YAŞASIN CUMHURİYET ve Neyi Kutladığımızın Farkında Olmak

Yüce Türk Ulusu’nun, Tek Önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlığıyla kurduğu Cumhuriyet seksen dokuz yaşında.

Her yıl olduğu ve olacağı gibi, tarihte sömürgeci devletlere karşı kazanılan ilk ve hala tek mucize olan Kurtuluş Savaşımızın taçlandığı bu büyük günü, içimiz coşkuyla dopdolu kutlayacağız.

Ancak, Cumhuriyet Bayramı’nın coşkusunu sonsuza dek hakkıyla yaşayabilmek için, NEYİ KUTLADIĞIMIZI DA TAM BİR ŞUURLA BİLMEK DURUMUNDAYIZ… Aksi takdirde vatanımız, bizden daha farklı amaçlarla bizim bayramımızı kutluyormuş gibi görünenlere karşı savunmasız kalabilir…

NEYİ KUTLADIĞIMIZIN FARKINDA OLMAZSAK, Cumhuriyetimiz üzerinde oynanan oyunlara zamanında tepki gösteremeyiz.

NEYİ KUTLADIĞIMIZIN FARKINDA OLMAZSAK, dâhili ve harici bedhahlar, Atatürk Cumhuriyeti’nin niteliklerinin değiştirilmek istendiğini de fark etmediğimizi zannedip, boşuna heveslenebilirler…

Öyleyse, 29 Ekim 2012’de biz neyi kutlayacağız?

Öncelikle, beyin ve yüreklerimizdeki tam bağımsız, laik, hukuk devleti olan Atatürk Cumhuriyetimizi kutlayacağız.

Sonra da onun sadece beyin ve yüreklerimizde kalmaması için, elimizden ne geliyorsa yapacağız…

Yaşasın Cumhuriyet…

Aslı Dinçman

28 Ekim 2012

BİZ FARKINDA OLDUKTAN SONRA

Statlarda yapılan On Dokuz Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı resmi törenleri kaldırıldı. Muhalefet ve Atatürk’ü anlamakla gurur duyan birçok kişi ve kuruluş karara tepki gösterdi.

On Dokuz Mayıs 1919, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Türk Ulusu’nun doğum günüdür. Bu büyük var oluş bayramımıza bakış açımız, eninde sonunda öz benliğimize ve öz yurdumuza bakış açımıza dönüşecektir.

“Resmî” sözcüğü TDK Sözlüğü’nde şöyle açıklanıyor:

 

* Devletin olan, devlete ait, devletle ilgili.

* Devletin öngördüğü yöntemlere uygun olarak yapılan.

* Samimî olmayan, teklifli, ciddî, içten olmayan

 

On Dokuz Mayıs, aylarca çalışılıp ezberlenen mekanik hareket ve sözlerle, zorunlu olunduğu için kutlanması gereken bir gün değildir.

On Dokuz Mayıs, Onun ruhunu kavramamış olanları -riyakârlıklarını bile bile- resmi törenlerde görüp, kendimizi avutacağımız bir gün, hiç değildir.

Zorunluluk ortadan kalkınca, gerçek niyetler ve kimin, neyi, ne kadar samimiyetle benimsediği ortaya çıkar. On Dokuz Mayıs, en önemli milli bayramlarımızdandır ve onun gerçek sahibi olan “CUMHUR” tarafından tam bir bayram coşkusuyla, kalıplara hapsedilmeden kutlanacaktır. Bu yıl ilk kez böyle olmuştur.

Çok düşündürücü ve ilginç olan ise, Büyük Önderi anladığını düşünenlerin, Atatürkçülüğü ve Cumhuriyet Sevdasını, devlet erkânı ve ezberlenmiş törenlerle eşitlemeleridir.

Daha da acı ve hatta dile getirmek bir yana, düşünürken dahi utanılması gereken görüş, “milli bayramların unutturulmak istendiği” iddiasıdır. Salt, resmi tören yapılmadığı ve Atatürk anıtlarına çelenk koyulmadığı için, Önderimizi ve varlık sebebimiz olan tarihleri unutacak bir derinti haline geldiysek ya da gelme olasılığımız varsa, zaten her şey boş ve anlamsızdır…

Türk Ulusu bu yıl kendi bayramını bizzat büyük coşkuyla kutlayarak, gereken yanıtı vermiştir.

