF. DR. C. SİNAN KARA’YI ANMA TOPLANTISINDA OKUNAN YAZIM


DEĞERLİ DOSTUM, AĞABEYİM, SEVGİLİ DOKTORUM, KAHRAMANIM     PROF. DR. C.SİNAN KARA’YI SONSUZLUĞA UĞURLARKEN…

       Hayatımızı değiştiren insanlar vardır. Onlar yaşam niteliğimizi, bazen bizden de çok önemserler. Her şeyin zorlaştığı ve hayatın yaşanamaz hale geldiği anlarda girerler dünyamıza ve ışık saçarlar, umut olurlar yarınlarımıza…

Sevgili doktorum Prof. Dr. C. Sinan KARA da benim için böyle bir kahramandı. Şiddetli ağrı ataklarımı kesebilmek için yaptığı ameliyatlarla beni, yatağa bağımlı yaşarken tekerlekli sandalyemde oturabilir ve yazı yazabilir duruma getirdi. Bugün bir şeyler üretebiliyorsam, Sinan ağabeyimin beni yeniden oturtabilmek için gösterdiği büyük çaba sayesindedir.

Yıl 2000… Prof. Dr. C. Sinan KARA ile ilk karşılaşmamızda, hayatımda ilk defa Serebral Palsi’lilere zihinsel engelli muamelesi yapmayan bir doktorla tanıştım. Artikülasyon bozukluğuma rağmen, şikayetlerimi ve anamnezimi annemden değil, benden dinledi. Her görüşmemizde direkt olarak benimle iletişim kurdu. Bana hep uzun zamanlar ayırdı.

Serebral Palsi’liler için, zihinsel engelli zannedilmek çok acı vericidir ve Serebral Palsi’li olmayanların bu duyguyu hissetmesi çok zordur. Sinan Hoca bana asla bu duyguyu yaşatmadı.

Hocamızın Serebral Palsi’lilere ve diğer engelli gruplarına yönelik çok güzel projeleri vardı. Yazışmalarımızda bunlardan birini benimle de paylaşmış, hatta 3. Sınıf öğrencileri için hazırladığı Tıp Etiği dersine aşağıdaki onur duyduğum ifadeleriyle beni de dâhil etmek istemişti:

“Bu arada önümüzdeki yılın 3. sınıf öğrencileri için tıp etiği konusunda ders programı hazırlamaktayım. Düşüncelerimden birisi de, süper bir spastik olarak senin yaşantın, çalışmaların, yaptıkların, başarıların ve insan isterse neler yapabileceğini göstermek. Onlara mutlaka yeni görüşler ve büyük bir deneyim verecektir.

Bizde genellikle spastik denilince bu insanların aynı zamanda geri zekâlı olduğu da düşünülür. Durumun hiç de böyle olmadığını ve insanların yaşadıkları sorunlar ne olursa olsun, azimle ve gayretle çalışınca neler yapacağını göstermek gerçekten onları farklı bir dünya görüşüne götürecektir. Bu konuda da en iyi örnek sensin.”

2007 yılında Zonguldak’ta düzenlediğim “Serebral Palsi” Paneline davetimi kırmayarak, hastane yorgunluğunun üstüne (gece altı saat araba kullanarak) Zonguldak’a geldi. İki gün süren panelde değerli bilgilerini bizlerle paylaştı. Panel sonrası, dinlenmek yerine zaman ayırıp, katılan ailelerin Serebral Palsi’li çocuklarını muayene ederek, önerilerde de bulundu.

Hastalarına bir ağabey, bir baba kadar sıcak davranırdı. Aylarca süren hastane yatışlarımda Sinan Hocanın servisinde kalırken kendimi evimdeki kadar rahat ve güvende hissederdim. Pazar günü dahi hastaneye gelip, bana ve diğer hastalarına uğradığına defalarca tanık oldum.

Bana hep, “Aslı, sen DİPLOMASIZ FİLOZOFSUN. Yaz, hep yaz… Sen SP olayına değişik bir gözle baktığın için, bizlerden farklı yaklaşımın, düşüncelerin, yazdıkların bizlere yeni ufuklar açıyor. Benim tek isteğim çalışmalarına aynı şekilde devam etmen, hatalarımızı ve eksikliklerimizi bizlere bildirmen. Ben o ameliyatları seni yeniden oturur duruma getirip, yazılarını yazabilmen için yaptım.” derdi.

Değerli Hocam, yazacağım, hep yazacağım…

Prof. Dr. C. Sinan KARA için yazmak istediğim daha çok şey var. Ancak ne kadar yazarsam yazayım, onunla paylaştıklarımızı ifade etmekte yetersiz kalacağım. Bugün onu sonsuzluğa uğurlarken, son olarak şunu söylemek istiyorum:

Değerli Hocam, sevgili Sinan ağabeyim, iyi ki sizi tanıdım. İyi ki sizinle yazıştım, sohbet ettim, zamanı, hayatı paylaştım…

Sizi çok seviyorum. Bizim hayatımızı aydınlattığınız gibi, siz de hep ışıklar içinde olun.

Aslı Dinçman

08 MART 2009 DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Br 08 Mart daha geride kaldı…

Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:

“ŞUNA İNANMAK LAZIMDIR Kİ, DÜNYA ÜZERİNDE GÖRDÜĞÜMÜZ HER ŞEY KADININ ESERİDİR.”  (1923)

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırma, ölümsüz önderimizin -tüm özlü sözleri gibi- bu vecizesinin de ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor…

Söz konusu araştırmaya göre:

Dünyadaki işlerin % 66’sı kadınlar tarafından görülüyor…

Ancak kadınlar, dünyadaki toplam gelirin %10’una, mal varlığının ise sadece % 1’ine sahipler.

Başka bir deyişle;

Erkekler, dünyadaki işlerin yalnızca % 34’ünü yapmalarına rağmen, toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahip çıkıyorlar.[1]

Erkeklerin kendilerine “HAK” olarak verdikleri böyle bir haksızlığın çıkış noktasını düşündüğümüzde; konu, “Fiziksel Güç Üstünlüğü”ne kadar gelip dayanıyor. Bunu, “MANTIKLA KABUL ETTİRİLMESİ İMKÂNSIZ OLANI, KOF VE KABA GÜÇLE YAPTIRMAK” olarak da tanımlamak olanaklı…

“Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması 2008”[2] ‘e göre;

■     Türkiye genelinde, evlenmiş kadınlara eşleri tarafından, yüzde 41,9 oranında fiziksel veya cinsel şiddet,

■     15 yaşından küçük kız çocuklara ise; -eş ya da birlikte oldukları kişiler dışındakiler tarafından- yüzde 1 ile yüzde 10 arasında değişen oranlarda cinsel istismar, uygulanmaktadır.

    Rakamlar üzücü ve ürkütücü…

Burası Türkiye… Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ülkesi… Dünyada, kadına büyük değer veren ve insanca yaşamaya dair haklarımızı; uygar olarak nitelenen pek çok ülkeden önce bize armağan eden Büyük Önderimiz bir yerlerden bizi izliyorsa, kim bilir neler düşünüyordur?…

Konuya sadece “ERKEKLER TARAFINDAN VERİLMEYEN KADIN HAKLARI” olarak da bakamayız. Zira haklarına sahip çıkmayan, onlara ilişkin talepte bulunmayan, hatta ATATÜRK’ün kendilerine kazandırdığı haklardan vazgeçmek(!) isteyen kadınlar da, ülkemizdeki kadın hakları ihlallerine yönelik sorumluluk duymalılar…

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verirken; Cumhuriyetimiz 85 yaşına ulaştığı halde;

■     TBMM’de bugüne dek görev yapan 9134 milletvekilinden sadece 236’sının,

■     3225 Belediye başkanından sadece 18’inin,

■     Sadece 1 valinin ve 1 başbakanın kadın olacağını,

■     Kendi kurduğu Ulus Gazetesi’nde dahi, kadın köşe yazarlarının azınlıkta kalacağını bilse…

Eminim, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığı destekleyecek çok daha köktenci (radikal) önlemler alırdı.

            ÖYLEYSE KADIN-ERKEK, BİZ ATATÜRK ÇOCUKLARI, 8 MART’LARDA VE DAİMA, TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARININ VE YAŞAM STANDARDININ, ÖLÜMSÜZ LİDERİMİZİN ARZU ETTİĞİ DÜZEYE YÜKSELMESİ İÇİN EMEK VERMELİ, BU YOLA YÜREK KOYMALIYIZ…

Aslı Dinçman                                                                                                 

 İzmir, 05 Mart 2009


[1] ttp://www.sodev.org.tr/Dosyalar/kadinsorunlari/kadin_sorunlari.htm

[2] Önerilen kaynakça: T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri   Enstitüsü, ICON-Institut Public Sector GmbH and BNB Danışmanlık (2009), Türkiye’de Kadına Yönelik Aile  İçi Şiddet Araştırması 2008.

08 MART 2007 DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

            08 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü tüm dünya ulusları gibi; Türk kadınları, genç kızları, ATATÜRK’ümüzün izinde bilinçli, inançlı ve güçlü bireyler olarak, bizler de kutlayacağız.

            Kutlayacağız, ama nasıl?  

            Töre cinayetlerine neredeyse her gün kurbanlar verilirken mi?

            Köylerimizde erkekler, Yirmi Birinci Yüzyılda hâlâ kuma getirirken mi?

            Kırsal kesim kadını hâlâ karnında/sırtında bebesiyle tarla çapalarken mi?

            Aile içi şiddet uygulayan okumuş erkeklerden, eğitimli kadınlar dahi nasiplerini alırken mi?

            Yurdumuzun dört bir köşesinde kadınlarla ilgili çelişkiler yaşanırken mi?

            Anadolu kadını, çektiği sıkıntıların, verdiği yaşam mücadelesinin karşılığını almaz mı? Elbette alır… Akşam, çocuklarının “ANAM !…” diyerek boynuna sarılmaları, eşinin gülümseyerek, “Eline sağlık hanım…” demesi kâfidir. Yeter ki erkek bunu düşünebilecek kadar ince fikirli ve önce kendine karşı saygılı olsun…

            Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var: Başarılı, bilgi ve kültüründen emin, kendini aşmış Türk Kadını… “BİLGİ” ve “KÜLTÜR” kelimelerini kullanmaktaki amacım, akademik öğrenimin gerekliliğini vurgulamak değildir. Zira “Diplomasız bilgeler” olduğu gibi, “Diplomalı kara cahiller” de olabilir.

            En iyi öğretim kurumlarında ya da dört duvar arasında… Zaman ya da mekânın hiçbir önemi yoktur. Yaşamın temel ilkesi; her türlü olumsuzluğa ve engele rağmen, kendi kendini yetiştirebilmektir…

            Günümüzde, Türk Kadını’nın ulaşmak zorunda olduğu nokta nedir, ne olmalıdır? Önderimiz ATATÜRK’e kulak verelim. Bizi 82 yıl öncesinden uyarıyor:

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler sararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder?  Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır.”

(1925 İnebolu gezisinde örtünen kadınlarla ilgili…)

            Uygarlık öyle büyük bir hızla ilerliyor ki… ATATÜRK’ün, Türk Ulusu’nun gelmesini istediği yer, büyük önderin tanımlamasıyla, “Muasır medeniyetler seviyesi”dir. Kadınlarımız da uygarlığın gerektirdiği şekilde, ŞEKİLCİLİĞİN ÖTESİNE GEÇEREK, tüm insanlığa yararlı olabilecekleri alanlarda kendilerini yetiştirmelidirler…

            BUGÜN ÜLKEMİZDE, BAŞKALARININ DAYATTIĞI SİMGELERİ KENDİ SEÇİMLERİ ZANNEDEREK ÜZERLERİNE YAPIŞTIRAN KADIN TABLOLARI, GİDEREK ARTMAYA BAŞLAMIŞTIR.

            Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Kadını’na armağan ettiği yaşam standardını ve insan haklarını, dünyanın en uygar sayılan (sanılan) ülkelerinden çok daha önce yürürlüğe sokmuştur. Diğer ülkelerdeki kadınların aksine, uğrunda mücadele vermeden elde ettiğimiz bu hakların değerini bilmek ve onlara sonuna kadar sahip çıkmak, temel sorumluluklarımızdandır…

           08 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN…

 Aslı DİNÇMAN

 İzmir, 04 Mart 2007

YAZAR KİMDİR ?

Toplumu yönlendirme gücünü elinde tutmak, yadsınamayacak kadar önemli, önemli olduğu ölçüde de tehlikeli bir sorumluluktur. Çünkü toplum, ülkenin refahı ya da yok olması konusundaki en büyük güçlerdendir ve halkı hedef kitle seçmek, tüm vatanın geleceği hakkında söz sahibi ve yönetici olmak demektir.

İşte yazarlar böylesine hassas konumdadırlar. İnsanları aydınlatmak ve bilgilendirmek vb… sorumlulukları, yazmaya başladıkları anda bilinçli ya da bilinçsizce üstlenmişlerdir.

YAZAR, OLGULARI HER AÇIDAN DÜŞÜNEN KİŞİDİR… Bazı meslek gruplarında yapılan hataların telafisi çok zor, hatta olanaksızdır ve yazarlık da bunlardan biridir. Yazılanlar halka ulaştığı anda geri dönüş mümkün değildir. Kişi, topluma aktardıklarının bedelini ödeyemeyecekse, vazgeçmesini de bilmelidir.

YAZAR, OLUMLUDUR… Günümüzde HİÇBİR ŞEY YAPMADAN, HERŞEYİ YIKMAK hevesi, zeki ve aydın kişilerde en çok aranan özellik haline geldi… Olumsuzlukları düzeltmek için olumsuz olmak, ilkel insanların doğayla, yırtıcı hayvanlarla mücadelesine benzer… Eleştirmek, çözüm üretmekten çok daha kolay ve çaba gerektirmeyen bir aktivitedir. Gerçek yazarın görevi ise, tüm uygulamaları baltalamak değil, NEYİN, NASIL YAPILMASI GEREKTİĞİNİ AÇIKLAMAKTIR…

YAZAR, “FELAKET TELLALI” DEĞİLDİR… Gerçekleri aktarırken, anne tokadı gibi etki yapacak ifadeler kullanır. Acıtır ama öğretir de… Okuru toz pembe bulutlarda uçurmaz ama kalkıp kendini asmasına da neden olmaz…

YAZAR, FİKİR ÜRETEN KİŞİDİR… Yapıtlarında kendi düşüncelerini kullanır. Yazdığı konu hakkında değişiklik getiremeyecek, salt bilinenleri tekrarlayacaksa yazmamayı/konuşmamayı seçer.

YAZAR, MİLLİYETÇİDİR… ÜLKESİNİ YOK EDERSE, KENDİSİNİN DE ONURLU YAŞAYAMAYACAĞINI BİLDİĞİNDEN, yanlışları vurgularken kişileri suçlamak ve eleştirmek yerine, eksikleri düzeltmeye yönelik çözümler getirir.

Tüm bunları başarabilmek zeka ile orantılıdır. Zaten, sadece zeki insanlar gerçek anlamda yazar olabilirler…

ASLI DİNÇMAN
İZMİR, 24 MAYIS 1995

EVRENSEL MOZAİĞİN İÇ İÇE HALKALARI ve HALKLARI

Ülke ve ulusların sosyal, kültürel, ekonomik ve evrensel gelişiminde en önemli rollerden biri, insana aittir. Üstelik bu sorumluluk, öylesine aktif ve yaşamsaldır ki, ülke yurttaşlarının, diğerlerinden bağımsız olarak böyle bir etkinlikte bulunması olanaksızdır. Diğer deyişle, her bir ülke ve ulus, direkt, dolaylı, bilinçli, ya da bilinçsizce diğerlerinin ilerlemesine katkıda bulunur.

Yukarıda söz edilen amaç doğrultusundaki uluslarası etkileşimin en dinamik potansiyeli, turizm ve turistlerdir. Zira, evrensel etkileşim, kültürlerin kaynaşması, ekonomik kalkınma vb. gelişim aşamalarının, turizm olmaksızın gerçekleşmesi oldukça zor ve sağlıksızdır.

