YAŞASIN CUMHURİYET ve Neyi Kutladığımızın Farkında Olmak

Yüce Türk Ulusu’nun, Tek Önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlığıyla kurduğu Cumhuriyet seksen dokuz yaşında.

Her yıl olduğu ve olacağı gibi, tarihte sömürgeci devletlere karşı kazanılan ilk ve hala tek mucize olan Kurtuluş Savaşımızın taçlandığı bu büyük günü, içimiz coşkuyla dopdolu kutlayacağız.

Ancak, Cumhuriyet Bayramı’nın coşkusunu sonsuza dek hakkıyla yaşayabilmek için, NEYİ KUTLADIĞIMIZI DA TAM BİR ŞUURLA BİLMEK DURUMUNDAYIZ… Aksi takdirde vatanımız, bizden daha farklı amaçlarla bizim bayramımızı kutluyormuş gibi görünenlere karşı savunmasız kalabilir…

NEYİ KUTLADIĞIMIZIN FARKINDA OLMAZSAK, Cumhuriyetimiz üzerinde oynanan oyunlara zamanında tepki gösteremeyiz.

NEYİ KUTLADIĞIMIZIN FARKINDA OLMAZSAK, dâhili ve harici bedhahlar, Atatürk Cumhuriyeti’nin niteliklerinin değiştirilmek istendiğini de fark etmediğimizi zannedip, boşuna heveslenebilirler…

Öyleyse, 29 Ekim 2012’de biz neyi kutlayacağız?

Öncelikle, beyin ve yüreklerimizdeki tam bağımsız, laik, hukuk devleti olan Atatürk Cumhuriyetimizi kutlayacağız.

Sonra da onun sadece beyin ve yüreklerimizde kalmaması için, elimizden ne geliyorsa yapacağız…

Yaşasın Cumhuriyet…

Aslı Dinçman

28 Ekim 2012

Reklamlar

BİZ FARKINDA OLDUKTAN SONRA

Statlarda yapılan On Dokuz Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı resmi törenleri kaldırıldı. Muhalefet ve Atatürk’ü anlamakla gurur duyan birçok kişi ve kuruluş karara tepki gösterdi.

On Dokuz Mayıs 1919, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Türk Ulusu’nun doğum günüdür. Bu büyük var oluş bayramımıza bakış açımız, eninde sonunda öz benliğimize ve öz yurdumuza bakış açımıza dönüşecektir.

“Resmî” sözcüğü TDK Sözlüğü’nde şöyle açıklanıyor:

 

* Devletin olan, devlete ait, devletle ilgili.

* Devletin öngördüğü yöntemlere uygun olarak yapılan.

* Samimî olmayan, teklifli, ciddî, içten olmayan

 

On Dokuz Mayıs, aylarca çalışılıp ezberlenen mekanik hareket ve sözlerle, zorunlu olunduğu için kutlanması gereken bir gün değildir.

On Dokuz Mayıs, Onun ruhunu kavramamış olanları -riyakârlıklarını bile bile- resmi törenlerde görüp, kendimizi avutacağımız bir gün, hiç değildir.

Zorunluluk ortadan kalkınca, gerçek niyetler ve kimin, neyi, ne kadar samimiyetle benimsediği ortaya çıkar. On Dokuz Mayıs, en önemli milli bayramlarımızdandır ve onun gerçek sahibi olan “CUMHUR” tarafından tam bir bayram coşkusuyla, kalıplara hapsedilmeden kutlanacaktır. Bu yıl ilk kez böyle olmuştur.

Çok düşündürücü ve ilginç olan ise, Büyük Önderi anladığını düşünenlerin, Atatürkçülüğü ve Cumhuriyet Sevdasını, devlet erkânı ve ezberlenmiş törenlerle eşitlemeleridir.

Daha da acı ve hatta dile getirmek bir yana, düşünürken dahi utanılması gereken görüş, “milli bayramların unutturulmak istendiği” iddiasıdır. Salt, resmi tören yapılmadığı ve Atatürk anıtlarına çelenk koyulmadığı için, Önderimizi ve varlık sebebimiz olan tarihleri unutacak bir derinti haline geldiysek ya da gelme olasılığımız varsa, zaten her şey boş ve anlamsızdır…

Türk Ulusu bu yıl kendi bayramını bizzat büyük coşkuyla kutlayarak, gereken yanıtı vermiştir.

Esas olan, On Dokuz Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın ve tüm milli bayramlarımızın NE İFADE ETTİĞİNİN FARKINDA OLMAK ve bu bilinci gelecek kuşaklara coşkuyla aktarabilmektir.  