Esas olan, On Dokuz Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın ve tüm milli bayramlarımızın NE İFADE ETTİĞİNİN FARKINDA OLMAK ve bu bilinci gelecek kuşaklara coşkuyla aktarabilmektir.  

Aslı Dinçman

İzmir, 21 Mayıs 2012

 

Uluslararası Türk Dünyası Kadın Hakları Makale Yarışması

Erkek Egemen ToplumdaKadının Yeri, Etkinliği, Donanımı ve Gereksinimleri

Aslı DİNÇMAN

            “Şuna inanmak gerekir ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir…”  (*) (1)

                                                  Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

———

Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün vurguladığı gibi, kadın bir anlamda yaşadığı toplumun ve uygarlığın yaratıcısı, biçimleyicisi olmalıdır. Çünkü kadın, doğanın sadece kendi cinsine bahşettiği doğurganlık mucizesini, yaratıcılıkla bütünleştirerek, yaşantısının her alanına yansıtma potansiyeline sahiptir.

Kadın gerçek gücünü bu yoktan var etme potansiyelinden alacaksa, doğduğu andan itibaren öncelikle kendi kendine saygı ve güven duymayı öğrenmesi gerekir.

Kadını özsaygı ve özgüven duyabileceği nitelikte, her açıdan sağlıklı, dengeli, bağımsız, donanımlı ve etkin bir birey olarak yetiştirmek ideal olsa da; kadını yetiştiren, yine bir kadın olduğundan, zor bir soru / denklemle karşı karşıya kalınmaktadır:

Erkek Egemen bir toplumda, kadının özel ve üstün yaratıldığının benimsenmesi nasıl sağlanacaktır?

“Egemen: Sözünü geçiren, üstünlük kazanan” (2)

Erkek Egemen Toplum, yapısı gereği erkeğin sözünü geçirmesini ve daima üstün gelmesini öngörmekte; üstelik bu yapı, Erkek Egemen Toplumdaki kadınlar tarafından da çoğu zaman hiç sorgulanmadan kabullenilmektedir. Böylelikle kadın haklarının hayata yansıması -bir anlamda- haklarını bilmeyen, haklarına sahip çıkamayan kadınlar tarafından da zorlaştırılmaktadır.

İşte bu nedenle, erkekler ne düşünürlerse düşünsünler, nasıl davranırlarsa davransınlar, öncelikle kadınların bilinçlenerek onları üstün görmekten vazgeçmeleri gerekmektedir.

Sorunun kökenine inerek, kadınların -bilinç üstünde olmasa da, bilinçaltında- neden erkekleri bir anlamda “Dünyanın Hâkimi” saydıklarını araştırmak, çözüm önerileri üretmeyi kolaylaştıracaktır.

Erkek merkezli, yanlış bakış açısının nedenleri üç başlıkta incelenebilir:

  1. AİLE FAKTÖRÜ
  2. EĞİTİM SİSTEMİ
  3. TOPLUMSAL KALIPLAR

AİLE FAKTÖRÜ

“Erkek çocuk edineceği erkek kimliği modelini en başta babasından ve diğer yetişkin erkeklerden öğrenecektir. Fakat çocuğun babası annesine göre daima daha uzakta olduğu için, bu erkek çocuk açısından zorluklar yaratacaktır. Bu kimlik ’kişisel’ bir kimlik olmaktan çok ‘durumsal’ bir kimlik olacaktır. Yani sadece baba imgesinin yarattığı konumsal bir kimliktir. Burada gerçek ve özel bir baba-oğul ilişkisi söz konusu değildir.” (3)

Kadın, konumu ve toplumsal roller gereği, erkek çocuğun özellikle ilk kişilik gelişiminde fazlasıyla etkindir. Erkek çocuk -özellikle ilk çocukluk döneminde- çalışma hayatı nedeniyle sürekli yanında olamayan babasıyla duygusal ve sosyal olarak onu model alabileceği kadar yakın bağ kuramayınca, zihninde oluşturduğu “BABA” ve “ERKEK MODELİ” de, annesinin algılamalarının yansıması olmaktadır.

Bu nedenle, gelecekte oğlunun kadınlara ve kadın haklarına içtenlikle saygı duymasını ve âdil davranmasını isteyen her anne, onu üstün görmemeli ve ona ayrıcalıklı muamele etmemelidir.