Diyebiliriz ki, her turist, gittiği ülkenin en üretken ve zararsız sanayi birimi, özetle, “BACASIZ FABRİKASI”dır.

Turistin ülke kalkınmasındaki yerini üç boyutta inceleyebiliriz:

1. SOSYAL
2. KÜLTÜREL
3. EKONOMİK

SOSYAL

Ne ilginçtir ki, tüm teknolojik gelişmelere karşın, kişilerarası İletişimin dahi içtenlikten uzak ve güçlükle sürdürülebildiği günümüz dünyasında, farklı milletlerden gelen insanlarla sosyal açıdan kaynaşmada –istisnalar dışında- önemli darboğazlar yaşanmamaktadır. Dil, din ve ırk ayrımının silinerek, yalın insanın ön plana çıktığı turizm gerçeğinde, her türlü olumsuzluk ve zorluğa rağmen, insanın insanla anlaşabileceği kanıtlanmaktadır.

Ulusu kendi içinde hapis olmuşluktan kurtaran başlıca etken, turisttir. Ülkelerarası sosyal bağların en sağlıklısının temsilcisi olarak turist, dışa açılan kapıların altın anahtarı ve barışın simgesidir.

Turizm ve turistin öneminin herkes tarafından yeterince anlaşılabilmesi için yapılabilecek çalışmalarla, turiste bilinçli yaklaşım paralelinde artacak turizmin, ülkedeki her ferdin sosyal yaşam standardını olumlu etkilemesi kaçınılmazdır (Daha kaliteli sosyal mekanlar, eğlence/dinlenme tesisleri vb.).

Turist, gittiği ülkedeki sosyal ilişkilerinde, kendi medeniyetindeki iletişim gerçekliğini, özgün bakış açısıyla yansıtan kişidir. Bu da sosyal boyutta iki önemli değer içerir.
1. İNSAN İLİŞKİLERİNE ULUSLARASI PLATFORMDA YEREL BAKIŞ AÇISI.
2. AİT OLUNAN ULUSUN ETKİLERİNE PARALEL GELİŞEN, KİŞİSEL BAKIŞ AÇISI.
Böylelikle her turist, ziyaret ettiği yerin sosyal yaşamına silinmesi
olanaksız bir damga vurmakta ve çok şey kazandırmaktadır.

—o—

KÜLTÜREL

İnsanların birbirleriyle paylaşabilecekleri en önemli olguların başında kültür gelmektedir. Bu gerçeğe bir de, üyesi olunan toplumun genel anlamdaki kültür, gelenek ve göreneklerinin getireceği zenginlik ilave edildiğinde; turistin, gittiği ülkedeki kültürel önemi açığa çıkmaktadır.

Kültürel boyutta turistin bilgi kazandırma rolü de yadsınamaz. Kendi toplumunun bilgi ve uygarlık düzeyini, -sadece davranışlarıyla da olsa- başkalarına aktaran birey, aktarımlarıyla ulusal ve evrensel bilgi mozaiğinin ayrılmaz/vazgeçilmez bir parçası olmaktadır.

Turist, kültürel çoksesliliğin elçisidir. Kültürün uluslarası somut yansımalarının sembolü olarak, halkların uyumuna, ya da uyum yollarını keşfetmelerine aktif katkıda bulunmaktadır.

—o—

EKONOMİK

Ekonomi çarklarının kusursuz işlemesini sağlayan döviz, toplumsal refahın belkemiğidir. Dövizin bir ülkeye girmesinin en çağdaş, pratik ve sorunsuz yolu ise, turizm, dolayısıyla da turisttir.

Önemli olan, turistin ekonomiye katkısını, ticari kaygıya dayalı bir çıkar ilişkisine dönüştürmeden, insana değer vererek, ülkenin turizm boyutundaki çekiciliğini desteklemek ve içeriden reklama milyarlar harcamak yerine, dışarıdan -turizm aracılığıyla- yurt tanıtımına katkıda bulunmaktır.

—o—

Evet, “Turist bacasız fabrikaya benzer.”… Onun değerini gerçekten algılayabilmemiz için herşeyden önce insanı ön plana çıkararak, misafirlerimizi ülke ve toplum dinamiğinin en değerli unsurları olarak görmeli ve onların katkılarının daha anlamlı olabilmesi için, yurdumuz için yılmadan, duraksamadan ve özveriyle çalışmalıyız…

Aslı DİNÇMAN

"TREE OF LIFE" İLE KÜÇÜK BİR MESAJ

Haziran ayında Brezilya’da çevre sorunları için bir toplantı yapılıyor. Bu toplantıya yaprak çizip gönderilecek ve toplanan bu yapraklar liderlere verilecek. Böylece çevre konusuna karşı tüm Dünyanın biraz daha sağduyulu olması istenecek.

Bu önemli konuda acaba ne kadar duyarlıyız? Yaşadığımız Dünya acaba yalnızca bize ait mi? Bize ait bile olsa onu; kaynakları, güzellikleri hiç tükenmeyecekmiş gibi kullanmamız doğru mu? Çevre için birçok şey yapılıp söyleniyor. Birçok insan bu konuyla ilgili görüşlerini belirtiyorlar. Oysa bu kadar çok konuşulduğu, tartışıldığı halde bu konuya gerçekten önem verenlerin sayıları o kadar az ki… Tıpkı özürlülerle ilgili konularda yapıldığı gibi, çevreyi korumanın önemi de konuşuluyor, yazılıyor ve unutuluyor…

Oysa bütün bu karmaşaya gerek bile yok. “Çevreci” olduklarını savunanlar, eğer gerçekten Dünyayı ve insanları seviyorlarsa, onu şov yapmak amacıyla değil, gerçekten korumak zorundalar. Bu o kadar zor bir şey değil. Silahlanma için harcanan paraların yarısı çevre için kullanılsa, bu olay çözümlenebilir. Ne var ki, önemli olan bunu düşünmek değil, uygulamak…

Şu cümle ne kadar anlamlıdır: “DÜNYA, BİZE ATALARIMIZIN MİRASI DEĞİL, ÇOCUKLARIMIZIN EMANETİDİR…” Evet, çocuklarımıza teslim edeceğimiz Dünya, onlara layık olmalıdır. Oysa o çocuklar, yaşları küçük olduğu için ellerinden alıp, dikkatsizce kullandığımız, adeta yok etmeye çalıştığımız Dünya’larına bizden çok daha büyük bir çabayla sahip çıkmaya çalışıyorlar. Hem de tümüyle bize ait olan şeylere bile gösteremediğimiz kadar büyük bir özenle….

Bazen düşünüyorum da, keşke kişisel hırslarımız olmasa ve Dünya yönetiminde çocuklara da söz hakkı verebilsek… O zaman Dünya’mız daha iyi yaşanılacak bir yer olacaktır…

Hiçbir zaman geç kalmış değiliz. DÜNYA için hala bir şeyler yapabiliriz. Önce insanları bu konuda bilinçlendirmeliyiz. Birçok kişi hala çöplerini sokaklara atıyor, hala pet şişeler kullanılıyor ve fabrikalar atıklarını denizlere boşaltıyorlar. Bu şartlarda hiçbirimizin “Dünyayı ve çevreyi seviyorum.” demeye hakkı yoktur…

Şöyle bir soru sorulabilir: “Ne yapabiliriz? O fabrikaların ürettiği hiçbir ürünü kullanmayalım mı? Onlara ihtiyacımız var…” Evet, onlara ihtiyacımız var, ama DÜNYAYA daha çok gereksinimimiz var… Belki çok ürkütücü gelebilir ama bu kuruluşları boykot etmemiz gerekirse bunu da yapmalıyız. Kendimiz için, yarınlarımız için, DÜNYA İÇİN….

Çernobil faciası zihinlerimizden silinmedi, yıllar geçse de silinmeyecek.. Ve Dr. Erdal ATABEK, “Çernobil Çocukları” başlıklı bir yazısını şu paragraflarla noktalıyordu:

“Hayır, bin kere hayır! Bu çocuklar Dünyayı değiştiriyordu. Yirminci Yüzyılın bu canlı belgeselleri, Dünyayı değiştiriyordu. Hepimize sorumlu olduğumuzu anlatıyorlardı. İçimizin sızlaması, onlara armağanlar vermek hiçbir şey değildi. Asıl olan, onların yaşadıklarında kendi sorumluluğumuzu görebilmekti. Hepimiz sorumluyduk, hepimiz suçluyduk. Nükleer silahlara karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Nükleer enerjinin yanlış kullanılışına karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Ekosistemi bozan herkes sorumluydu. Buna duyarsız kalan herkes sorumluydu. Dünyanın yağmalanmasına aldırmayan herkes sorumluydu. Kendi rahatımız, kendi keyfimiz için, kendi çıkarımız için başkasını düşünmediğimiz için hepimiz sorumluyduk. Hepimiz, hepimiz…

Andrei’ler, Aleksi’ler, Nataşa’lar, Olga’lar… Sizlere binlerce teşekkür. Hepinize binlerce teşekkür. Bizleri hiç bağışlamayın. Belki böylece biz de doğruyu görebiliriz…”

Doğa, varolmak için bize gereksinim duymaz ama bizler yaşayabilmek için ona muhtacız. Onu yok etmek, kendimizi yok etmekle aynı anlama geliyor. Bu bilinçle yola çıkmalı, doğaya zarar verecek bir şey yaparken faturasının bizlere çıkarılacağını düşünmeliyiz.

Evet, tüm Dünya çocukları! Sizin Dünyanızı sevmeyenleri, ona zarar verenleri hiçbir zaman bağışlamayın ki, bizler her geçen gün size layık olabilmek için daha çok çaba gösterelim ve sizin emanetinizi, en az sizler kadar güzelliklerle dolu olarak teslim edelim…

Aslı DİNÇMAN
İstanbul, 1 Mayıs 1992

TEORİ ve PRATİK

Yaşamın her alanında iç içe olduğumuz iki önemli kavram olan “TEORİ” ve “PRATİK”, iyi işleyen bir mekanizmanın çarkları gibidirler.

Her ne kadar tam tersi savunulsa da, “TEORİ”nin “PRATİK”e gereksinimi çok daha fazladır. Çiftçi, yüzyıllardır tarım hakkındaki teorik bilgilerden yoksun olduğu halde istenilen ürünü yetiştirmektedir. Toprağın oluşumu, maddelerin oranları gibi birçok veriye de zaten sahiptir, çünkü ona dokunmuş, kazmış, elemiş, gübrelemiş, doğru uygulamalarının verimini aldığı gibi, yanlışların da bedelini ödemiş, toprakla dost olmuş, derinine inerek tüm özelliklerini yaşamış, avuçlarından yüzüne dek BENLİĞİNDE HİSSEDEREK, ONUNLA BÜTÜNLEŞMİŞTİR…

Bir olgu hakkındaki teorilere gereğinden fazla saplanıp kalmak, onu pratiğe geçirmemizi de engeller. Ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini her zaman ve her koşulda salt teorilerle bulmamız mümkün değildir. Düşünürsek, tüm bilgilerimizin aciz kaldığı ve “HER NE OLURSA OLSUN BİRŞEYLER YAPMA/DAVRANIŞ SEÇME ZORUNLULUĞU” duyduğumuz anların hiç de az olmadığını fark ederiz. İşte o zaman her şeyi belirli kalıplara oturtmaya çalışmak, çok olumsuz sonuçlara yol açabilir. Yaşamdaki gelişme cesaretle ve akıl dolu olarak planlanan, çılgınca girişimlerle sürmektedir…

Teoriler ve pratikte uygulananlar her zaman birbirine uymayabilir. Kanıtlanmış bilgi, aksi ispat edilmedikçe daima doğrudur ama bu doğruluk salt teorik açıdansa ve uygulama aşamasında nasıl davranılması gerektiği bilinemiyor ve her şey altüst oluyorsa, “İşlevsel olmayan TEORİ’lerin yaşamımıza kazandıracağı fazla bir şey yoktur…” diyebiliriz.

Yaşamdaki her olguyu belirli kalıplara sokmak, TEORİLERLE sınırlandırmak ve dar çerçevelerde ele almak, varoluş heyecanını da yok etmektedir. Hele İNSAN söz konusuysa, kuru ve duyarsız olan her şey zaman ilerledikçe erimeye, yok olmaya mahkumdur…

Çözüm nedir? Özellikle de tıp ve fen alanlarında çalışan uzmanlar, teoriler kadar, pratiğe, yani YAŞAMA, YAŞANMAKTA OLANA yürekten saygı duymayı başarmalıdırlar. Hiçbir ziraat fakültesi, öğrencilerine çiftçinin toprakla olan o duyarlı iletişimini tam olarak öğretemez. Kim bilir belki de insanın, değil yaşamla, mesleğiyle ilgili öğrenimi bile üniversiteyle sınırlı değildir…

Teori, YAŞAMI KOLAYLAŞTIRMAK İÇİN gereklidir; pratik ise YAŞAMI BENLİĞİMİZDE HİSSEDEBİLMEK VE ANLAYARAK YAŞAMAK İÇİN…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 28 Nisan 1995

SEVGİ, MUTLULUK ve İNSAN

Yaşam, Tanrı’nın insana ne görkemli armağanı, onu benliğimizde dolu dolu hissetmek ise ne büyük mutluluktur…

Yaşamı anlamlı kılan güçlü kavramlar, sevgi ve mutluluktan başka ne olabilir ki? Oysa, hayatı/insanları seven, mutlu olabilen ve çevrelerindekilere de mutluluk verebilenler çoğu zaman “SAF” damgasıyla ödüllendirilirler… Değişik bir ifadeyle, çağımızda “İYİ NİYETLİLİK” erdem olmaktan çıkarak, “ENAYİLİK” statüsüne alınmaktadır.

Bilinçli olarak sevebilme yeteneğine sahip tek canlı İNSAN’dır. Eğer doğa bize böyle bir ayrıcalık verdiyse, yeryüzündeki her şey gibi bu özelliğin de bir neden ve amacı bulunmaktadır. Sevmenin amacı, Evrendeki büyük dengede aranmalıdır. Tüm canlıların doğum, yaşam ve ölüm süreçlerindeki kusursuz dengenin kaynağı SEVGİ’dir. Tanrı olağanüstü bir sevgi potansiyelidir; bu nedenle, O’nu ve Kainatı çözmek, ancak SEVGİYİ TAM OLARAK ANLADIĞIMIZ ZAMAN mümkün olacaktır…

Gerçekte, gereksinim duyacağımız her şey gibi, mutluluk potansiyeli de doğarken bizlere armağan edilmektedir ve insanın mutluluk kaynakları, yaşam boyu tüketilemeyecek kadar fazladır. Ne var ki, tüm yeteneklerin ortak özelliği, FARKEDİLMEYE ve GELİŞTİRİLMEYE GEREKSİNİM DUYMALARIDIR. SEVEBİLME ve MUTLU OLABİLME yetileri de, farkına varılmadan işleyebilecek mekanizmalardan değildir. Kalbimize, atması için komut vermek zorunda olmadığımız bir gerçektir ama, sevmeyi ya da yaşamdan zevk almayı istiyorsak, “BEN BU DÜNYAYA YAŞAMAK, KENDİ HAYATIMI OLDUĞU KADAR, DİĞERLERİNİNKİNİ DE YAŞANILIR KILMAK İÇİN GELDİM…” mesajını aklımızdan ve kalbimizden asla çıkarmamalıyız…

Mutluluğun “PERİ MASALI” olarak ünlenmesi, kavramın tanıtım anlışlıklarından kaynaklanmaktadır. Yaşamdaki birçok önemli olguyu ya hiç bilmemekteyiz, ya da eski verilerle değerlendirerek, yanlış ve eksik olarak günümüze uyarlamaktayız…

İki çeşit cehalet vardır: Bilincinde olunan, kabul ve itiraf edilen “Gerçek/Açık Cehalet” ve başkalarına yansıtılmayan “Gizli Cehalet”… Gerçek Cehalet, yanıltıcı değildir, çünkü bilmeyen kişi “BEN ANLAMAM…” diyerek zararsızca bir köşeye çekilir; eksik, hatta yanlış bildikleri halde, “BEN BİLİYORUM…” diye ısrar eden, GİZLİ CAHİLLER ise, kendileriyle birlikte çevrelerini de aldatırlar. Mutluluğu, “Yaşamı hafife almakla” karıştıranlar da, işte bu gizli cahillerdir.