Aslı Dinçman

İzmir, 21 Mayıs 2012

 

Uluslararası Türk Dünyası Kadın Hakları Makale Yarışması

Erkek Egemen ToplumdaKadının Yeri, Etkinliği, Donanımı ve Gereksinimleri

Aslı DİNÇMAN

            “Şuna inanmak gerekir ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir…”  (*) (1)

                                                  Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

———

Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün vurguladığı gibi, kadın bir anlamda yaşadığı toplumun ve uygarlığın yaratıcısı, biçimleyicisi olmalıdır. Çünkü kadın, doğanın sadece kendi cinsine bahşettiği doğurganlık mucizesini, yaratıcılıkla bütünleştirerek, yaşantısının her alanına yansıtma potansiyeline sahiptir.

Kadın gerçek gücünü bu yoktan var etme potansiyelinden alacaksa, doğduğu andan itibaren öncelikle kendi kendine saygı ve güven duymayı öğrenmesi gerekir.

Kadını özsaygı ve özgüven duyabileceği nitelikte, her açıdan sağlıklı, dengeli, bağımsız, donanımlı ve etkin bir birey olarak yetiştirmek ideal olsa da; kadını yetiştiren, yine bir kadın olduğundan, zor bir soru / denklemle karşı karşıya kalınmaktadır:

Erkek Egemen bir toplumda, kadının özel ve üstün yaratıldığının benimsenmesi nasıl sağlanacaktır?

“Egemen: Sözünü geçiren, üstünlük kazanan” (2)

Erkek Egemen Toplum, yapısı gereği erkeğin sözünü geçirmesini ve daima üstün gelmesini öngörmekte; üstelik bu yapı, Erkek Egemen Toplumdaki kadınlar tarafından da çoğu zaman hiç sorgulanmadan kabullenilmektedir. Böylelikle kadın haklarının hayata yansıması -bir anlamda- haklarını bilmeyen, haklarına sahip çıkamayan kadınlar tarafından da zorlaştırılmaktadır.

İşte bu nedenle, erkekler ne düşünürlerse düşünsünler, nasıl davranırlarsa davransınlar, öncelikle kadınların bilinçlenerek onları üstün görmekten vazgeçmeleri gerekmektedir.

Sorunun kökenine inerek, kadınların -bilinç üstünde olmasa da, bilinçaltında- neden erkekleri bir anlamda “Dünyanın Hâkimi” saydıklarını araştırmak, çözüm önerileri üretmeyi kolaylaştıracaktır.

Erkek merkezli, yanlış bakış açısının nedenleri üç başlıkta incelenebilir:

  1. AİLE FAKTÖRÜ
  2. EĞİTİM SİSTEMİ
  3. TOPLUMSAL KALIPLAR

AİLE FAKTÖRÜ

“Erkek çocuk edineceği erkek kimliği modelini en başta babasından ve diğer yetişkin erkeklerden öğrenecektir. Fakat çocuğun babası annesine göre daima daha uzakta olduğu için, bu erkek çocuk açısından zorluklar yaratacaktır. Bu kimlik ’kişisel’ bir kimlik olmaktan çok ‘durumsal’ bir kimlik olacaktır. Yani sadece baba imgesinin yarattığı konumsal bir kimliktir. Burada gerçek ve özel bir baba-oğul ilişkisi söz konusu değildir.” (3)

Kadın, konumu ve toplumsal roller gereği, erkek çocuğun özellikle ilk kişilik gelişiminde fazlasıyla etkindir. Erkek çocuk -özellikle ilk çocukluk döneminde- çalışma hayatı nedeniyle sürekli yanında olamayan babasıyla duygusal ve sosyal olarak onu model alabileceği kadar yakın bağ kuramayınca, zihninde oluşturduğu “BABA” ve “ERKEK MODELİ” de, annesinin algılamalarının yansıması olmaktadır.

Bu nedenle, gelecekte oğlunun kadınlara ve kadın haklarına içtenlikle saygı duymasını ve âdil davranmasını isteyen her anne, onu üstün görmemeli ve ona ayrıcalıklı muamele etmemelidir.

Öte yandan anne de, kendisini yetiştiren kadından “Erkek egemenliğinin doğal olduğu” alt mesajını alarak büyümüştür.

Burada bilinçaltındaki “Soyun, erkek evlât tarafından devam ettirileceği” kalıbı da önemli rol oynamaktadır. Soyun devamını sağlayan, yine kadın doğurganlığı olsa da, Erkek Egemen Toplumda bu gerçek göz ardı edilmektedir. “Soyun devamını sağlamak” gibi önemli bir işlevde geri plânda düşünülen kız çocukların özgüvenleri sağlıklı gelişememekte, yetişkin olduklarında da erkeklere göre daha çekingen, utangaç ve pasif yaşamaktadırlar.