Kişi mutluluğa ve sevgiye değer veriyorsa, bu onun hayatla, insanlarla barışık olduğunu, onları ciddiye aldığını kanıtlar, çünkü hiçbir birey için mutsuz, sevgisiz, en önemlisi de İNSANSIZ bir yaşam düşünülemez…

Aslı DİNÇMAN
İzmit, 24 Nisan 1991

SEVGİ

Sevgi nedir? Pekçok insan bu soruya kesin bir yanıt bulamamıştır. Çünkü sevginin ne olduğunu anlayabilmek için onu bütün varlığımızla yüreğimizde hissetmeliyiz. Yaşamalıyız sevgiyi, paylaşmalıyız herkesle ve eğer fırsat verirsek, bize ne kadar harikulade bir duygu olduğunu ispatlayacaktır…

Sevgi karşılıksızdır…. Güzellikleri paylaşmak için beklenti içinde değildir. Öylesine muhteşemdir ki, karşılık görmeye ihtiyacı yoktur.

Sevgi yaşama gücü verir. Zorluklarla mücadele etmemizi kolaylaştırır. İnanılmaz mucizeler yaratır ve insanları mutlu kılar.

Sevginin ifade edilmeye ihtiyacı vardır. İçten bir gülümseme, coşup da yaşama sevincine dönüşmesine yeter de artar bile… Sevgi baktığımızı görmemizi sağlar. Sevgi yaratıcılıktır. Kısacası sevgi YAŞAMAKTIR…

Sevgiyi anlayabilenlere, sevgi dolu insanlara gönül dolusu sevgiler…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 15 Şubat 1990

SAN’AT ve İNSAN

Kültürü, yaşam biçimini, duygu ve coşkuları görkemli bir biçimde ifade etmek için kullanılan başlıca olgulardandır san’at…

San’atın en önemli özelliği, insanüstü yeteneklerin, insanlar tarafından ve yine insanlar için sergilenmesidir.

Hangi dalda eser verirse versin, eğer kendi yaratıcılığını kullanabiliyorsa her san’atçı bir dehadır. Zira, san’atın özgünlüğü büyük önem taşımaktadır. Bilinen olguları, alışılmış şekilde tekrarlamak ve BÜYÜK SAN’ATÇILARIN İZİNDEN YÜRÜDÜĞÜNÜ SAVUNMAK, san’at kadar, İNSANA da yakışmaz. Çünkü her taklit, bireyin potansiyelini yok ederek, onu yaratıcılıktan uzaklaştırır… Önceden yaratılmış iyi yapıtlar incelenmeli ama yinelenmemeli, özetle, kendine özgü bir tarz bulamayan kişi ürettiklerine, “BENİM YAPITLARIM…” dememelidir. San’atın hedef kitlesi insan olduğuna göre, ulaştığı toplumda ne kadar algılanabildiği önemlidir. San’atçının salt kişisel arzularına doyum sağlamak amacıyla, Evrensel dil olan san’atı bireysel hale getirmesi ve küçük bir azınlık dışında, hiç kimsenin anlamayacağı yapıtlar üretmeyi “ERDEM” sayarak, “ANLAŞILMAZ OLMAKLA” öğünmesi bencillik olduğu kadar, yaşadığı topluma karşı saygısızlıktır da… Toplumun her kesimi tarafından severek okunan ya da izlenen yapıtlar san’atçıyı ölümsüzleştirecek, iz bırakan, büyük insanlar arasında yer almasını sağlayacaktır.

“San’atçı, duygu ve düşüncelerini kitlelere aktarırken, anlaşılır olmalıdır…” dedik. “ANLAŞILIR” sözcüğü çoğunlukla “BASİT” ile karıştırılmaktadır. Oysa anlaşılır, BASİT OLAN değil, İYİ İFADE EDİLENDİR. Özellikle de yazım alanında çıkarılan yapıtlar, ifade gücü açısından mükemmel olmak zorundadır. Her izleyici kendi konumuna göre bir resimden farklı iletiler çıkarabilir ama yazarı anlayabilmek salt, bize sunduğu cümlelerin hazırlanışındaki özene bağlıdır.

San’atçının böylesine önemli sorumlulukları varken, san’atseverin nitelikleri neler olmalıdır?

Öncelikle neyi, niçin izlediğini ya da okuduğunu bilmelidir. Yapıttan beklentisi, yaratıcısını ve mesajını anlamak olmalı; eserin özüne inerek, günlük yaşantısında ondan nasıl yararlanabileceğini araştırmalıdır. Eserin niteliği ne olursa olsun izleyici, salt kendisi için yaratıldığını düşünerek, yaşamına maletmelidir.

İnsan yaşamının tekdüzeliğini gideren, yeni ufuklar açan bu büyük olgunun değeri ancak seslenebildiği kitlelerin varlığıyla anlam kazanacaktır. San’atı içermeyen bir yaşam düşünülemez, ancak yaşamı kapsamayan san’at da kısa zamanda yozlaşmaya ve yok olmaya mahkumdur…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 25 Nisan 1995

SABIR

ALLAH, indirdiği yüce kitabındaki sayısız ayetle, insanoğluna SABRI emreder ve SABIR ile kavuşacağı nimetleri müjdelerken; varoluşundan bu yana insan, doğasından kaynaklanan en temel özelliklerden biri olan bu erdemden adım adım uzaklaşmıştır.

Çünkü SABIR, zamanın ötesine geçebilmek, bir anlamda zamanın esaretinden kurtularak, sonsuz olana güvenip, dayanabilmektir. İnsanoğlu ise, ALLAH’a inancına rağmen, çoğunlukla kendi varlığının sonunu, her şeyin bitişi (nihai son) olarak görüyormuşçasına yaşama eğilimindedir. Yaşam tarzıyla, inançları arasındaki bu zıtlık da, kaçınılmaz olarak onu sınırsız bir SABIRSIZLIĞA sürüklemektedir.

SABIR’ın, “KATLANMAK” ile eşanlamlı algılanması da, insanoğlunun bu büyük gücünü azaltan ve onu aceleciliğe sürükleyen etkenlerdendir. Oysa katlanmak, irade dışı bir zorunluluktur; SABIR’da ise, ALLAH’ın lütfettiği güç ile, insanın bilinci bir bütün halinde sabretme eylemine katılır. Diğer deyişle, SABIR, BİR SEÇİMDİR; insanın, kendi yaratılış özelliklerini tanıyıp, onlara uygun olanı, yani HER ŞEYİ VAREDEN ALLAH’A GÜVENMEYİ seçmesidir, SABIR…

Ne kadar ilginçtir ki, onu hep özgürlüğümüzün dışına itmemize ve asla özgürlük tanımlarımızın içine dâhil etmememize rağmen, insanoğlunu GERÇEK ÖZGÜRLÜĞE kavuşturabilecek tek erdem de, SABIR’dır. Çünkü içinde SABIR olan her şey, bizim seçimimizdir ve SADECE ÖZGÜR OLDUĞUMUZDA, SEÇME HAKKIMIZI KULLANABİLİRİZ…
Nasıl sabredebiliriz?

Sabırlı olabilmek için öncelikle bunu yapabileceğimize inanmalıyız. Sabırsızlığın nedenlerinden en önemlisi, SABRIN, bizim dışımızda ve ulaşılması çok zor kavramlardan olduğunu düşünmemizdir. Sabrımızı yitirdiğimiz her zaman dilimini düşündüğümüzde, bunların, ARTIK SABREDEMEYECEĞİMİZE KARAR VERDİĞİMİZ ANLAR olduğunu fark ederiz. Oysa ALLAH, kaldıramayacağımız hiçbir yükü bize vermediğini, Yüce Kitabı, Kur’an-ı Kerim’de açıkça bildirmiştir.
Sabır, mutlu ve insanca yaşamanın anahtarıdır.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 07.04.2004

ÖVGÜ ve ELEŞTİRİ

İnsanın yaşam boyu destek aldığı önemli olgulardan biri de övgüdür. Birçok kişiyi korkutan, çoğu zaman dışlanma ifadesi olarak kabul edilen eleştiri ise, yaşamımıza yön vermemizi sağlayan başlıca güçtür.

Övülmek, onaylanmakla eşanlamlıdır ve hepimiz takdir edilmek, benimsenmek isteriz. İnsanın doğasında varolan bu arzu bilinçli düzeyde tutulduğu sürece yararlıdır ve övgüyü sürekli kılmak için davranışlarımızı düzenlememizi, böylelikle de çevreye uyum sağlamamamızı kolaylaştırır.

Davranışlarımızı salt “ÖVGÜ İÇİN” düzenlediğimizde ise, kendi ideallerimiz değil, başkalarının takdirini toplamak için çalışırız. Yaşam kriterimiz, yenilik getirmek, hayallerimizi gerçekleştirmeye çalışmak olmalıyken, sadece uyum sağlamak ve kabul görmek için yaşamaya başlarız.

Eleştiriye gelince… Salt takdir toplamak amacıyla yaşayanlar için eleştiri en büyük cezadır. Yaptıklarına asla güvenemediklerinden, hatalarını ya da doğru olduğu halde yanlış zannedilen fikirlerini/uygulamalarını ayırdedemez, eleştirileri ya tümüyle reddeder, ya da çaresizce kabullenirler.

Oysa eleştiri uygulama ya da yapıtı, yaratıcısının dışındaki bir gözle görebilmektir. Eleştirinin ne ölçüde doğru olduğunun kriteri ise, yaratıcının değil, yapıtın vereceği yanıtta gizlidir…

Bilinçli insan eleştirilerden yararlanarak davranış ve düşüncelerini geliştirir. Salt onaylanan davranışlarla ÖVGÜ ALABİLMEK DEĞİL, bilinmeyen doğruları aydınlığa kavuşturarak BUGÜN OLDUĞU KADAR, GELECEKTE DE ÖVGÜYE LAYIK OLABİLMEK İÇİN çaba harcar.

Toplum tarafından benimsenmek ve övgü alabilmek için kendi ideallerimizi bastırmamız gereksizdir. Hiç kimsenin kabul etmediği ama insanlık adına büyük önem taşıyan görüşlere sahip olabiliriz. Eskiler yıkılmadan yenilikler de getirilemez. Önemli olan, YIKILANLARIN YERİNİN GERÇEKTEN DOLDURULABİLMESİDİR… Övgü o zaman bizi bulacak, eleştiri ise, en önemli rehberimiz olacaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 15 Mayıs 1995

ÖĞRETMENLERİMİZ

Dünyanın en kutsal mesleği; ÖĞRETMENLİK ve geleceğimiz, umutlarımız; ÇOCUKLAR, GENÇLER…

Acaba “Yarının çağdaş insanlarını yetiştirmek” gibi önemli bir görevi ifa eden öğretmenlerimiz mesleklerini gerçekten seviyorlar mı?…

Ne mutlu öğrencisinin bakışından o gün bir sıkıntısı olup olmadığını anlayabilen öğretmenlere… Ne mutlu pırıl pırıl beyinleri yarının mutlu, üretken bireyleri haline getirebilen öğretmenlere… Ne mutlu öğrencisiyle arkadaş olup, onunla sadece derslerle ilgili konularda değil, her konuda sohbet edebilen öğretmenlere…

Değerli öğretmenlerimiz, sizler bizim için çok kıymetlisiniz. Siz, yarınlar için, gelecek için gerçek birer İNSAN yetiştirecek kişilersiniz. Kısacası siz bizim yarınlarımızsınız…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 17 Temmuz 1990

NASIL OY KULLANDIM ?

Tarih: 29 Mart 2009 Pazar…

İçimde bir heyecan; bugün güzel vatanımda yerel seçim günü… Doğum yerim İstanbul olsa da, on beş yıldır İzmir’de yaşıyorum ve kendimi İzmirli hissediyorum. Daha da önemlisi, İzmir’i çok seviyorum.

Ağır derecede fiziksel engelli olduğum için, tüm bedensel faaliyetlerimde annem başkahramanım… Kahvaltımızı yaptıktan sonra beni giydirdi. Yakama, komşumuz ve dostumuz Suzan ablamın armağanı, en büyük boy ATATÜRK rozetimi takmasını rica ettim. Yetmedi, boynuma da, yine onun aldığı, sevgili önderimin kalpaklı bir portresini taktırdım.

Girişte altı-yedi basamak merdiven olduğundan, dışarı çıktığımda bize her zaman candan destek veren, apartman görevlimiz Muzaffer ağabey ve eşi Fatoş abla ile şakalaşarak, aşağıya indik. Muzaffer ağabey, beni kucakladığı gibi arabaya yerleştirdi. Aslında, yardımla birkaç adım yürüyüp arabaya binebiliyorum ama Muzaffer ağabey böyle şımartıyor beni…

Yıllardır İzmir Amerikan Koleji’nde oy kullanıyoruz. Engelli olduğum için arabamızla içeriye kadar girmemize izin verildi. Okulda inşaat olduğundan, molozların üstünden geçmemiz gerekti ama usta sürücü annem, arabamızın altını vurmadan bunu başardı.

Benim sandığım koridorun sonundaymış. Annem görevlilerle görüştü. Yüzde 93 engelli olduğumu öğrenen sandık başkanı, sandıkların arabaya kadar götürülmesi talimatını vererek, büyük duyarlılık ve incelik gösterdi. Bu arada, bir sandık görevlisi de, “Yüzde 93 engelliyse nasıl oy kullanacak?” şeklinde, dâhice (!?!) bir soru sormuş. Diğer bir sandık görevlisi ise, komşumuz olduğundan, beni tanıdığını ve oy kullanmaya ilişkin bir engelim olmadığını söylemiş.

Ağır engellilerin mutlaka zihinsel açıdan da yetersiz olmalarının gerekmediğini, acaba ne zaman öğreneceğiz?

El-kol hareketlerim yetersiz ve istek dışı olabildiğinden, mührü basma konusunda görevliden yardım istedim. Annem böyle zamanlarda, önyargılara yol açmamak için uzakta durmayı tercih eder. Sadece “Spastikçe”den tercüme yapması, bir de imzamı atmam için kolumu yönlendirmesi gerektiğinde yaklaşır yanıma.

Tüm pusulalarda, oy vereceğim partiyi işaret ettim. Muhtar adaylarını da tek tek gösterdiler, seçtim. Hepsini özenle katlayıp, önümde sandıklara attılar. Parmak basmayı hiç sevmem; annemin desteğiyle imzamı da attım. Rahatladım…

Seçim haberlerinden öğrendim ki, engelliler çok zor oy kullanmışlar. Annem çok sosyaldir, beni de öyle yetiştirdi. Hayatımda hiç içe kapanık olmadım. Dilimden anlamasalar da, herkesle sohbet ederim, yardım istemeye çekinmem. Fiziksel sakatlığımla ilgili hiçbir şeyden yetersizlik duygusuna kapılmadım. Çünkü bu hayat benim. Yetersizlik duygusuyla çekingen davranmak da, en çok bana zarar verir. Hayatımızdaki kolaylıklarda bu felsefenin payının büyük olduğunu düşünüyorum.

Suzan abla ve Feyyaz ağabey de bizimle gelmişlerdi. Hava muhteşemdi. Çeşme’ye doğru yola çıktık. İzmirlilere önerim: Alaçatı’da Yusuf Usta var. Yemeklerinin tadına mutlaka bakın… Ustaya da benden selam söyleyin; “Tekerlekli sandalyeyle gelen Aslı” derseniz, tanıyacaktır.

Dönüşte annemle Suzan abla, otoyolun kenarından kır çiçekleri topladılar.

Akşama doğru, sağlıkla evimize kavuştuk. İzmir seçim sonuçlarını öğrendikçe de iyice keyfimiz yerine geldi. Darısı, tüm Türkiye’nin başına…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 03 Nisan 2009

KÖRÜKLENEN YANGIN

AŞAĞIDAKİ YAZIM, KÖŞE YAZARI SAYIN GÜLAY GÖKTÜRK’ÜN 17 EYLÜL 1996 SALI GÜNKÜ YENİ YÜZYIL GAZETESİNİN ÜÇÜNCÜ SAYFASINDA YAYINLANAN “EZİLEN ÇOĞUNLUK” BAŞLIKLI MAKALESİNE İLİŞKİNDİR.
——————
KÖRÜKLENEN YANGIN

Bir yakınım aracılığıyla rastlantı sonucu okuduğum Yeni Yüzyıl gazetesinde, okulların açılmasından da yararlanılarak, sayın GÖKTÜRK tarafından uzun sayılabilecek bir makaleyle gündeme getirilen önemli olgu; Öğrenciler ve eğitim sistemimiz…

Türkiye’mizde öylesine geniş kapsamlı, çok boyutlu, incelenmeye ve tam olarak anlaşılmaya gereksinen sorunlar var ki, bunları birkaç paragrafla özetlemek olanaksız… Elbette ki bu da yapılabilir, ancak böyle bir basitleştirmeyi göze aldığımızda, aşağıdaki iki koşulu da düşünce sistemimizde barındırmak zorunda kalırız: Bunlardan biri, “OLGUYA TÜMÜYLE EGEMEN OLMAK”, diğeri ise,”SOMUT ÇÖZÜMLERE ULAŞABİLMEK”tir… Eğer hakim olamadığımız ve derinlemesine düşünemediğimiz alanlarda salt, GÜNCEL olabilmek için fikir üretir, hele hele bunları insanlarla paylaşma sorumluluğunu üstlenirsek, gereğinden fazla “CESARETLİYİZ” demektir…

İşte, aşağıda değerlendirmeye çalışacağım satırlar da, böylesine cesur bir dille yazılmış… Büyük harflerle ve tırnak içinde yazdığım ifadeler sayın GÖKTÜRK’ün yazısında değinmek istediğim paragraf ya da cümle alıntılarıdır…

“ONBEŞ MİLYON İNSAN; YANİ NÜFUSUN DÖRTTE BİRİ, ONBİR YILLARINI, YANİ ÖMÜRLERİNİN YAKLAŞIK ALTIDA BİRİNİ ‘OKUL’ ADI VERDİĞİMİZ YERLERDE GEÇİRİYORLAR.”

Sayın GÖKTÜRK’ün de vurguladığı gibi, Türkiye’de öğrenim çağında onbeş milyon insan var. Kanımca bu insanlar genel kültürlerini arttırmak; kendileri, toplum ve insanlık adına benimseyecekleri idealleri bilimsel temellere dayandırabilmek için ömürlerinin yaklaşık altıda birini okullarda geçiriyorlar. Elbette ki söz konusu zaman dilimi ve kurum çok farklı biçimlerde yorumlanabilir ama inanıyorum ki, eğitim/öğretim kurumlarındaki sonal amaç,-tüm yetersizliklere, aksaklıklara rağmen iyi niyetli ve yürekli öğretmenlerimiz/bilgiye gönül vermiş insanlarımızla- “Kültürü aktarmak, bilgiyi paylaşmak ve genç insanların gelişimlerine, üretkenliklerine katkıda bulunmak” sorumluluğunu aileyle bölüşmektir…
—–o—–
“EĞER TÜRKİYE’DE ONBEŞ MİLYON İŞÇİ OLSAYDI, SENDİKALAR HÜKÜMETİ PARMAĞINDA OYNATIRDI.”

Ülkemizde hiçbir konu yoktur ki, hükümete eleştiri yöneltilmeden ele alınabilsin… Bizler, yönetimi ülke çıkarları doğrultusunda davranmaya zorunlu kılacak özelliklerde kurmak için bilinçlenmek ve diğer seçmenleri de bilinçlendirmek yerine,öğrenci sorunlarını ele alırken bile sözü döndürüp dolaştırıp “HÜKÜMETİ PARMAĞINDA OYNATMA” kompleksine getirebilen insanlarız…

Sayın GÖKTÜRK’ün bu ifadesi gerçek olabilir. Ne var ki, özellikle de makalenin hemen başlarında, sanki çok arzu edilir bir sonuçmuşçasına vurgulanması ulusal “HÜKÜMET KOMPLEKSİ”mizin açık ve acı bir göstergesidir…

“AMA İŞTE ONBEŞ MİLYONLUK BİR KİTLE VAR ORTADA VE BU ONBEŞ MİLYONLUK KİTLE, HİÇBİR İSTEĞİNİ DİNLETEMEDEN, HİÇBİR ETKİNLİK KURAMADAN, HİÇBİR KONUDA LAFINI GEÇİREMEDEN, KUZU KUZU HER SÖYLENENİ YAPIYOR, ZİL ÇALINCA GİRİYOR, ZİL ÇALINCA ÇIKIYOR VE BU BÖYLE SÜRÜP GİDİYOR.”

Sözlükte “ÖĞRENCİ” kelimesinin anlamı, “EĞİTİM/ÖĞRETİM KURUMLARINDA DERS GÖREN KİŞİ…” olarak geçiyor. Ders gören kişi, öğrenme faaliyetini en yoğun ve verimli biçimde sürdürmekten sorumludur ve bu da pasif değil, aktif bir eylemdir… Öğrenmek, YAŞAMAK için vazgeçilemeyecek bir zevktir ve ÖĞRETEBİLMENİN de ilk adımıdır…

Üstelik, eminim ki sayın GÖKTÜRK hafızasını biraz zorladığında geçen yıl meydana gelen üniversite olaylarını da hatırlayacaktır ve yine eminim ki kendisi de, bu olaylardan ve “ETKİNLİK KURAN ÖĞRENCİ KİTLESİNDEN” büyük bir haz duymuştur…

Öğrenmenin geri plana itilmesini destekleyerek, öğrencilerin sorumluluğunun eylem yapmak, ortalığı birbirine karıştırmak
ya da herşeye başkaldırmak olduğunu savunanların yalnızca, “KENDİLERİYLE BARIŞ İMZALAYAMAMIŞ, ÖZGÜVENSİZ KİŞİLER” olduklarını düşünüyorum. Yanlışlar zorla, isyanla, tahakkümle değil, A’dan Z’ye programlanmış akılcı FİKİRLERLE ve YARATICILIKLA düzeltilebilir…
————————
“NÜFUSUN DÖRTTE BİRİ, ÖMRÜNÜN ALTIDA BİRİNİN NASIL GEÇECEĞİ KONUSUNDA TEK BİR ÇİFT LAF ETME HAKKINA SAHİP DEĞİL.”

İnsan bilgiyle yaşayan, gelişen, yüceleşen ve güçlenen; ondan yararlanarak çevresini de YAŞAMAYA DEĞER KILAN tek varlıktır.
Bilgi her yerde, her koşulda ve her zaman kazanılabilir. Ancak İNSAN TEMBEL BİR YARATIK OLDUĞUNDAN, ONA BELLİ BAŞLI BİLGİLERİN KAZANDIRILMASI SADECE GÜNLÜK YAŞAMA YA DA KİTAPLARA BIRAKILAMAZ; İŞTE OKULLAR VE DİĞER EĞİTİM VE ÖĞRETİM KURUMLARI BU AMAÇLA VARDIR… Söz konusu kurumların idari işleyişinin ve öğrencilere yönelik temel kurallarının sorgulanması öğrenciler için, BİLGİ’den fedakarlık edilen bir vakit kaybıdır… Eğer bu zaman israfı doğru olsaydı, okullarda yönetim kadrosuna hiç gerek kalmaz, öğrenciler kendi okullarını kendileri idare ederlerdi.

Ayrıca, sanırım sayın GÖKTÜRK büyük bir iyimserlikle, söz hakkı tanınan her çocuğun ve gencin bu yaptırım gücünü saygı, bilinç ve akılcılık sınırları çerçevesinde kullanacağına inanmaktadır…
——————–
“SORSANIZ, HEPİMİZ KİŞİLİKLİ ÇOCUK YETİŞTİRME KONUSUNDA ÇOK HASSASIZ. PEDEGOGLARIMIZ SABAH AKŞAM TELEVİZYONLARDA PROGRAMLAR YAPIP, ‘AMAN SAKIN ÇOCUĞUNUZUN FİKRİNİ ALMADAN ODASININ EŞYALARINI DEĞİŞTİRMEYİN. HANGİ FİLME GİDECEĞİNİZİ, HANGİ KANALI SEYREDECEĞİNİZİ MUTLAKA ONA DA DANIŞIN…’ DİYE UYARIYOR BİZLERİ.

EĞİTİMCİLER HER AĞIZLARINI AÇTIKLARINDA ‘ÇOCUKLARINIZA SEVGİ YANINDA SAYGI DA GÖSTERİN. KENDİ KARARLARINI KENDİLERİNİN VERMESİNİ TEŞVİK EDİN.’ DİYE AHKAM KESİYOR. BİZ DE ÇAĞDAŞ ANA BABALAR OLARAK, SAYGIDA KUSUR ETMEMEYE ÇALIŞIYORUZ. HATTTA BİR KUSUR EDERİZ DİYE ÖYLE KORKUYORUZ Kİ, KAZARA VİTRİNDE BİR GİYSİ GÖRÜP ALSAK ÖDÜMÜZ KOPUYOR, GİYİMİ HAKKINDA ONUN ADINA KARAR VERDİĞİMİZ İÇİN DÖNE DÖNE ÖZELEŞTİRİ YAPIYORUZ.

Kişilik oluşumu bireyin hayat standartını belirleyen ciddi ve yaşamsal bir süreçtir. Tüm yaşamdan sağlayacağımız doyum, karakterimizi hangi temellere oturttuğumuza ya da oturtamadığımıza bağlıdır. Odasının eşyalarını değiştirmekle, sinemaya gitmeye, tv izlemeye ona sormadan karar vermekle bir çocuğun karakteri zedelenebiliyor ya da sağlıklı gelişemiyorsa, zaten ortada “KARAKTER” yok demektir. Eğer çoğu uzman anılan olguyu böylesine basite indirgemeseydi, bugün hiç olmazsa belli kültür düzeyine ulaşmış ebeveynler ÇOCUKLARININ KİŞİLİKLİ OLABİLMESİ İÇİN, EŞYALARININ YERİNİ BELİRLEMESİNİN VE GİYSİLERİNİ SEÇMESİNİN DEĞİL, YAŞAMA COŞKULU, REALİST VE İDEALİST YAKLAŞMASININ GEREKLİ OLDUĞUNU KEŞFEDEBİLİRLER; KENDİ DAVRANIŞ VE DÜŞÜNCELERİNİ DE BU AMAÇ DOĞRULTUSUNDA PROGRAMLAYABİLİRLERDİ…
————————
AMA GELİN GÖRÜN Kİ, YILIN YÜZSEKSEN GÜNÜNÜ, YANİ HAYATININ YARISINI GEÇİRDİĞİ O YERDE, NASIL BİR HAYAT İSTEDİĞİ KONUSUNDA ONA HİÇBİR ŞEY, AMA HİÇBİR ŞEY SORMUYORUZ.

HANGİ DERSLERİ OKUMAK İSTEDİĞİNİ…
HANGİ BİLGİLERİ, NASIL BİR YÖNTEMLE ÖĞRENMEK İSTEDİĞİNİ…
GÜNDE KAÇ SAAT OKULA GİTMEK İSTEDİĞİNİ…
TATİLLERİ UZUN MU, YOKSA KISA MI BULDUĞUNU…
EV ÖDEVLERİ KONUSUNDA NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ…
HANGİ ÖĞRETMENİ BAŞARILI, HANGİSİNİ BAŞARISIZ BULDUĞUNU…
SINAV VE NOT VERME SİSTEMİYLE İLGİLİ FİKİRLERİNİ…
SORMAK ZAHMETİNE BİLE KATLANMIYORUZ.”

Sayın GÖKTÜRK günümüz gençliğinin çoğunluğunun psiko-sosyal
durumunu tarafsızlık ve gerçekçilikle değerlendirirse inanıyorum ki, yukarıdaki olgular hakkında sağlıklı karar üretebilecek bilince henüz ulaşamamış olduklarını kabul edecek, hatta benimseyecektir…

Ben de yirmiüç yaşında bir genç kızım ve büyüklerimizden dinlediğim kadarıyla eskiden insanlar okula gerçekten BİRŞEYLER ÖĞRENMEK İÇİN giderlermiş… Günümüzde ise, öğretim kurumları pekçok genç tarafından “GEREKSİZ”, hatta “ENGELLEYİCİ” olarak algılanmaktadır… Sayın GÖKTÜRK’ün öğrencilere söz hakkı tanımak istediği olgular gerçekten de olumlu, gerekli ve takdire değerdir. Ne yazık ki, üzerinde söz hakkı sahibi olacağı bir kurumu “FAZLALIK” gibi gören kişilerin, ona ilişkin konularda yeteri kadar SORUMLU davranamayacakları da bir gerçektir…

Üstelik, hiç birimiz düş kurmayalım… Söz konusu olgular hakkında gençler sağlıklı değerlendirmelerini iletebilseler dahi, uygulama boyutunda bu öneriler sadece “ÖRNEK TABLO” olarak arşivleri süsleyecek, kuramsal temellere dayanmadığı, bu nedenle de benimsenemediği sürece işlevsel olamayacaktır…

“BÜTÜN BUNLARI GEÇELİM, EN MASUMUNA GELELİM:
GÖRMÜYOR MUSUNUZ, HAPİSANEDEKİ MAHKUMLAR BİLE AYAKLANIP TEK TİP ELBİSE UYGULAMASINI KALDIRTTILAR. ONBEŞ MİLYON ÇOCUK VE GENÇ İSE HALA ÜNİFORMA GİYİYOR.
HANİ KİŞİLİĞE SAYGI? HANİ SEÇİM HAKKI?
GENÇLERİ BÜCÜR BÜROKRATLAR GİBİ GİYİNMEKTEN, HAYATLARININ ALTIDA BİRİNİ KİŞİLİKLERİNİ EZMEYİ HEDEFLEYEN O ÇİRKİN KILIKLAR İÇİNDE GEÇİRMEKTEN KURTULMALARI İÇİN NE GEREKİYOR? TUTUKLULAR GİBİ ÖLÜM ORUCUNA YATMALARI MI?”

Bence de, Türkiye’deki tüm öğrenciler açlık grevi yapmalıdırlar. Böylelikle belki bir gün “BÜCÜR BÜROKRATLAR” gibi giyinmekten kurtulur ve özgürlüklerini kanıtlarlar!!!…

İlkokullardaki “Siyah önlük” uygulamasının çok abartılı olduğunu kabul ediyorum. Ancak liselerde gördüğüm kadarıyla son derece şık etek ve pantolonlar giyilmektedir. Ben bile, ciddi bir toplantı ya da yemeğe giderken, o kıyafetleri giymek için can atarım….

Okul da ciddi bir yerdir… İnsanlar oraya, defile yapmaya
değil, OKUMAYA giderler, gitmelidirler… Sayın GÖKTÜRK kıyafet serbestliğini savunurken, sanırım okula her gün ayrı bir kıyafetle gelenlerin BİRŞEYLER ÖĞRENMEK yerine, birbirlerinin üstü-başıyla ilgilenmeyi seçebileceklerini de düşünmüştür…

Öneri şu olabilirdi: Okullar için hem ciddi, hem de rahat formalar düzenlensin. Örneğin sıcaklarda bir keten pantolon, etek üzerine t-shirt; kışın da bluejean ya da kadife pantolon/etek ile kazak… Her gelir düzeyi dikkate alınarak markalar belirlensin. Böylelikle hem çocuklar rahat etsinler, hem de okulun özel ve ciddi bir kurum olduğu vurgulanmış olsun.