Özellikle çok çocuklu ataerkil ailelerde; hem ebeveynler, hem de aile büyükleri -hatta kız kardeşleri dahi- erkek çocuğa ayrıcalıklı davranarak, ihtiyacı olmasa da hizmet ederek, abartılı biçimde hürmet göstererek, âdeta üstün yaratıldığını hissettirmektedirler. (Resim 1: Ataerkil aile (4))

Böylelikle erkek çocuk büyüdükçe, ailesinden gördüğü abartılı ilgi ve saygıyı hayatına giren tüm kadınlardan beklemekte ve sadece erkek olduğu için tüm kadınlardan üstün olduğunu varsaymaktadır.

Önce aile, ardından da sosyal çevre tarafından körüklenen bu yapay güç duygusu; erkeğin, kendini zayıf hissettiği anlarda dahi takmak zorunda kalacağı bir zorlama güç maskesi yaratır. Bu maske de onu, kendine olduğu kadar, hayatındaki kadınlara ve genel anlamda kadın haklarına da yabancılaştırıp, duyarsızlaştıracaktır.

—-o—-

EĞİTİM SİSTEMİ

 “Atatürkçü Düşünce Sistemi çok yönlü analiz edildiği zaman, yapılan reformların en fazlasının Türk Kadını’na yönelik olduğu görülmektedir. Bu sisteme göre, bir milletin seviyesini o millette kadının ulaştığı seviye belirlemektedir.” (5)

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Ulusunu ileri uygarlık seviyesine çıkarmak için öncelikle kadının eğitim düzeyini yükseltmek ve Erkek Egemen Bakış Açısını değiştirmek gerektiğine inanıyordu. (Resim 2: ATATÜRK Sivas Kız Lisesi’nde. 1930 (6))

Ancak ilerleyen zamanla birlikte -Büyük Önderin yüksek bilinç ve öngörüyle gerçekleştirdiği devrimlere rağmen- genel olarak eğitim sisteminin mantığı, alışılagelmiş biçimde, erkeği kadından daha güçlü ve donanımlı olarak hayata hazırlamak üzerine şekillenmiştir.

Bu yaklaşımda fırsat eşitliği açısından kadın daima dezavantajlı durumdadır.

“Taksim Abidesi Roma’da yapılırken Güzel Sanatlar Akademisi’nde açılacak bir müsabakada birinciliği kazanacak bir heykeltıraşın staj görmek üzere Kanonika’nın yanına gönderilmesine karar verilmişti. Müsabakada birinciliği Sabiha Ziya adında genç bir kız, ikinciliği Hâdi Bey adında bir öğrenci kazanmıştır.

Atatürk Heykelini Yaptırma Komisyonu Sabiha Hanımı göndermekte tereddüde düştü. Sabiha Hanım bekârdı, 22 yaşında idi, Fransızca okuyup yazabiliyor, konuşulanları anlayabiliyor, fakat pratikten mahrum bulunuyordu. Hâdi Bey ise iyi Fransızca biliyordu. Komisyonu asıl tereddüde düşüren Sabiha hanımın genç kız oluşu idi. Önce Kanonika’ya bir mektup yazılarak mütalâası soruldu. Kanonika verdiği cevapta şöyle diyordu: “Fikrime göre heykeltıraşlık gibi bir sanat için bir erkek veya bir kadın talebe tercihi lâzım gelirse zannedersem erkeği tercih etmek doğru olacağını açıkça söylemek lâzım gelir.” (7)

Taksim Cumhuriyet Abidesinin yapımında yaşanan bu olay, kadının meslekî uzmanlığına yönelik önyargılı bakışı açıkça ortaya koymaktadır.

Osmanlı döneminde de, Cumhuriyet döneminde de, kızlara sunulan eğitim imkânları önce başkent, sonra büyük kentler, sonra da kasaba ve köylere doğru yayıldığı için, bu imkânlardan yararlanabilen kızlar da buralarda oturan bazı ailelerin kızları olmuştur. Örneğin, 1869 tarihli Maarif-i Umumîye Nizamnamesinde Kız Rüştiyelerinin “Şimdilik İstanbul’da, sonra da vilâyet merkezlerinde açılacağı” açıkça belirtilmiştir. Böylece, kırsal yörelerdeki geniş halk kesimlerindeki kız çocukları, Cumhuriyete kadar bir eğitimden yararlanamamışlar, bu da ülke için kayıp olmuştur.” (8)

Şehirde yaşama şansına sahip olsa da, ancak erkeklerin ardından eğitim hizmetlerinden yararlanma imkânı bulan, hatta küçük yaşta evlendirilerek -baba ve eş, ya da ikisinden birinin baskısı nedeniyle- onu dahi bulamayan kız çocuklarının, büyüdüklerinde etkin bireyler olmaları da mümkün olamayacaktır.

Türkiye’de karma eğitim 1927 yılında, Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin çabalarıyla hayata geçmiştir. O tarihe kadar kız ve erkek çocukların bir arada eğitim görmeleri dahi mümkün olmamıştır.