Aslında bunlar da sadece fiziksel rahatlığı hedefleyen önerilerdir… Özgürlük giyim kuşamda, istediğimiz zaman sinema tiyatroya gitmekte ya da pankartlarla yürümekte değildir. Bu sadece, ÖZGÜRLÜĞÜ KEŞFEDEMEYEN, HİSSEDEMEYEN; BEYNİNDE YAŞAYAMAYADIĞI İÇİN, VÜCUDUNA SIĞDIRMAYA ÇALIŞAN kişilerin yöntemidir… Gerçek özgürlük, KENDİMİZ DE DAHİL HİÇ KİMSEYE BİRŞEYLER KANITLAMA ZORUNLULUĞU DUYMADAN DÜŞÜNMEK, HİSSETMEK, YARATMAK, İYİ YAŞAMAK VE İYİ YAŞATMAKTIR…

Ayrıca yazmak, çok büyük bir sorumluluktur…
Hele gençlikle ilgili mesajlar verirken, hangi amaçla olursa olsun, onları “ÖLÜM ORUCU” yapmak vb. ağır ruhsal bozukluklara özendirici/cesaretlendirici ifadeler kullanmaya, değil kitleleri ışığa taşıma sorumluluğu olan bir yazarın, sıradan insanların bile hakkı yoktur… Sayın GÖKTÜRK’ün söz konusu ifadeyi ilgililere mesaj vermek amacıyla kullandığına eminim ama ülkemizde gereken bilince ulaşamamış genç kesim de vardır ve onların bu mesajları hangi yönde algılayacaklarını hiç kimse bilemez…

“TUTARSIZLIĞA BAKIN Kİ; SIRA EĞİTİM SİSTEMİNE GELİNCE, EN BASİT BİR DÜZENLEMEDE BİLE FİKİRLERİNİ ALMAK GEREĞİ DUYMADIĞIMIZ, ‘ONLAR ANLAMAZ.” DEYİP GEÇTİĞİMİZ GENÇLERİ, ONDÖRT YAŞINDA ISLAHEVİNE, ONSEKİZİNDE DARAĞACINA GÖNDERMEKTE HİÇBİR SAKINCA GÖRMÜYORUZ.”

Gençleri KENDİ DOĞRULARINI LEGAL BİÇİMDE SAVUNMAYA YÜREKLENDİRMEK her ailenin temel işlevlerindendir. Bunu, eğitim sistemine yüklemek çok kolay bir kaçış yoludur. Genç insanları daracağına göndermekten de hiçbir kişi, kurum ya da sistemin haz duyacağına inanmıyorum…

Hiçbir suçu olmayan insanların cezalandırılacaklarına da inanmıyorum. Her ceza, küçük ya da büyük bir suçu içinde barındırır. Niçin kimse beni ya da ailemden birini hapse, darağacına yollamıyor? Çünkü biz radikalliğin, suç işlemek ya da aykırı görünmek değil, inandığımız doğrular uğruna sessiz ve derinden ilerlemek olduğunu biliyoruz…
——–
“NASIL BİR OKUL, NASIL BİR EĞİTİM KONUSUNDA TEK OY HAKKI BİLE VERMEDİĞİMİZ BU İNSANLARA, KALKIP CUMHURİYETİMİZİ VE İSTİKLALİMİZİ VE İSTİKBALİMİZİ VE DAHA KIYMETLİ NEYİMİZ VARSA HEPSİNİ EMANET ETTİĞİMİZİ SÖYLÜYORUZ. HATTA, SON YILLARDA HIZIMIZI ALAMAYIP,
DEVLETİN VE ÜLKENİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜN YANI SIRA DÜNYAYI KORUMA VE KOLLAMA GÖREVİNİ DE, ONLARIN OMUZLARINA YÜKLÜYORUZ.

AMA LÜTFEDİP DE ‘ON DAKİKA TENEFÜS YETER Mİ, YOKSA ONBEŞ DAKİKA MI OLSUN?’ DİYE SORMUYORUZ.

ANLAYACAĞINIZ, BÜYÜK BİR RİYAKARLIKTIR SÜRÜP GİDİYOR.
VE SANIRIM GENÇLER BÜYÜKLERE EN ÇOK BU RİYAKARLIK YÜZÜNDEN KIZIYOR.”

Sayın GÖKTÜRK’ün “YÜK” olarak nitelendirdiği, “CUMHURİYETİ, İSTİKLALİ, İSTİKBALİ, DÜNYAYI KORUMA/KOLLAMA GÖREVİ”, ruh ve akıl sağlığı yerinde olan her Türk genci için tarif edilmez bir onur kaynağı ve yaşam amacıdır; çünkü öncelikle ulu önderimiz M. KEMAL ATATÜRK bu sorumluluğu bize vermiştir… Üstelik, İNSAN OLARAK, DÜNYAYI İYİ YAŞANILIR BİR YER KILMAYA ÇALIŞMAKTAN DAHA KEYİFLİ VE ONURLU NASIL BİR AMACIMIZ OLABİLİR Kİ?

Sayın GÖKTÜRK’ün sözettiği işlevleri yerine getirebilmek,
daha geniş bir ifadeyle, “ÖZGÜR, BİLİNÇLİ, YARATICI GENÇLER OLABİLMEK” için de, tenefüs saatlerini düzenleyebilmek değil, düşünmek, öğrenmek ve yaratmak gereklidir…

Yaşam ve ona ilişkin tüm kavramlar beynimizle yüreğimizdedir… Hayatı dar çerçevelere sıkıştırmaya, onunla ilgili olguların özünü yadsıyıp ayrıntılarıyla ilgilenmeye başladığımızda hem kendimizin, hem de başkalarının yaşam alanını daraltırız…

Düşünebilmek, Tanrı’nın insana en büyük lütfudur ve hiçbir sistem, güç ya da kural, bu olağanüstü yeteneği öz itibarıyla durduramaz. Yeter ki biz düşünce gücümüze sahip çıkalım ve onu öncelikle kendimizi keşfetmekte, sonra da sevecenlik, dürüstlük, akıl, mantık ve sağduyuyla dünyayı güzelleştirmekte kullanalım…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 15 Ekim 1996

İNSAN ve SINIRLARI

Potansiyel, insanoğluna verilen en görkemli armağandır… İlk çağlardan itibaren bu harikulade kaynak kullanılmaya başlanmış, değeri her fırsatta dile getirilmiş, daima onunla övünülmüştür.

Ne var ki, yine doğamızda varolan bir özellik nedeniyle, sahip olduğumuzu değerlendirmek yerine, onu ya olduğundan çok daha düşük kapasiteyle kullanmakta, ya da potansiyelimizde varolmadığı halde bazı yetenekleri, yama gibi eklemeye çalışmaktayız.

Sorunun başlıca kaynağı, “Üstün Olmak” yerine, “Üstün Görünmeyi” seçmemizdir. Evrende gelişime en elverişli canlı, İNSAN’dır, ne var ki, gelişim önemli oranda kişisel çaba gerektirmektedir. Oysa, en tembel canlılardan biri de yine İNSAN’dır ve ideale ulaşma sürecini uygulamak için gereken çabayı harcamaya ne niyeti, ne sabrı, ne de enerjisi vardır…

Potansiyellerini olduğundan daha alt düzeyde zanneden ya da bilerek öyle gösterenler ise, çoğunlukla korkaktırlar. Büyük projelerini ve ideallerini içlerine gömerler. Üstün yetenekli olsalar bile yaratıcılıkları sınırlıdır, çünkü başarısızlık endişesi, o büyük güçlerini eritip, yok etmektedir. Aşırı ve doğallıktan uzak alçakgönüllülükleri nedeniyle, “BUDALA” olarak ün salarlar.

Kendilerini “DÜNYANIN MERKEZİ”, “BÜYÜK ADAM” zannedenlerin ise en büyük sorunları, DÜNYANIN MERKEZİ OLMAMALARIDIR… Benliklerini reddettiklerinden, çevrelerindeki insanları da aşağılarlar. Sınırlarını bilmedikleri için, tüm girişimleri ayrı bir fiyaskoyla sonuçlanır. Hatalarından ders almadıkları gibi, başarısızlıklarının bedelini de başkalarına ödetmeye çalışırlar.

Şanslı insanlar, sınırlarını bilenlerdir… Yeteneklerini ve yetersizliklerini tüm doğallıklarıyla ortaya koyarlar. Hayatları “YAPABİLİRİM…”, “BELKİ YAPABİLİRİM…” ya da “KESİNLİKLE YAPAMAM…” sözcükleri üzerine kurulmuştur. Gerçekten “İyi” oldukları konularda gereksiz alçakgönüllülük gösterilerine girişmezler, beceriksizliklerinde ise doğal ve şakacıdırlar.

Oysa çoğumuz, “YAPAMAM…” demekten öyle korkarız ki, sonunda yapamayacağımız halde üzerimize aldığımız sorumluluklar bir çığ haline gelir ve altında eziliriz… Bu durumdayken bile hala, “BİRAZ DAHA VAKİT OLSA YAPABİLİRDİM…” diyerek kendimizi aldatmayı sürdürürüz…

Sınırlarımızı bilmek ya da bilmemek, yaşamın her alanında etkisini göstermektedir. Hiç yeteneği olmadığı halde yazı yazmaya özenen bir esnaf toplumda hayret uyandırır. Onu eleştirmemize rağmen, bizler de çoğu zaman farklı davranmayız ve böylelikle çok başarılı, üretken bir yazar olmak isterken; müşterisine özen gösteren, iyi bir esnaf olma şansını da kaçırırız…

İyi yapabileceklerimizle ilgili önemli deneyimlerin tadını çıkarabilmek için neyi nereye kadar geliştirebileceğimizi bilmek zorundayız. O zaman, bir ömür vererek bile gerçekleştiremeyeceğimiz düşler yerine, özümüzde varolan ve gelişmeyi bekleyen nitelikleri keşfedecek, “OLMAK İSTEDİĞİMİZ HAYAL”le değil, “OLDUĞUMUZ GERÇEK” ile gurur duyabileceğiz…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 24 Nisan 1995

İNSAN KUSURLU YARATILMAMIŞTIR

Tanrı’nın kendi varlığından tüm canlılara kattığı en önemli özellik kusursuzluktur… Hepimiz, kendi gerçekliğimiz içinde mükemmel doğarız ve bunu asla kabul etmek istemeyiz. Çünkü özümüze, o harika bireye ulaşmak uzun ve zorlu, hatta acılı çabalar gerektirir. İşte, “İNSAN KUSURLUDUR…” cümlesinin gölgesine sığınarak, güvencede yaşamak istememizin nedeni budur.

İnsanın ve doğadaki diğer canlıların ne kadar harikulade yaratıldığını fark etmek için, onları kendi benzersizlikleri içerisinde algılamamız yeterlidir. Bizim “KUSUR” olarak gördüklerimiz, canlıların kendilerine özgü ayrıcalıkları ya da yaşam deneyimlerini farklılaştıran yapısal özellikleridir.

Bir tavuskuşunun sesini duyduğumuzda çoğu zaman, “Ay ne berbat bir ses…” deriz. Bize göre onun kusuru sesinin kötü oluşudur… Yalnızca ansiklopedi sayfalarında görüp tanıyan biri için ise tavuskuşu, BÜYÜLEYİCİ ve OLAĞANÜSTÜDÜR, çünkü gerçekten kusursuz bir kuyruğa sahiptir…

Bülbülün şakımasından zevk almayan var mıdır, bilmiyorum. O, doyumsuz sesiyle şakırken kendini bize göstermez, çünkü basit görünüşlü, hatta çirkin diyebileceğimiz, sıradan bir kuştur ve öyle bir sese sahiptir ki, tüm çelimsizliğine rağmen bizleri büyüler. Resimlerde gördüğümüzde dikkat bile etmeyiz çoğunlukla, ama nağmelerine konuk olabilmek için kilometrelerce yol katettiğimiz sabahların sayısı hiç de az değildir ve biz bunu BOZ RENKLİ, HİÇ DE GÜZEL GÖRÜNMEYEN BİR KUŞ İÇİN YAPARIZ…

Doğa, yaratılan her mucizeyle, bizlere çok önemli bir gerçeği haykırmaktadır: HER CANLI, KENDİ BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE ALGILANMALI VE KUSUR BULUNMADAN SEVİLMELİDİR…

İnsanoğlunda ise durum çok daha karmaşıktır, çünkü o düşünme gücüne sahip bir varlıktır. Dünyaya geldiğimizde hepimiz eşsiz ve mükemmelizdir, çünkü düşünme, fikir üretme, yargılama, sorgulama vb… faaliyetleri yapabilecek durumda değilizdir. İlk aylarda, diğer canlılarda olduğu gibi, salt bedensel gereksinimlerimiz için yaşar ve onlar karşılandığı sürece mutlu olabiliriz. Büyüdükçe, zihnimize ait yeteneklerden yararlanmaya başlarız ve işte sorunlar da orada başlar.

Aile ve çevre faktörleri, kişiliğimizi tam olarak oluşturamayışımız, potansiyelimizi algılamadaki aşırı alçakgönüllülüğümüz ya da kendini beğenmişliğimiz, yetersizliklerimize ait komplekslerimiz ya da onları reddetmemiz, özetle İNSANLA İLGİLİ HER OLGU bizleri kusurlu olmaya iter. Evet, İNSANLA İLGİLİ HER OLGU ifadesini kullandım. O mükemmel yaratıkla ilgili herşey, yine onu kusurlu hale getirmektedir.

Nedeni ise, çok açıktır: Hepimiz bilinçaltında, kendimizi kusurlu olmaya programlamışızdır, çünkü KENDİ MÜKEMMELLİĞİMİZE, YANİ ÖZÜMÜZE ULAŞMAK inanılmayacak kadar sıkıntılı ve ıstıraplarla dolu bir süreçtir ve insanoğlu, her ne pahasına olursa olsun acı çekmeyi sevmez.

Burada, çok önemli bir gerçeği vurgulamak istiyorum. Kusursuzluğa kesin tanım getirilemez. Çünkü o, herkes tarafından kabul edilen normlara göre belirlenebilecek bir kavram değil, bireyin özünü konu alan ve yalnızca onun potansiyeli doğrultusunda saptanması gereken, değişken bir olgudur.

Kusursuzluğu, “HERKES MÜKEMMELDİR, GELİŞİME İHTİYAÇLARI YOKTUR…” şeklinde algılamak ise, kavramın gerçek anlamına tümüyle aykırıdır. Hepimiz özde mükemmelizdir ancak şu anda özümüzden çok çok uzaklardayız… Bu nedenle kusursuzluğumuza, diğer anlamda KENDİMİZE ulaşmak için öylesine büyük gelişmelere ihtiyacımız vardır ki…

İşte, kendimizle ilgili en keyifli ve en kaçınılmaz serüvenimize başlamak için küçük bir ipucu: BİZİM EN BÜYÜK KUSURUMUZ, YÜZDE ONUNU BİLE DOĞRU DÜRÜST KULLANMADIĞIMIZ BİR BEYİN POTANSİYELİNE SAHİPKEN, KUSURLU YARATILDIĞIMIZI VARSAYMAKTIR…

Kendimizi “KUSURLU YARATILMAKLA” sınırlamamalı, düşünsel boyutta acı çekmekten korkmamalı, kendimizle ve birbirimizle iletişim kurmaktan, özümüzü ve birbirimizi benimsemekten, en önemlisi de koşulsuz sevmekten asla vazgeçmemeliyiz…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 27 Kasım 1995

İDEALİST OLABİLMEK

İdeallerimize ne kadar bağlıyız? Daha basit bir ifadeyle, İDEALLERİMİZ VAR MI?

Bunlar, belki de hiç düşünmediğimiz sorulardır. Günlük hayatın kronikleşmiş hızı ve stresi içinde, salt HAYATTA KALMAYA programlanmış bireylerin varlığı kaçınılmaz görünmektedir çoğu zaman. Çocuklarımızın geleceği söz konusuyken, bizim gerçekleştirmek istediklerimizin ne önemi olabilir ki?

Gerçek ise tümüyle farklıdır. İdeallerimiz bizi yaşama bağlayan köprülerdir ve onları kaybettiğimizde, yaşamak için de hiçbir nedenimiz kalmayacaktır. O zaman ideallerimizi yadsımak için kullandığımız “Çocuklarımızı iyi yetiştirmek” gerekçesi de anlamını yitirecektir, çünkü HİÇBİR AMACIMIZ OLMAYACAKTIR…

Hiçbir yeteneğimiz ya da gönül verebileceğimiz konu yoksa, en zevkli, zevkli olduğu oranda da zor ideali, “KENDİ POTANSİYELİMİZ ÇERÇEVESİNDE EN İYİ EBEVEYN OLMA” idealini seçebiliriz… Aslında İNSAN YETİŞTİRMEK ya da yetişmesine katkıda bulunmak, seçilebilecek en harika ideallerdendir, ama yalnızca güçlülerin ve kendine güvenenlerin başarabilecekleri bir ideal…

İdealist olmak, bencillik değildir. Asıl egoizm, günün yirmidört saatini kimseye bir şey öğretmeksizin, salt kendimizin ve ailemizin hayatta kalması için sarf etmektir. Dünyada BİZİM dışımızda varolan milyarlarca insan ve onlar için gerçekleştirebileceğimiz sayısız yenilik vardır. Önemli olan, insanlığı ilgilendiren bu dâvâlardan birini ideal olarak seçmek ve İNSANLIK İÇİN de yaşayabilmektir…

Her ne kadar, evrensel olabildikleri oranda ideallerimizin değerleri artsa da, bazı amaçlarımız salt kendimize yönelik de olabilir. Bir dağ evinde yaşamak ya da Dünya turuna çıkmak vb… Önemli olan, isteğimizi gerçekleştirmek için çaba harcamak ve “OLAMAZ Kİ…” diye düşünmemektir…

İdeallerimizden vazgeçmek, bir anlamda ölümü seçmektir ve unutmamalıyız ki ölüler, (Söz konusu kişiler “ÇOCUKLARI” bile olsa) yaşayan insanlara yardım edemezler…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 31 Mayıs 1995

HESAP SORAMAYIZ…

İnsanlar sürekli olarak mutluluk arayışı içindedirler. Doğamızdan kaynaklanan bu beklenti, varoluş amaçlarımızdan biri olup, Dünya yok oluncaya kadar sürecektir.

Mutluluğun, bizim dışımızdaki etkenlere bağlanması, mutsuzluğumuzu körükleyen başlıca faktörlerden biridir. Dış Dünyaya yönelik gerçekdışı beklentiler içinde olan kişi, kendi özünden gelen ve mutluluk mesajları içeren tüm seslere kulak tıkayarak kendini yapay bir olumsuzluk Dünyasının içinde bulur. Bu yaşam tarzı, çevreyle ilgili olmayıp, bireyin yarattığı kurmaca bir Dünyadır. Günlük yaşantıda meydana gelen bu kısır döngünün çıkışı, ancak kapsamlı bir ruhsal tedaviyle mümkündür.

Bu tür bozuklukların oluşmaması için yapmamız gereken, kendimizle barış içinde yaşamaktır. Yaşamımızda meydana gelen her şey bizim gizli ya da açık seçimimizdir. Olumsuzlukların varlığından çevreyi sorumlu tutmak, gerçeklerden kaçmamıza asla yetmeyecektir…

Mutsuzluğumuzdan da hiç kimseyi sorumlu tutamayız. Olayların bizi nasıl etkiledikleri, onlara karşı takındığımız tavırda gizlidir. Evimizi soyan hırsıza kızıp, ertesi gün hiçbir önlem almadan tekrar evden ayrılmaya benzer bu… Her olumsuzluk bir uyarıdır. Görevimiz, bu ihtarları değerlendirerek, ders almak ve onlardan küçük de olsa birer mutluluk nedeni çıkarabilmektir.

Konunun bir başka boyutu ise, KENDİ MUTLULUĞUNU YARATABİLMEK’tir. İşte o zaman, dış olumsuz etkenler bize zarar veremeyecektir, çünkü mutluluğumuz sadece ve sadece bizim davranışlarımıza bağlı olacaktır… Bunu başarabilmek öncelikle sağlam bir karakter ve YAŞAMA SEVİNCİ gerektirir. İnsan zekası üstün niteliklere sahip olduğundan, kendi mutluluğumuzu yaratabilmek, göründüğü kadar zor değildir.

Bizler, mutluluğa duyduğumuz gereksinimin bilincine vararak, onu çevreden gelecek bağış’larla değil, kendi davranışlarımızla yakalamaya çalışırsak, hem mutluluğumuz sonsuz olacak, hem de çabamız bize daha az acı verecektir. Özümüzden gelen çatışmalarla baş ederek güzelliklere ulaşmak, çevreyle mücadele etmekten daha kolay ve çok daha akılcıdır. BAŞKALARINI DEĞİŞTİREMEYİZ AMA KENDİMİZİ DEĞİŞTİRME İMKANIMIZ VARDIR… Bu bilinçle yola çıkarsak aşamayacağımız engel yoktur…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 25 Nisan 1995

HAYDİ! KURALLARI YIKIYORUZ…

Tüylerimizi diken diken yapan, yaşamın her alanında karşımıza çıkan ve bize hayatı zehir eden kavramlardır, kurallar… Gelin şimdi hepsini yıkalım ve ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜN TADINA VARALIM…

Kişiliğimizin büyük bölümünü şekillendiren (Pardon, “Baskı altına alan”) olgu AİLE olduğuna göre, öncelikle ailemizin kurallarını yıkmalıyız. Akşam eve zamanında gelmemizi söyleyen sadist babamız bizi, gece karşılaşabileceğimiz tehlikelere karşı korumak ya da yarınki sınavda iyi bir uyku çekmemizi önlemek amacıyla değil, arkadaşlarımızla eğlenmemizi kısıtlamak için bu kuralı koymuştur. İnadına, 24:00’ten erken eve girmeyelim. Azar işittiğimizde ise, “BENİ ÇOK KISITLIYORSUN…” diyelim ama ne olursa olsun, saçlarını değirmende ağartan babamızın bu kuralı BİZİM İÇİN koyduğunu kabul etmeyelim…

Eğitim, kişinin üretken ve yaratıcı bir fert olma yolundaki en önemli faktördür ama okullarda bu kadar kural varken, kişiliğimizi nasıl geliştirebiliriz, nasıl KENDİMİZ olabiliriz ki? İnanın, hiç kimse tarafından yönlendirilmeden, kuralsız ve disiplinsiz ortamlarda yetişmemiz çok daha sağlıklıdır. Nasıl olsa, hayatı bilerek Dünyaya geliriz, tekrar tekrar öğrenmeye ne gerek vardır ki?

Okul kıyafeti de nedir? İşte, özgürlüğümüzün önünde bir kural daha… Yıkalım gitsin… Yarın mini etekle gidelim ve orayı bir “GÜZELLİK YARIŞMASI”na dönüştürelim. Kim bilir, belki de beynimize güvenerek ulaşamadığımız yüksek notlara ve kültüre, biçimli vücudumuzu sergileyerek kavuşabiliriz…

Formayla gitsek bile, yaka-paça bir tarafa kaymış olsun, hele kravatı asla kurallara uygun bağlamayalım, öylece boynumuza atalım ama yanımızdan da asla ayırmayalım. Belli olmaz, gün gelir kement olarak kullanmamız gerekebilir…

Diğer bir kural ise, “GENÇLER ÇOK KONUŞMAMALIDIR…” ve biliyor musunuz, günümüzde gençlerin konuşmalarının yanı sıra, düşünmeleri de yasaklanıyor ve konuşamayanlar zamanla düşünme yeteneklerini de kaybediyorlarmış… “O NASIL OLUYOR?” demeyin, çünkü ben de bilmiyorum… En iyisi siz, kararlılıkla, sessiz ama derinden ilerleyerek, kişiliğine ve ideallerine GERÇEKTEN saygı duyulmasını sağlamak yerine; ailesine ve tüm topluma aykırı olmaktan hoşlandığı için, görüşlerini insanları ikna ederek değil, boş konuşup, gürültü-patırtı yaparak benimsetebileceğini zanneden, özetle, kolayı seçen bir genç bulun ve onlara sorun…

Kurallar insanları kısıtlamak amacıyla koyulmaz. Onlar, rahat ve mutlu yaşayabilmemiz, özgürce ve güven içinde gelişebilmemiz, özetle KENDİ ÖZELLİKLERİMİZİ KEŞFETMEMİZ ve POTANSİYELİMİZİ SONUNA DEK KULLANABİLMEMİZ İÇİN vardır…

Önümüze çıktığını savunduğumuz engellerin arkasına sığınarak, yaşamımızı tüketmeyelim. Doğru yaptığımız her şeye güvenelim, onlar için hiç kimseden alkış beklemeden savaşalım ve KURALLARI DEĞİL, KENDİ KENDİMİZE YARATTIĞIMIZ SINIRLARI YIKALIM…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 24 Ekim 1995

GÜNEŞİ GÖREBİLMEK

Sabahları uyandığımızda, yüreğimiz yaşamanın o bitmez tükenmez coşkusuyla dolup taşarak, neş’eyle gökyüzüne bakar mıyız? Yoksa, sıkıntı ve üzüntüyle harcadığımız dakikaları istediğimiz an yaşamımıza ilave edebileceğimize emin olduğumuz için (!) problem yaratarak mı “Merhaba!” deriz yeni güne?…

Bizlere mutluluk ve neş’enin, çocukluk yıllarına ait, basit birer avuntu olduğu öğretilmiştir. Ciddi ve kendini bilen erişkinlerin de bu öğreti doğrultusunda asık suratlı, yaşama karşı düşmanlık besleyen ve daima mutsuz/neş’esiz görünmesi gereken kişiler olmaları beklenmektedir. Üstelik, günlük yaşamda böylesi önemli problemler varken, neş’elenmek de bir anlamda çılgınlıktır.

Fert, toplumdaki “GENEL KANI” olan söz konusu baskıya tek başına karşı koyamadığı zaman psikolojik açıdan çeşitli sorunlar ve bunalımlarla birlikte yaşamak zorunda kalmaktadır. Doğal dürtüler olan neş’e ve mutluluk benimsendiğinde ise, kısa süreli kişisel huzur ve mutluluğun ardından etkisini göstermeye başlayan, “TOPLUM TARAFINDAN DIŞLANMA KORKUSU”, zamanla bireyin sosyal yönünü köreltmekte; uyum sağlamak amacıyla ortama göre farklı davranma, samimiyetsizlik, yapaylık, ferdin özelliklerine aykırı davranışların varlığı vb. olumsuzluklar nedeniyle de, ikiyüzlülüğe yöneltici faktör haline gelmekte ve kişiliği zedeleyerek, ruh sağlığını bozmaktadır.

Sorunsuz bir yaşamın çekiciliği yadsınamaz. Ne var ki, bu düş
gerçekleştiğinde, bizleri çıldırtacak tekdüzeliklerin olmayacağını savunmak da olanaksızdır. Herşeyin yolunda gitmesi, belki birkaç yıl rahat etmemizi sağlayacaktır ama sonra, aklımızı kaçırmamak için savaşım verecek olgular aramaya, daha değişik ifadeyle UĞRUNDA MÜCADELE VEREBİLECEĞİMİZ SORUNLARIN PEŞİNE DÜŞMEYE BAŞLAYACAĞIZ…

Gerçekte en büyük sorun, “SORUNLARI” sorun olarak görmektir. Sabahları asık bir suratla, uyuklayıp/sızlanarak mı; yoksa, doğan her yeni gündeki olumlulukları keşfederek ve varolmanın tadını çıkararak mı daha sağlıklı bir ruh ve bedenle savaşabiliriz olumsuzluklara karşı?

Güneş her sabah yeniden doğar… Bulutların, rüzgarın, yağmurun ya da kasırganın varlığı bu gerçeği değiştiremez. Bildiğimiz bir realiteyi yadsımak ise bize sadece acı, umutsuzluk ve düşkırıklığı getirir. Eğer Güneşi görmek istiyorsak onu, BENLİĞİMİZDE HİSSETMEMİZ yeterlidir…

Yaşamda sahip olduğumuz tek şeyin mutluluk, neş’e ve varoluş sevinci olduğunu, acı deneyimlerle öğrenmektense, her insana armağan edilmiş olan bu kavramlara şimdiden dört elle sarılalım. Gökyüzündeki Güneş buluta girebilir ama içimizdekinin parlaklığını hissetmek her zaman ve her koşulda bizim denetimimizdedir…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 20 Nisan 1995

DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEYEN, HİÇBİR ŞEYİ ÖĞRENEMEZ

Eğitim, bireyin potansiyelinin uygun düzeye dek geliştiril­mesine ve böylelikle İNSANLIĞIN İLERLEMESİNE katkıda bulunan önemli sistemlerden biridir.

İnsanın gelişimi söz konusu olduğunda, düşünce gücü büyük önem kazanmaktadır. İnsanlık adına olan tüm ilerlemeler, İNSAN DÜŞÜNCESİNİN ürünleridir. Öyleyse eğitimin amacı, üretkenliği ve yaratıcılığı, dolayısıyla da düşünce gücünü geliştirmek olmalıdır.

Toplumdaki bireylerin idealleri arasında çarpıcı farklılıklar görülmektedir. Yaratıcılığı desteklemek için çeşitli konulardaki bilgi ya da beceriler belirli kalıplara sokulmadan, çocuk veya gençteki eğilimler doğrultusunda aktarılmalıdır.

Örneğin, zihinsel engelli bir çocuğa renk kavramı öğretilirken, “ELMALARIN KIRMIZI OLDUĞU” vurgulanarak, anılan meyvenin rengini “KIRMIZI” olarak ezberlemesi istenebilir ama zihinsel yönden sağlıklı bir öğrenci resim dersinde kıpkırmızı bir elma çizmeye zorlanırsa, yaratıcılığı kadar, “ELMANIN HER ZAMAN VE SADECE KIRMIZI OLMADIĞINI” düşünebilme gücü de engellenir.

Okullarda verilen bilgiler öğrencileri birçok alanda düşünmeye yöneltmelidir. Öğrenmek, sağlıklı düşünebilmek için gereklidir. Bilgi zihnin işlevinde kullanılmayacaksa, öğrenmenin de hiçbir yararı yoktur. Çünkü insan beyni salt, KULLANDIKLARINI HATIRLAYABİLME gibi, çok önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir özelliğe sahiptir.

Eğitimin “YÜKÜMLÜLÜK” olarak algılanması da, bilginin üzerinde düşünmeyi ve onu yaşama aktarmayı zorlaştırmaktadır. Gerçekte, okulun benimsenmesi öğretmenin özellikleriyle doğru orantılıdır. Dersteki verileri öğrenciye niçin öğrettiğinin bilincinde olan ve bunu gençlere de yansıtabilen öğretmen ilgiyi arttırmakta, eğitim ve öğretim olgularının benimsenmesini ve günlük yaşamda etkin biçimde kullanılmasını önemli oranda kolaylaştırmaktadır.

Öncelikle ailelere çocuklarını DÜŞÜNMEYE YÜREKLENDİRMELERİ GEREKTİĞİ öğretilmelidir. Dersler “BİLGİ YÜKLEME” statüsünde olmamalı, işlevsel ve yaşamsal nitelik kazanmalıdır. Okul salt, zamanla unutulacak bilgilerin öğretildiği ya da “Mekanik Meslek Adamları”nın yetiştirildiği değil, insan potansiyelinin bilimsel ve teorik olduğu kadar, pratik, sosyo-kültürel, psikolojik ve fiziksel açılardan da TOPLUM ve İNSANLIK için geliştirildiği bir kurum olmalıdır.

Yaşam zihinsel gücümüz üzerine kurulmuştur. Yaratıcılığı, üretmeyi ve insana özgü olan tüm olağanüstülükleri destekleyen, hep düşüncelerimizdir. Gelecek kuşakların emaneti olan şu yaşlı dünyamızdaki her ilerleme, BİLGİ’nin eseridir ve unutmamamız gereken en önemli bilgi şudur: DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEYEN, HİÇBİR ŞEYİ ÖĞRENEMEZ…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 27 Nisan 1995

Sayın Özdemir İNCEnin 09 Haziran 1995 tarihli Dünya Kitap Dergisi makalesine yanıt

Bu yazı,
Sayın Özdemir İNCE’nin
9 Haziran 1995 tarihli,
Dünya Kitap Dergisi’nde yayınlanan makalesine yanıttır.