Elbette ki, kırsal kesimdeki kızların eğitimi çok daha çetin mücadeleler gerektirmektedir. Yüksek standartta eğitim bir yana, yeterli düzeyde temel eğitim dahi alamayan kız çocukların, büyüdüklerinde ne kişisel, ne de toplumsal haklarına sahip çıkmaları beklenemez. Üstelik yeterli bilince ve donanıma sahip olamayan kadınların yetiştirecekleri kız ve erkek çocuklar da geleceğin sağlıklı toplumunu oluşturacak yetkinliğe ulaşamayacaklardır.

—-o—-

TOPLUMSAL KALIPLAR

“Erkeğin güçlü, kadının daha edilgen olduğu anlayışı toplumsal kodlarla bireye kabul ettirilir ve birey de zamanla bu kodlarla hareket ederek topluma uyum sağlar.” (9)

Erkeğin üstünlüğünü dayatan toplumsal kalıpların; erkekleri cesaretlendirmekten çok, güçsüzleştirilen kadınları aşağılaması da, bu alışılmış kabullerin sağlıksızlığının göstergesidir. Örneğin yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan; “Avradın saçı uzun olur, aklı kısa…”, “Kadın yüzünden gülen, ömründe bir kere güler…” vb. fazlasıyla kaba, ancak bir o kadar da yaygın olan atasözleri (10), özellikle eğitim düzeyi düşük Erkek Egemen Toplumdaki bakış açısını açık ve çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Kadının iletişim ortamı tarafından algılanışı ve bu algılamanın topluma geribildirimi de Erkek Egemen Toplum bakış açısına göre şekillenmektedir.

“Medya kadınları öncelikle ‘bedene’ indirgemekte ve kadınları bedenleri üzerinden sömürmektedir. Farklı kadınlık durumu ve yaşamları medya metinlerinde temsil edilmemekte, medya metinlerinde kadın çoğu zaman basmakalıp iki tipleme içerisine sıkıştırılmaktadır: Ya fettan ve kötü kadın ya da anne ve iyi eş olarak kadın. Toplumsal dinamiklere koşut olarak kadının yaşamındaki değişmeler ve yeni sorunlar medya metinlerinde ihmal edilmektedir. Kadınların çalışma yaşamına dâhil olmaları da kadınlara uygun iş tanımları temelinde sunulmakta, bu tanımların dışına çıkan kadınlar marjinalleştirilmektedir. Medya kadına yönelik her türlü şiddeti dayaktan, cinsel tacize ve tecavüze değin, genellikle ya kadınlara atfedilen “kışkırtma” ya da erkeklere atfedilen cinsel dürtülerini gemleyememe’ açıklamaları ile sunarak, cinsiyetçi bakış açısını meşrulaştırmaktadır.” (11)

Geniş kitleleri etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olan medyada çoğu zaman kadının salt bedeninin ön plâna çıkarılması, onun insan olarak değerinin ve kişisel donanımının öneminin anlaşılmasını zorlaştırmakta, hatta çoğu zaman olanaksızlaştırmaktadır.

Aslında yukarıdaki araştırmada vurgu yapılan “cinsel dürtülerini gemleyememe” iddiası da, şuursuz ve sadece cinsel dürtülere göre hareket ettikleri peşin hükmü verilen erkekler açısından çok onur kırıcı ve aşağılayıcı bir ithamdır; zira bu iddia, aklı ve insanca duyguları devre dışına itip, erkeği gece-gündüz sadece seks düşünen bir konuma indirgemektedir.

Erkek Egemen Toplumdaki, kadını pasifleştiren toplumsal kalıpların en önemlilerinden biri de, “Namus” kavramının salt “Kadın Cinselliği”ne indirgenmesidir.

“Namus daha çok kadın üzerine odaklanır ve erkeğin soyunun saflığıyla ilgilidir. Zaten erkeğin “namusu” genelde kadınla özdeşleştirilir, kadından “namusu” sıkı bir şekilde koruması beklenir, eğer kadın bunda “başarısız olursa” cezası oldukça sert olacaktır. O halde namus ve şeref arasındaki en büyük fark, şerefin üzerinde her an rekabete ve mücadeleye açık bir duygu alanı olması; namusun ise rekabete açık olmayıp sürekli korunması gereken bir anlayış olmasıdır. Bir erkeğin şerefi “beş paralık olabilir” veya kaybolabilir, ama tekrar kazanılabilir de. Namus ise “kirlendiğinde” genelde “temizlenmesi” gerekir; bu da en başta onu “kirlettiği” düşünülen kadın olmak üzere diğer erkeklerin öldürülmesini gerektirir. Böylece erkek namusunu “temizlemiş” olacaktır.”  (12)

Şerefi erkeklere, namusu ise salt kadınlara –özellikle de kadın cinselliğine- indirgeyen Erkek Egemen Toplumda; kimi zaman kadın tecavüze uğradığı halde, aile büyüklerinin isteği üzerine, kirletilen aile şerefini temizleme amaçlı töre ve namus cinayetleri dahi soğukkanlılıkla işlenebilmektedir.