Sayın
“Dünya Kitap” Dergisi okurları,

Adım Aslı DİNÇMAN. Yirmi iki yaşındayım ve Dünya Kitap’ın yeni bir okuruyum. Geçtiğimiz günlerde rastlantı sonucu dergi bana ulaştığında, genç bir yazar olarak kitap tanıtımlarını, makaleleri ve diğer bölümleri incelemeye başladım. Sayın Özdemir İNCE’nin yazısını okuduğumda kayıtsız kalamayacağımı, daha da önemlisi, “Kayıtsız kalmamam gerektiğini” hissettim. Sayın İNCE’nin makalesi hakkındaki görüşlerimi, anılan yazıyı paragraf paragraf inceleyerek ileteceğim.

Liderlerini sevmek ve reddetmek konusundaki seçim hakkına her birey sahiptir. Önemli olan, söz konusu kişilerin faaliyetlerini niçin onayladığımızı ya da reddettiğimizi gerçekten bilmemizdir. Onları reddetmek için geçerli nedenlerimiz varsa, belirlediğimiz alanlardaki olumsuzluklarını gidermek için de somut önerilerimiz olmalıdır. Eğer ne ülkemize, ne de bize hiçbir yararı olmayacağı halde mutlaka birilerini aşağılamak istiyorsak, her türlü cezaya da hazır olmamız gerekir.

Üstelik, düşündüklerimizin kendimiz, toplum ve tüm insanlık adına GEÇERLİ ve gerçek anlamda YARARLI olduğuna inanıyorsak, basın, medya ya da kamuoyunun ve hatta yasaların kısıtlama, kınama ve cezalandırmalarını böylesine ciddiye almamız ve gereğinden fazla etkilenmemiz doğru mudur?

Ülkemizin bölünmez bütünlüğünün her fırsatta (Futbol karşılaşmaları, sosyal içerikli aktiviteler vb…) vurgulanmasının gereksizliğini ve kavramı basitleştireceğini savunuyorsunuz. Öyleyse, Galatasaray ya da Fenerbahçe kupa aldı diye sabaha kadar korna çalıp sokaklarda dolaşan, kazandığımız milli maçların ardından silah çekip rast gele ateş ederek çevresindekilere zarar veren insanlara; birlik ve beraberliğin en önemli güvencesi olan KÜLTÜR’ü yazın alanındaki kaliteli çalışmalarla ya da konferans, panel vb… seçkin etkinliklerle aktarabileceğinize inanıyorsunuz sanırım…

Türkiye’de hiçbir akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bir demokrasi olduğu doğrudur, çünkü öyle olması gerekmektedir. Çoğulculuk ilkesi, nüfusun büyük bölümünü gerçek aydınların oluşturduğu ülkeler için geçerlidir. Yazınızda da değindiğiniz üzere, Fransa “Demokrasi abidesi” sayılabilecek ülkelerdendir, ancak siz oradaki demokrasiyi Türkiye’de uygulamaya çalışırsanız, birkaç ay içinde hepimiz mahvoluruz… Neden mi? Çünkü irtica inanılmaz boyutlara varır, ATATÜRK’ün heykelleri, büstleri taşlanır ve şimdi eleştirdiğimiz devleti bile arar hale geliriz…

İrtica konusundaki görüşlerinize içtenlikle katılıyorum. Türkiye’nin bölünmesinde rol oynayabilecek en önemli etkenlerden biridir bu olgu. Ancak ben, salt tehlikeyi vurgulamanın, ondan korunmak için yetmeyeceğine inanıyorum. Açık bir ifadeyle, İRTİCADAN KURTULMAMIZIN garantisi, ülkeyi imparatorluk dönemine götürmek isteyenleri yerden yere vurmak değil, sorunu nasıl giderebileceğimiz konusunda somut ve uygulanabilir çözümler üretmektir.

Haklısınız, devlet adamlığı gerçekten önemli deneyimler gerektirir ve bunlar görev başında kazanılamaz. Türkiye şartlarına baktığımızda ise, anılan deneyimin, sizin sözünü ettiğiniz aşamalardan geçerek (Politik parti deneyimi, genel sekreterlik, belediye meclisi üyeliği… vb…) kazanılması olanaksızdır. Böyle bir düzen ancak HER BİREYİYLE BİLİNÇLİ toplumlarda kurulabilir. Üstelik, İstanbul ve Ankara’nın laik belediyelerini (!…) ve her geçen gün ülkeye yayılan irtica hareketlerini göz önüne aldığımızda, sözünü ettiğiniz eğitimden geçen politikacıların nereye layık görülecekleri de ayrı bir sorundur…

Türkiye’nin bugünkü şartlarını düzenleyemediğimiz takdirde, bir tek seçeneği vardır, o da yüz-iki yüz yılda bir dahinin çıkması, ortalığı düzenlemesi ve gitmesidir. Zaten öyle olmasaydı, bugün yüce ATATÜRK’ü böylesine aramazdık…

Beni “Aşırı kadercilik”le suçlayanlar olabilir, ancak bunlar ülkemizin gerçekleridir ve onlara pembe çerçeveli gözlüklerle bakmak, DAHA AZ GERÇEK olmalarını sağlamayacaktır.

Çözüm nedir? Önce toplumu eğitmek zorundayız. Sorun çoğunlukla politikacılarda değil, onları seçenlerin bilinçsizliğindedir. Halkı eğitebilir, kültür düzeyini yükseltebilirsek, onlar kendi haklarını insanlık adına daha bilinçli kullanarak çözümlerini üretecek, yönetimde aktif söz sahibi olabilecek ve ülkeyi gerçek demokrasiye ulaştırabileceklerdir…

Ben eleştiriye, değişik fikirlere karşı değilim. Zaten kitleleri bilinçlendirme sorumluluğunu denetiminde tutan yazarların örümcek kafalı olmaları düşünülemez bile. Hatta şu anda sosyal içerikli, kapsamlı bir bilimsel çalışmanın içindeyim ve birçok tabuyu yıkmayı hedefliyorum. Ne var ki, şu ilkeyi de asla unutmuyorum: ÖNEMLİ OLAN HİÇBİR ŞEYİ DEĞİŞTİRMEMEK DEĞİL, YIKTIKLARIMIZIN YERİNİ FAZLASIYLA DOLDURABİLMEKTİR…

Doğruların ancak tartışılarak bulunabileceğine inandığımdan, eleştiriye açığım. Dünya Kitap’ın da iyi bir tartışma ortamı oluşturacağına inanıyor, makalemi yayınladıkları için tüm dergi yetkililerine teşekkür ediyorum.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 09 Temmuz 1995

DÜNYA ELDEN GİTMİYOR…

Kim söylemişse yalan söylemiş, Dünyanın her gün daha kötüye gittiği falan yok. Nereden çıkarıyorlar, hiç anlamıyorum…

Hiç, halkın seçtiği yöneticilerin kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmedikleri, pembe hayaller ve vaatlerle koltuğu kaptıktan sonra “Dile benden ne dilersen, hepsini yaparım…” diyen cini, sihirli lambanın içine çekiverdikleri bir gezegen başaşağı gider mi?

Hiç, 20. YÜZYIL sonlarında bile hala açlık çekilen bir yer kötüye gider mi? “AİLE PLANLAMASI YAPILMIYOR…” diye söylenenler çok konuşmasınlar! İşte doğal aile planlaması…

Kim demiş, “Savaşlar sonumuzu hazırlıyor…” diye. Savaşlar, bize verilen nimetlerin değerini anlamamız içindir… Toprağımız ne kadar çoksa, o kadar insanız demektir… Yoksa öyle değil mi?

Para çok önemlidir… İnsanlığın ölçütü de odur zaten. Hastaysanız ve paranız yoksa tedavi edilmezsiniz, niçin edileceksiniz ki? Siz İNSAN mısınız?

Cehalette birinci olabilmek çok önemlidir. Dini de günlük yaşantınıza alet edeceksiniz ki, ülke “Müslümanlaşsın”… Başını örtmeyenler ya da örttürmeyenler dinsizdirler ve millete, vatana büyük zararları dokunur; ATATÜRK gibi…

Doğal kaynakları sorumsuzca harcarız. Tükenirse tükensin, biz de “Allah’ın ipine” sarılırız !!!…

Evet Dünya iyiye gidiyor. Gidiyor da, biz bu gidişle nereye gidiyoruz, orasını bilemeyeceğim…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 25 Nisan 1995

DİLEMEK ya da DEĞİŞTİRMEK

İnsanoğlu için iki önemli olgu bulunmaktadır; Zekâ ve yaratabilme gücü… Yaratıcılık, bir anlamda zekânın uzantısı, zeka ise varoluşun doğrulanmasıdır.

Zeki insanların, yaşamla ilgili bazı olguları “DEĞİŞTİRME İSTEĞİ”ne de sahip oldukları, yadsınamayacak gerçeklerdendir. Onlar alışılmışı benimsemeyi reddederek, kendileri ve insanlık adına, ilk aşamada “ÇILGINLIK” olarak nitelendirilen yenilikleri korkusuzca araştırıp uygulamaya koymuşlardır. Ulu önder ATATÜRK’ün çocukluk yıllarında Türkiye’de cumhuriyetten söz edilse, bunu dile getirene “Deli” gözüyle bakılırdı. Chrıstof COLOMB Amerika’yı keşfettiğinde de kimse önem vermemişti. Televizyonun “ŞEYTAN İCADI” olduğunu iddia edenler de azınlıkta değildi. Bugün ise, Türkiye’nin resmi idare şekli CUMHURİYET, Amerika, (sözde de olsa) bir süper güç ve birçok evde iki televizyon var…

Tüm bu “Olağanüstülükleri” yaşantımızın doğal olguları haline getirenlerin kişiliklerinin en önemli özelliği “DEĞİŞTİRİCİLİKTİR”… Birçoğumuz ise, “DİLEMEYİ” tercih eder ve yaşamda varolmasını istediğimiz özellikleri salt hayal etmekle yetiniriz. Özlemimiz sevgiyse, sürekli olarak bunu düşler ve dile getiririz. Ne var ki, gerçek anlamda ona ulaşabilmek için ne gücümüz, ne de çabamız vardır. Yalnızca hayal eder ve isteriz.

Hiçbir arzu, emek vermeden ya da cesaret göstermeden gerçekleştirilemez. Eğer önümdeki kapının açılmasını istiyorsam, iki seçeneğim vardır. Ya kendim açacağım, ya da bunu bir başka kişiden isteyeceğim. Eğer nasıl yapacağını bilmiyorsa, öğretmek de benim görevimdir… Sorunumun çözümünü ben dahi bilmiyorsam, ona hiç kimsenin sahip çıkmasını bekleyemem…

Salt olumsuzlukları kınamak da, çözümsüzlüğün ve cesaretsizliğin diğer göstergesidir. Çözüm getiremediğimiz, öneremediğimiz ya da bu yolda emek vermediğimiz hiçbir sorun üzerinde yakınma hakkımız olamaz. Zira, yıkıcı eleştirinin ve çaresizliğin en önemli özelliği, isteklerimiz doğrultusunda gelişmeyen olayları ya da bizim onayladığımız davranışlarda bulunmayan kişileri yol göstermeden ve çözüm getirmeden aşağılamak, suçlamak, yargılamaktır…

Hiçbirimiz, gerçekten gönül vermediğimiz bir kavram için tüm varlığımızla savaşamayız… Bunu yaparsak, kendimizi kandırmanın dışında, o konunun GERÇEK SAVAŞÇILARINI da aldatmış oluruz…
Bu ayrıma varabilmek için öncelikle “GERÇEKTEN HİSSEDİYOR VE İNANIYOR MUYUM?” ve “ZİHNİMİ, BU KONUDA YENİ FİKİRLER ÜRETEBİLECEK KADAR SEFERBER EDEBİLECEK MİYİM?” sorularına “EVET BEN BU KONUYA TÜM ENERJİMİ VEREREK FİKİR ÜRETEBİLECEĞİM. BEYNİMİ, KALBİMİ, BEDENİMİ VE RUHUMU GÖNÜL VERDİĞİM OLGU UĞRUNA TAM KAPASİTEYLE KULLANACAĞIM…” şeklinde olumlu yanıt vermeliyiz.

Örneğin, son birkaç yıldır çevreciliğin önem kazanmasıyla birlikte, yediden yetmişe herkes büyük bir sorumluluk hissetmeye başladı. Yeni sahip olduğumuz arabaya gösterdiğimiz aşırı özen gibi, Dünyayı da “özenli” kullanmak gerektiğini vurguluyor ve hepimiz “Büyük Çevreci” ruhuyla, artık zihinsel özürlülerin bile ezberlediği cümleleri bıkıp usanmadan sıralıyoruz… Yakında, evcil papağanlar bile, “TABİATI TEMİZ TUTUN, DÜNYA ÖLÜYOR, DOĞA KİRLENİYOR…” diye konuşmaya başlayacaklar… Ve… Biz düşünme ve üretme yeteneğinden yoksun yaratıklar gibi, SORUNLARA SOMUT ÇÖZÜMLER ÖNERMEK YERİNE, ETRAFIMIZA LANETLER YAĞDIRMAYI SÜRDÜRÜRSEK; pembe dileklerimizi, yakınmalarımızı ya da beddualarımızı tekrarlarken, DÜNYA ÖLECEK!…

Gerçekleşmesini istediklerimizi salt “DİLEMEKLE” yetindiğimiz sürece, “DİLEKLERİMİZİN” asla yerine gelmeyeceğini artık öğrenmeliyiz. Çözümünü bilmediğimiz hiçbir sorun, gerçekte bize ait değildir ve yeni görüşler üretmedikçe yaşamdaki olumsuzlukların değiştirilmesi mümkün olmayacaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 12 Ocak 1995

DEĞİŞİKLİK DÜŞMANLIĞI

Bir toplumun uygarlık düzeyi, fertlerin gelişmeyi ve yenilenmeyi ne kadar benimsedikleriyle ölçülebilir. Farklı düşünce veya uygulamalara bakış açımız, onlardan yararlanabilmemizi ya da özgürce reddetmemizi büyük ölçüde etkiler. Eğer yaşamdaki değişiklikleri NİÇİN BENİMSEDİĞİMİZİN veya REDDETTİĞİMİZİN farkındaysak, (Yerinde, doğru ve yararlı olmasa bile) hiç olmazsa bilinçli karar verdiğimizi savunabiliriz.

Oysa, alışılmadık davranış veya uygulamaları çoğu zaman sağlıklı olarak değerlendirmeden, DÜZENİMİZ BOZULACAĞI İÇİN reddederiz. Bugün yakındığımız birçok olay, yarın değiştirilecek olsa kimbilir ne kadar endişelenir ve rahatsız olurduk… Ne var ki, bu özelliğimizi daima reddeder ve her şeyin değişmesi gerektiğini iddia eder dururuz. Önemli konulardaki değişiklikleri ise asla benimseyemeyiz. Yaşama bakış açımızdaki aksaklıkların farkında olsak bile, uyarıldığımızda hatalarımıza sımsıkı sarılırız. Salt, DEĞİŞMEMEK için en acı eleştirileri bile göze almışızdır çoğu zaman.

Değişiklik düşmanlığı bize neler kaybettirir? Gelişimimizi durdurur, yeni bilgiler öğrenmemizi ve başkalarına öğretmemizi engeller. Özetle, YAŞAMI TEKDÜZELEŞTİRİR…

Peki, her yeniliği benimsemeli miyiz? Bu değerlendirme ancak mantıkla yapılabilir. Değişiklikleri salt, “BENİMSEMEK İÇİN” benimsemek de, “KOLAYIMIZA GELMEDİĞİ İÇİN” reddetmek de anlamsızdır ve insan zekası söz konusu ayrımın bilincine varabilecek potansiyele sahiptir…

Olumlu yöndeki her değişim, gelişim içindir… Gelişmeyi yadsımak ise, YAŞAMI REDDETMEKTİR…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 05 Mayıs 1995

Değişiklik düşmanlığı  PPS  (Tıklayın)

ÇORBADA TUZUMUZ OLMASIN !