“Yapılan araştırmalar; Türkiye’de sadece belli bir coğrafî bölgenin sorunu gibi kabul edilen töre ve namus cinayetlerinin, aslında tüm ülkenin sorunu olduğunu göstermektedir.” (13)

Erkek Egemen Toplumdaki, namusu cinsellikle sınırlayan anlayış; kadında, toplumsal ilişkilere de yansıması kaçınılmaz olan bir çekingenlik yaratmaktadır. Bu da özellikle kırsal kesimde ya da kasabalarda yaşayan kadınların, karşı cinsle, CİNSİYETSİZ, salt İNSANCA iletişim kurup, paylaşımda bulunmalarını engellemektedir. Aslında kadın ve erkek yan yana görüldüklerinde akla sadece seksin gelmesi, böyle düşünenlerin psikiyatrik açıdan incelenmelerini gerektiren, çok ciddî bir durumdur.

Toplum ahlâkı açısından yasaklanmış ilişkiler söz konusu olduğunda da, kadın ve erkek cinselliğine yaklaşım çok farklıdır.

İşte bir Atasözü: “Kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası…” (14)

Yaşanan yasak ilişki, ahlâkî açıdan her iki cins için de yanlış olmasına rağmen, erkek için “SÜS”, kadın için ise “UTANÇ” kaynağı olarak algılanmaktadır.

Söz konusu toplumsal kalıplar, kız ve erkek çocukların belleğine, bilinçaltına; kimi zaman yakın çevre + toplum, kimi zaman da bizzat kendi anne ve büyükanneleri tarafından işlenmektedir. Neredeyse doğduklarından itibaren, kendilerini, ailelerini ve toplumu bu kodlarla algılamaya koşullanmış beyinlerin, farklı düşünmeyi öğrenerek, akıl+mantık+sağduyunun sesine kulak vermeyi başarmaları mümkün olamamaktadır.

—-o—-

Erkek Egemen Toplumun yukarıda değinilen kaynaklarından anlaşılacağı üzere -göz ardı edilmeye çalışılmasına rağmen- aslında kadınlar kadar erkekler de bu çarpık sistemin mağdurudurlar. Bunun içindir ki, Erkek Egemen Toplum bakış açısının aşılması, kadınların olduğu kadar, erkeklerin de yaşam standartlarını yükseltecektir.

Erkek Egemen Toplumdaki yanılgılar nedeniyle kaybedilen hakların en aza indirgenmesi ve bu yanlış bakış açısının aşılmasıyla geri alınacak haklardan doğacak sorumlulukların, kadın ve erkekler tarafından üst düzeyde yerine getirilebilmesi için öneriler:

  • Toplumun temeli ailedir. Toplumdaki yanılgıları aşmak için de öncelikle ailedeki sağlıksız yaklaşımlardan uzaklaşmak gerekir. Anne ve babalar, cinsiyet ayrımı yapmadan, kızlarına ve oğullarına eşit sevgi / ilgi göstermeli, eşit hak / sorumluluklar vermelidirler.
  • Öncelikle aile içinde, ardından da toplumda, namus kavramı sadece kadın cinselliğiyle bağıntılı düşünülmemelidir.
  • Soyun devamını sağlayan, sadece erkek değildir. Sağlıklı nesiller için; fiziksel olduğu kadar, zihinsel, ruhsal ve sosyal açıdan da sağlıklı kadın ve erkeklere gereksinim vardır. Aileler, kız çocuklarını da erkek çocukları kadar, hatta –onların yetiştirecekleri nesli de düşünerek- daha özenli, bilinçli ve donanımlı yetiştirmeye çalışmalıdırlar. Bu konuda ihtiyaç duyacakları her türlü desteği, genel ve yerel devlet kurumlarından da kararlılıkla talep edebilmelidirler.
  • Aile içi yardımlaşmada, özellikle aile büyükleri tarafından desteklendiği için halen geçerliliğini sürdüren, ardından da çalışma hayatına yansıyarak kadını pasifleştiren “Cinsiyete göre iş” bakış açısı en kısa zamanda aşılmalıdır. Bir annenin yemek yaparken, oğlundan yardım istemesi ya da bir kız çocuğunun, musluğu onaran babasına yardım etmesi doğaldır ve aile içinde de doğal karşılanmalıdır.
  • Eğitim sisteminde özellikle kırsal kesimde yaşayan kız çocuklara pozitif ayrımcılık uygulanarak, kızların okuması sağlanmalı, yerel yönetimler de çocuğun iyi bir eğitim alabilmesi için aileye maddî + manevî destek vermelidir.
  • Çalışma hayatında; bilimsel verilerden değil, Erkek Egemen Toplum bakış açısından kaynaklanan ve özellikle iş başvurusunda gündeme gelen, kadınların meslekî becerilerine ilişkin kuşkular aşılmalıdır. (Resim 3: İş görüşmesinde kadın (15))
  • Kadın ve erkeğin -eş olmasalar da- birlikte herhangi bir sosyo-kültürel faaliyette bulunmaları son derece doğaldır. Toplum tarafından da yadırganmamalıdır.

Uygar toplum, kadın ve erkeğin omuzlarında yükselecek ve geleceğe taşınacaktır. Konuya bu bilinçle yaklaşıldığında, toplumda her iki cinsin, özellikle de kadının yeri, etkinliği, donanımı ve gereksinimleri, daha fazla önem ve değer kazanacaktır. Bu gerçeği kavrayıp benimseyen ve gereğini tam olarak yerine getirebilen uluslar, sadece kendi geleceklerini kurmakla kalmayıp, diğer ulusların yarınlarında da söz sahibi olacaklardır.

*   *   *

(*)  Bu makalede kullanılan kaynaklar, yatık yazı tipi kullanılarak belirtilmiştir.


KAYNAKLAR:

(1)   1923 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. II, (s. 85)

(2)   Türk Dil Kurumu “Büyük Türkçe Sözlük”

(3)   1974 Chodorow (46–50)

(5)   Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÇOBAN, “Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde Kadın ve Eğitimi”, Giriş.

(6)   Resim 2:  ATATÜRK Sivas Kız Lisesi’nde.  http://www.ataturk.net/foto/1930/balta57.html

(7)   Niyazi Ahmet Banoğlu, “Taksim Cumhuriyet Abidesinin Tarihçesi” ATATÜRK Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 25, Cilt: IX, Kasım 1992

(8)   Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, “Osmanlı Son Döneminde Kızların Eğitimi ve Öğretmen Faika     

ÜNLÜER’in Yetişmesi ve Meslek Hayatı”, “SONUÇ ve GENEL DEĞERLENDİRME”, Madde: 11

(9)   Evren KARATAŞ, “Türkiye’de Kadın Hareketleri ve Edebiyatımızda Kadın Sesleri”. (s.3)

(10)   Ömer Asım AKSOY, “Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü” 1993.

(11)  Dr. Mine GENCEL BEK, Dr. Mutlu BİNARK, “Medya ve Cinsiyetçilik”, Ankara, 2000 (s.4)

(12)  Araş. Gör. Çağdaş DEMREN, “Erkeklik, Ataerkillik ve İktidar İlişkileri”, s.8

(13)  Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi. “İnsanlığın Namus Lekesi: Töre Cinayetleri”  Ankara Barosu Dergisi. Yıl 66.  Sayı: 4.  Güz 2008.  s.18

(14)  Türk Dil Kurumu. Atasözleri ve deyimler sözlüğü veritabanı

(15)  Resim 3:  İş görüşmesinde kadınlar.  http://www.haberciniz.biz/images/other/pozanti-belediyesinden-vatandasa-kolaylik-adana-20100917AY341029-01.jpg

***********

Uluslararası Türk Dünyası Kadın Hakları Makale Yarışması Sonuç Yazısı

Değerli Katılımcı,

2011 yılında, Türk Cumhuriyetlerinin 20.Bağımsızlık yılı nedeniyle; Türkiye, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) dahil olmak üzere; Özbekistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da KADIN HAKLARI ile ilgili, Özbekistan Uluslararası Altın Miras Vakfı Ankara Bölümü Başkanlığı olarak açmış olduğumuz, “ ULUSLARARASI TÜRK DÜNYASI KADIN HAKLARI MAKALE YARIŞMASI”, 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle sona ermiştir.

Önce, bu yarışmamıza gösterdiğiniz ilgiye gönülden teşekkür ederiz.

Yarışmaya; Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan’dan katılım olmamıştır. Türkiye (9); Azerbaycan (4), Kırgızistan  (1) KKTC (1) olmak üzere 3 bay, 12 bayan olmak üzere 15 yazar katılmıştır. Biri birinden güzel makalelerin konusu, daha çok kadın sorunlarını içermektedir. Yarışma koşullarında da belirttiğimiz gibi; söz konusu ülkelerin kanunlarında, kadına tanınan haklar nedir? (seçme, seçilme, çalışma, evlenme, boşanma, mal paylaşımı, Atatürk’ün kadınlarımıza verdiği haklar, Türk Medeni Kanunda kadın hakları, Hz. Peygamberin kadınlar hakkında koruyucu sözleri, günümüzde kadınların yasal beklentileri…) konuların işlenmediği, yarışmanın temasını yansıtmadığı ve hedef ülkelerden yeteri kadar katılımın olmadığı görüldüğünden, katılan makalelerin değerlendirilmesi yapılmamıştır.