Dünyada meydana gelen her olumsuzluk bizim denetimimiz altında değildir, bu bir gerçek… Eğer böyle olsaydı, neler gerçekleşirdi, bazen çok merak ediyorum…

İnsanoğlunun yaşadığı Evrende meydana gelen olaylar karşısında böylesine sorumsuz davranmasına hiçbir açıklama getirilemez. Bu olağanüstü gezegene layık olabilmek için, İNSAN OLARAK YARATILMAKTAN daha önemli nitelikler vardır. Bu özelliklerden biri de,SORUMLULUK SAHİBİ OLMAK’tır.

Doğada varolan diğer canlılardaki sorumluluk duygusu, kendilerine ve yavrularına beslenme/barınma imkanı sağlamakla sınırlıdır. Oysa biz insanoğlu, salt kendimiz ve çocuklarımız değil, tüm Evren için yaşamak, çalışmak; olumsuzluklara karşı (Günümüz şartlarında bile) çelikten bir kale gibi direnen insani değerlerimiz uğruna savaşmak zorundayız…

Neden?.. Çünkü yaşam sonsuzdur… İnsanlık için yapacağımız hiçbir olumlu eylem boşa gitmeyecektir. Bizler ürettiklerimizle ölümsüzleşeceğiz…

Bu noktadan hareketle, bir tek olumsuzluğa bile olsa karşı çıkabilmek ve onu olumluya çevirmeye çalışmak, tüm Evren ve insanlara yapabileceğimiz en görkemli hizmettir. Bu sonu olmayan onurlu görev, insan soyunun varoluşuyla başlamış, ebediyete kadar da önemini arttırarak sürecektir…

Gelin, “Çorbada tuzumuz olmasın…” felsefesinden vazgeçelim. Çözüm bekleyen bir sorun varsa, bu hepimizin sorumluluğu altındadır. Tıpkı, Dünyadaki güzelliklerin hepimize ait olduğu gibi…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 04 Ağustos 1994

ÇEVRECİLİK KOMEDYASI

İnsanın hayallerinin ve dileklerinin de bir sınırı olmalıdır. Aksi takdirde hepimiz, gerçekleşemeyecek amaçlar nedeniyle bozulmuş sinirlerimiz ve toz pembe düşlerimizle birlikte ortada kalacağız…

Çevrecilik alanındaki gelişmeleri, dudaklarımda alaylı bir
tebessümle izliyorum ve anlamakta güçlük çekiyorum. Bu davayı savunanların NE YAPTIKLARINI GERÇEKTEN BİLDİKLERİNE de asla inanmıyorum…

Dünyayı sevmek ve korumak hepimizin en büyük sorumluluğu… Ne var ki bunu küçük bir azınlıkla, üstelik de Dünyanın yönetimini elinde tutan güçleri yadsıyarak başarmak mümkün değildir.

Gerçekçi olalım. Hiçbir süper güç, varlığını ve zenginliğini tehdit edecek çevreci hareketlere göz yummayacaktır. Aksini savunmak, gerçekleri yadsımak anlamına gelir. Termik santrallere istediğimiz kadar karşı çıkalım, süper güçleri ikna edemediğimiz sürece, dev gibi santrallerin inşası sürerken bizim de başımız okşanarak, avunmamız ve “ÇEVRECİ OLMAKLA ÖĞÜNEBİLMEMİZ” için birkaç zararsız protesto yürüyüşü yapmamıza izin verilecektir.

Çocuklar çevreye büyük bir duyarlılıkla sahip çıkıyorlar. İleride, yönetime geldiklerinde ise büyük olasılıkla çiçeklerle değil, petrol varilleriyle ilgilenmeyi tercih edeceklerdir…

Yazdıklarım acı olabilir ama gerçekleri yadsımak, onların olumluya
dönüşmelerini sağlamıyor. Aksine birşeyin bilincine varmak ona çözüm getirebilmenin ilk ve en önemli koşuludur. Değerler dengesi bozulan Dünyamızda, süper güçler de dahil olmak üzere, her kesimi ilgilendiren yaşamsal bir olguyu “SUYA SABUNA DOKUNMADAN” düzeltmeye çalışmak kolaycılıktır. Çevre eğitimine öncelikle Dünya yönetiminde söz sahibi olanlardan ve tüm Dünya çocuklarını yetiştirecek ailelerden ve okullardan başlanmalıdır. Eğer insanları, dilimize doladığımız Çevrecilik konusunda GERÇEKTEN eğitebilirsek ve küçük çocuklar gibi, “AFERİN, BÜYÜK ÇEVRECİ…” övgülerini beklemeden, sokaklarda yürüyüp kimseye yararı olmayacak gösterişler yapmadan, sessiz ama derinden, emin adımlarla ilerleyebilirsek gerçek anlamda ÇEVRECİ olabiliriz…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 25 Nisan 1995

CENNET İSTANBUL

Bir zamanlar, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, danalar girmiş bostana, zırrrt, çat,çat… Aman her neyse… Kusura bakmayın, saksı (beynim) yirmi yıllık olunca böyle ihanet ediyor sahibine…

İstanbul denen bir şehirden sözedeceğim sizlere… Marmara Bölgesi’nin bilmem kaç kilometre kuzeyindeki bu cennet şehir, sorumluluk sahibi yöneticilerin elinde her geçen gün daha da güzelleşiyor.

İstanbul hakkındaki tüm iddialar yalandır. Şehrin sokaklarında dolaşan umacı kılıklı tipler sadece bir kabus olup, nazar değmemesi için çıkartılan susuzluk sıkıntısı yalanı da aldatıcıdır. Büyük bir turist potansiyeli olan şehirde turizm için yapılan hazırlıklar halen sürdüğünden, onları karşılamaya henüz hazır olmayan otellerimizi, yabancı misafirlerimizin baskınından korunabilmek amacıyla da kolera salgını icat edilmiştir. Ayrıca şehir, lunaparklarda çok sevilen bir eğlence aracının en doğalıyla donatılmıştır, böylece her gün çarpışan otomobillere binmek mümkün olmaktadır…

Cennet gibi bir kenttir İstanbul… İnsanları son derece hümanisttir. Türklere bile sevgiyle kucak açılır…

İstenilen her zaman denize girilebilir. Sağlıksız olduğu, çeşitli hastalıklara yol açtığı söylentileri de tamamen asılsızdır, çünkü denize girmek acı vermez, aksine tüm acıları dindirir, hem de ebediyen…

Bu kadar muhteşem bir kentte yaşamak hepimizin hakkıdır. Ancak, benden size bir dost tavsiyesi, İstanbul’da yaşayacaksanız, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne ara sıra uğrayın, zira cennet şehrin güzelliklerini hastanedekilerle de paylaşmanız onlar için büyük moral kaynağı olacaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 28 Temmuz 1994

BU İNSANLARI YAŞATALIM

15 Mart 1990 tarihli Sabah gazetesinde “Ölüm hakkı” başlığı altında bir haber yayınlandı. Haberi okuyunca şok geçirdim. Amerika’da doktorlar, bitkisel hayattaki insanların yaşamlarına son verip vermeme konusunu tartışıyorlarmış. İnanılmaz bir olay! Bir insanın ne durumda olursa olsun yaşamaya hakkı vardır…

Acaba hiçbirimizin aklına bu durumdaki bir insana yüreğimizdeki en güzel sevgileri, en sonsuz yaşama sevincini ve en büyük mutlulukları hiçbir karşılık beklemeden vermek geldi mi?..

Bu insanları yaşatmak için harcanan paralardan bahsediliyor. Nükleer silahlar için harcanan milyarlar göze batmıyor da, İNSAN söz konusu olunca mı cimrileşiyoruz?..

Hepimiz insanız ve her şeye rağmen yaşayacağız, yaşatacağız, mutlu olacağız, herkesi de mutlu edeceğiz…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 15 Mart 1990

BİLGİ, BİLİM ve TOPLUMDAKİ DÜŞÜNSEL TIKANIŞ

İnsan zekâsının sınırsızlığı yüzyıllardır bilinen gerçeklerden biridir. Sahip olduğumuz görkemli zihinsel potansiyelin çok sınırlı bir bölümünü bilinçli kullanabiliyoruz. Açığa çıkarılmayı bekleyen öylesine yoğun düşünsel stoklarımız var ki, aslında her birimiz kişisel ilgi alanlarımızda birer “GİZLİ DAHİ”yiz…

Öyleyse neden zekâmızı, o sonsuz gücü bastırıyor, yaratıcılığımızdan adeta utanıyor, sınırsızlığımızı yadsıyıp sınırları kabullenerek kendimizi zincire vuruyoruz? Neden bilimi bizim dışımızdaki insanlara terk edip, “Aydın” sıfatını “ELİT” olarak adlandırdığımız kesime lütfediyoruz?… Neden “BİLGİ”yi keşfetmek yerine, “ÖĞRENME”nin tutsağı oluyoruz? Neden düşüncelerimizden korkuyor ve her geçen gün adım adım dehamızdan uzaklaşıyoruz?

İnsanoğlunun gücünü azımsaması, Yaratıcı’dan uzaklaştırılmasıyla başlamıştır. Nasıl ki her çocuk anne ve babasına ait genleri taşır ve onların özelliklerinden etkilenirse, ALLAH da insana kendi sonsuz potansiyelinin küçültülmüş bir maketini vermiştir. Hepimizde O’ndan bir parça varsa, sınırlı yaratıldığımızı düşünmek, bizi yaratana karşı büyük bir haksızlık olacaktır…

Kendimizden ve sınırsızlıktan kaçmamızın en önemli nedenlerinden biri de eğitsel aczimizdir. Toplum, EĞİTİLMEYİ bekleyen insanlarla dolup taşıyor. Biz insanlar eğitimi, BİZİM DIŞIMIZDAKİ BİLGİLERİN BEYNİMİZE YÜKLENMESİ olarak görüyoruz ve doğal olarak bizlere sunulan hizmetler de bu doğrultuda programlanıyor. Çünkü kahve isteyen birine hiç kimse bile bile limonata ikram etmez…

Ezbere dayalı eğitime yönelik başkaldırılar da işte bu nedenle “İSYAN” statüsünün dışına çıkamıyor… Yerini hangi sistemle ve nasıl doldurabileceğimizi bilmediğimiz, bilsek de emin olamadığımız bir mekanizmayı yıkmak hangi soruna çözüm getirebilir ki?

“ÖĞRENCİLERİ DENEYE, GÖZLEM VE ARAŞTIRMAYA İTEN SİSTEM…” deniliyor. Nedir bu sistem? Temeli yine bireye ait özgün düşünceleri dışlamayacak mı? Yine pratiği, teorik yanından zayıf kalmayacak mı ve yine her birimizin özünde saklı duran bireysel benzersizlikleri dışlamayacak, ya da daha derinlere itmeyecek mi? Eğer bugüne dek uygulanan ya da proje aşamasında olan sistemler, İNSANLARI DÜŞÜNMEYE YÜREKLENDİRECEK NİTELİKTE OLABİLSEYDİ, böyle bir projenin salt akademik eğitim-öğretim kurumlarıyla sınırlandırılması düşünülmezdi…

Oysa düşünce, sonsuz ve evrensel bir potansiyel, onu paylaşmak ise en zevkli bireysel ve toplumsal sorumluluktur… Bilim insanlarıyla, yazarlarımızın birçoğu da ne yazık ki, toplumumuzdaki düşünsel tıkanışı desteklemektedirler. Söz konusu aydınlarımızın bir kısmı kendilerinin bile zor anladığı sözcükler kullanarak, bulundukları kültür düzeyini kendilerine kanıtlamaya çalışırken, diğer bir kesim de toplumsal bilinç düzeyine uyum sağlamak uğruna, ilkokul öğrencilerinin bile farkında oldukları sorunları, hiçbir çözüm getirmeden tekrarlayıp durmaktadırlar.

Bu karışıklığın başlıca nedeni, bilimin, bilim insanları dışındaki toplum kesimlerine “AĞIR” geleceği sanısıdır. Oysa bilim, İNSAN ve YAŞAM İÇİNDİR… Eğer bilimsel etkinlikler salt üniversite öğrencilerine ders vermek, kütüphaneleri nitelikli kitaplarla doldurmak ya da akademik açıdan gelişebilmek amacıyla yapılırsa, söz konusu çalışmaların, halkın düşünsel potansiyelini uyarıcı hiçbir özelliği olamayacaktır…

Bilgiyi anlaşılabilir kılan, anlatımdaki ustalıktır. Aynı metinden herkesin aynı bilgileri almasını beklemek, kişisel benzersizlikleri dışlamak anlamına gelecektir. Herhangi bir yazı ya da konuşma, toplumun her kesimine eşit oranda seslenemez ama TOPLUMUN HER KESİMİ, SÖZ KONUSU ÇALIŞMADAN, KENDİ ALGI DÜZEYİYLE ORANTILI KAZANIMLAR ELDE EDEBİLMELİ, BU DOĞRULTUDA BİREYSEL POTANSİYELİNİ AÇIĞA ÇIKARABİLMELİDİR…

Bilgi öğrenilmez; keşfedilir ya da yaratılır… Bilgiyi öğrenmeye çalışırsanız, işte bugün içinde yaşam savaşı verdiğimiz sosyo-ekonomik ve kültürel keşmekeş, hayatımızın kaçınılmaz birer öğesi oluverir…

Şimdi lütfen hayatta en çok ilgi duyduğunuz konuyu düşünün ve hiçbir kalıba, önyargıya ve yetersizlik duygusuna saplanmadan, tüm düşünce gücünüzü ve yüreğinizi yoğunlaştırarak ona ilişkin, yolunda gitmediğine inandığınız bir uygulamaya çözüm olabilecek öneriler geliştirin ve bunları çevrenizle paylaşın. Hatta vakit buldukça projenizi yeni fikirlerle geliştirip bir kenara yazın. Çalışmanızın içeriğini yeterli bulduğunuzda ise, onu ilgili kişi, kurum ya da kuruluşa gönderin ve araştırılma/uygulanma sürecini takip edin. Böylelikle, üretkenliğin coşkusuyla kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Belki de İÇİNİZDEKİ DÂHİNİN yarattığı fikirler, “MÜTHİŞ BULUŞLAR” olarak gündeme alınacak…

Hepimizde bilginin sınırsızlığı vardır… Kendimizi, “BİLGİ YÜKLENEN BİLGİSAYARLAR” gibi görmek yerine, “DÜŞÜNCEYLE BİLGİYİ KEŞFEDEN, OLUŞTURAN VE GELİŞTİREN İNSANLAR” olarak benimsemeli ve ÖĞRENME AKTİVİTESİNİ DE ÖZÜMÜZDEKİ SONSUZ, EVRENSEL, EZELİ VE EBEDİ BİLGİYE YÖNELMEK İÇİN SÜRDÜRMELİYİZ…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 31 Mayıs 1997

ARAMIZA HOŞ GELDİN

Bence bir bebeğin gözlerini açıp Dünyaya “Merhaba” demesi, yaşamın en güzel olaylarından birisidir.

Ne olursa olsun güzelliklerle dolu bir yaşam sürmek isteyecektir. Bu en doğal hakkıdır da, ama maalesef isteği her zaman gerçekleşmez…

Eğer sevgi dolu bir ailesi varsa şanslıdır, çünkü sevgiyle büyütülecektir… Ya bunun tersi olursa? Sevgisizdir, yapayalnızdır ve karnı doysa da ruhu açtır…

Dostluğun, arkadaşlığın paha biçilmez değeri öğretilirse yaşadığı sürece insanlarla iyi ilişkiler içinde bulunur ve başkalarına güzel şeyler verebilir….

Eğer ailesi gerçekten mutlu bir insan yetiştirmeye kararlıysa, ona tüm zorluklara rağmen yaşamayı sevmeyi öğretirler. Aksi halde en küçük bir engel karşısında pes eder, çünkü hayata bağlı olmayan insanlar zorluklarla mücadele edemezler…

Her şeye rağmen, her yeni doğan bebek yeni bir yaşamın müjdecisidir ve ona coşkuyla seslenmeliyiz; “ARAMIZA HOŞ GELDİN…”

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 01 Mayıs 1990