Amacımız; şimdiye kadar bir araştırma konusu olmamış, Türk Cumhuriyetlerinde kadınların maruz ve mağdur kaldığı, giderek artan şiddet olaylarına nasıl çözüm getirilmesi gerektiği, mevcut yasaların yeterli olup olmadığı … gibi bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktı. Ümit ederiz ki; bundan sonra değerli araştırmacılarımız ve ilgili kuruluşlar, birazda KADIN SORUNLARINA ÇÖZÜM GETİRİLMESİ KONUSUNDA dikkat çekmek için daha fazla çaba gösterirler.

 Değerli Yarışmacı, yarışmaya gönderdiğiniz makalenizi  www.altinmiras.com  sitemizin ana sayfasında “okuyucularımız için seçtiğimiz” makaleler içinde 15 Ocak 2012 den sonra sıra ile yayınlamak istiyoruz.

2012 YILININ SİZE, AİLENİZE SAĞLIK MUTLULUK GETİRMESİNİ DİLERİM.

 Süleyman MERDANOĞLU

ATATÜRK’Ü AN (LA-MA) MAK

Yüce Türk Ulusunun, onu tarihten silmek isteyen sömürgeci güçlere direnebileceğini gösteren ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, varlığını uygarca sürdürmesini sağlayan Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü, 1938 yılının On Kasım sabahı, sonsuza dek yaşayacağı YÜREKLERİMİZE uğurladık.

Aradan yetmiş üç yıl geçti. Artık ON KASIM’lar yas günü değil, ATATÜRK’ü anma ve anlama fırsatı olarak değerlendiriliyor. “ANMA” kısmında oldukça başarılıyız da, “ANLAMA”ya gelince, benim aklıma elimde olmadan bazı sorular takılıyor…

ATATÜRK’Ü ANLAMAK ne demektir?

Ne düşünür ve ne yaparsak, ATATÜRK’Ü ANLAMIŞ oluruz?

Belki de içini doldurmamız gereken ilk sorular bunlar. İnanıyorum ki ATATÜRK de, anılmak yerine, anlaşılmak ister. Çünkü Onu anlamak, onurlu bir millet olarak varlığımızı sürdürmemizin birincil, hatta YEGÂNE GÜVENCESİDİR…

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, şehit ve gazilerimizi örnek alarak, yurdumuzu, Cumhuriyetimizi, kuruluş felsefesine zıt düşen her türlü tehlikeden gerek bedenimiz, gerekse zihin ve yüreğimizle sakınmak, bilinçle esirgemektir.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, Türkiye’mizin tam bağımsızlığı için çalışmak ve ona göz diken dâhili ve harici bedhahlara hiçbir alanda, hiçbir gerekçeyle fırsat vermemektir.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, vatanımızın kaynaklarını, öncelikle ulusumuzun çıkarlarını gözeterek, yine ulusumuzun yararına kullanmaktır.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, umutlu, mutlu bir geleceğe yürekten inanarak, gençliğe yatırım yapmaktır. Çocukları ve gençleri, altyapısı sağlam, okuyabilen, düşünebilen, kendine güvenen bireyler olarak yetiştirmektir.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, aslında vatan ve insan sevgisidir. Türkiye’ye gönül vermek, “Türk’üm” derken gurur duymaktır…

Her On Kasım’da ATATÜRK’Ü ANLAYABİLECEK ve ESERLERİNE SAHİP ÇIKACAK BİLİNCE BİRAZ DAHA YAKLAŞMAK UMUDUYLA…

Aslı Dinçman

İzmir, 09 Kasım 2011

CUMHURİYET BAYRAMI’NDA ATATÜRK’ÜN GÖZLERİNE BAKABİLMEK

29 Ekim 2011. Türk Ulusu olarak, varlığımızın ve vatanımızın güvencesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Cumhuriyetimizin kuruluşunun Seksen Sekizinci Yıldönümü…

Dünyanın en özel liderini bağrından çıkaran Yüce Türk Ulusu, ebedi Önderi Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fotoğraflarını resmi dairelerde, evinde, işyerinde, özetle, bulunduğu her mekânda görmek ister. Çünkü bizler yaşama gücümüzü Onun gözlerinden alırız.

İçimizi tarifsiz bir heyecanın kapladığı milli bayramlarda, özellikle de Cumhuriyet Bayramı’nda, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fotoğraflarıyla göz göze gelmemizin anlamı çok daha derindir.

Seksen sekiz yıl önce kurulan Türkiye Cumhuriyetini kutlarken, ATATÜRK’ümüzün gözlerine özgüvenle, hiç çekinmeden bakabiliyorsak; aydınlık bir geleceğe doğru sağlam adımlarla ilerlememiz de mümkün olacaktır.

İşte o zaman endişe duymayacağız…

İşte o zaman Türkiye, sağlıklı ve mutlu insanların ülkesi olacak…

İşte o zaman bağımsız, güçlü ve âdil bir ülkede yaşayacağız…

İhtiyaç duyacağımız tüm ipuçlarını, ATATÜRK’ün Nutuk ve diğer vecizelerinde bulabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret de, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur…

En Büyük Bayramımız Kutlu Olsun…

Aslı DİNÇMAN

28 Ekim 2011

BEN TÜRK’ÜM…

Ben TÜRK’üm… (Bazı haysiyetsizler söyleyemiyorlar da…)
Asil Irkım, asırlarca dünyaya barış, kardeşlik ve onuru öğretmiştir.
Şehit ve gazi kanlarıyla korunan güzel Vatanım, kaynakları sonsuz olan TÜRKİYE’dir.
Bayrağım, her Türk’ün uğruna seve seve can vereceği, ay-yıldızlı al bayraktır…
Cumhuriyetimi; dünyanın en büyük, barışçı, insansever ve dahi lideri, Gazi M.Kemal ATATÜRK kurmuştur ve sonsuza dek yaşayacaktır…
Dünyanın en zengin, güzel, akıcı, ahenkli dili olan TÜRKÇE ile düşünür, konuşur ve yazarım…
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Aslı DİNÇMAN

ATATÜRK’Ü ANMAK ve GENÇLİĞİ ANLAMAK

Bugün Bayram…

Mucizelerle dolu ulusal varoluş destanımız Kurtuluş Savaşının Büyük Kahramanı, Ölümsüz ve Tek Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı.  

Milli bilinç ruhunu kavramamızı engellemek için yedi düvel, iç ve dış bedhahlar büyük çaba harcıyor. Biz de çoğu zaman duyarlı davranmayarak, okumayarak, araştırmayarak, suskun kalmayı seçerek, bu çabayı hiç de boşa çıkarmıyoruz… Bu nedenle son yıllarda ülkemizdeki bayram kutlamaları da, ne yazık ki tıpkı eğitim sistemimiz gibi, ezber cümle tekrarlarından ibaret olmaya başladı.

ATATÜRK İlke ve Devrimlerine bağlı kalmayanlara etkin tepki göstermiyor ve yaptırım uygulamıyorsak; salt milli bayramlarda şiir okuyup, marş söyleyerek ATATÜRKÇÜ olduğumuza inanmak yeterli midir acaba?

Gençlere ATATÜRKÇÜ Düşünce’yi, “FİKİR YOLLARINI AYDINLATACAK SÖNMEZ BİR IŞIK” olarak vermek yerine, ATATÜRK’ü, fotoğraflarıyla sınırlı algılamayı mı öğrettik yoksa? Onun için mi, istisnalar dışında, böylesine şekilci, marka ve gösteriş düşkünü bir nesil yetişti?

ATATÜRK GENÇLİĞİ olarak, resmi dairelerden ATATÜRK fotoğraflarının kaldırılması önerisine duyduğumuz tepkiyi; kılık kıyafet devrimini yerle bir eden sarıklı, cübbeli, meczup görünüşlü kişiler ya da rahibe kılıklı sıkmabaşlar karşısında da yüreklice gösteriyor muyuz?

Yoksa uğruna halen şehitler verilen, gazilerimizin vücutlarını feda ederek korudukları bu kutsal, bu cennet vatanda yaşarken; yurdumuzun kurtarıcısı ve Cumhuriyetimizin kurucusu “Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fotoğrafları asılı dursun, devrimleri tartışılsa da olur…” diyebiliyor muyuz?

ATATÜRK devrimlerinin her birinin, büyük dahi tarafından ince ince düşünülerek hayata geçirildiğinin, Yüce Türk Ulusunun onlar sayesinde kısacık bir zamanda, hem de gerçek anlamda ÇAĞ ATLADIĞININ ve bu devrimlerin hiçbirinden ödün verilemeyeceğinin farkında mıyız?

Artık Türk Gençliğinin, bu ve benzeri soruları yanıtlamaya yönelerek ve ders kitaplarıyla yetinmeden tarih okuyarak, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlama ve “DAMARLARINDAKİ ASİL KAN”ın ne kadar köklü bir uygarlığa dayandığını kavrama zamanı gelmiştir. Bunu önlemek için yapılan her şey, sonuç itibarıyla başarısızlığa mahkûmdur.

Çünkü Türk Ulusu, özellikle Türk Gençliği “UYUYAN BİR DEV”dir. Er-geç uyanarak, ülkesine, cumhuriyetine ve yarınlarına sahip çıkacaktır…

Aslı DİNÇMAN                      

İzmir, 19 Mayıs 2011