Öte yandan anne de, kendisini yetiştiren kadından “Erkek egemenliğinin doğal olduğu” alt mesajını alarak büyümüştür.

Burada bilinçaltındaki “Soyun, erkek evlât tarafından devam ettirileceği” kalıbı da önemli rol oynamaktadır. Soyun devamını sağlayan, yine kadın doğurganlığı olsa da, Erkek Egemen Toplumda bu gerçek göz ardı edilmektedir. “Soyun devamını sağlamak” gibi önemli bir işlevde geri plânda düşünülen kız çocukların özgüvenleri sağlıklı gelişememekte, yetişkin olduklarında da erkeklere göre daha çekingen, utangaç ve pasif yaşamaktadırlar.

Özellikle çok çocuklu ataerkil ailelerde; hem ebeveynler, hem de aile büyükleri -hatta kız kardeşleri dahi- erkek çocuğa ayrıcalıklı davranarak, ihtiyacı olmasa da hizmet ederek, abartılı biçimde hürmet göstererek, âdeta üstün yaratıldığını hissettirmektedirler. (Resim 1: Ataerkil aile (4))

Böylelikle erkek çocuk büyüdükçe, ailesinden gördüğü abartılı ilgi ve saygıyı hayatına giren tüm kadınlardan beklemekte ve sadece erkek olduğu için tüm kadınlardan üstün olduğunu varsaymaktadır.

Önce aile, ardından da sosyal çevre tarafından körüklenen bu yapay güç duygusu; erkeğin, kendini zayıf hissettiği anlarda dahi takmak zorunda kalacağı bir zorlama güç maskesi yaratır. Bu maske de onu, kendine olduğu kadar, hayatındaki kadınlara ve genel anlamda kadın haklarına da yabancılaştırıp, duyarsızlaştıracaktır.

—-o—-

EĞİTİM SİSTEMİ

 “Atatürkçü Düşünce Sistemi çok yönlü analiz edildiği zaman, yapılan reformların en fazlasının Türk Kadını’na yönelik olduğu görülmektedir. Bu sisteme göre, bir milletin seviyesini o millette kadının ulaştığı seviye belirlemektedir.” (5)

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Ulusunu ileri uygarlık seviyesine çıkarmak için öncelikle kadının eğitim düzeyini yükseltmek ve Erkek Egemen Bakış Açısını değiştirmek gerektiğine inanıyordu. (Resim 2: ATATÜRK Sivas Kız Lisesi’nde. 1930 (6))

Ancak ilerleyen zamanla birlikte -Büyük Önderin yüksek bilinç ve öngörüyle gerçekleştirdiği devrimlere rağmen- genel olarak eğitim sisteminin mantığı, alışılagelmiş biçimde, erkeği kadından daha güçlü ve donanımlı olarak hayata hazırlamak üzerine şekillenmiştir.

Bu yaklaşımda fırsat eşitliği açısından kadın daima dezavantajlı durumdadır.

“Taksim Abidesi Roma’da yapılırken Güzel Sanatlar Akademisi’nde açılacak bir müsabakada birinciliği kazanacak bir heykeltıraşın staj görmek üzere Kanonika’nın yanına gönderilmesine karar verilmişti. Müsabakada birinciliği Sabiha Ziya adında genç bir kız, ikinciliği Hâdi Bey adında bir öğrenci kazanmıştır.

Atatürk Heykelini Yaptırma Komisyonu Sabiha Hanımı göndermekte tereddüde düştü. Sabiha Hanım bekârdı, 22 yaşında idi, Fransızca okuyup yazabiliyor, konuşulanları anlayabiliyor, fakat pratikten mahrum bulunuyordu. Hâdi Bey ise iyi Fransızca biliyordu. Komisyonu asıl tereddüde düşüren Sabiha hanımın genç kız oluşu idi. Önce Kanonika’ya bir mektup yazılarak mütalâası soruldu. Kanonika verdiği cevapta şöyle diyordu: “Fikrime göre heykeltıraşlık gibi bir sanat için bir erkek veya bir kadın talebe tercihi lâzım gelirse zannedersem erkeği tercih etmek doğru olacağını açıkça söylemek lâzım gelir.” (7)

Taksim Cumhuriyet Abidesinin yapımında yaşanan bu olay, kadının meslekî uzmanlığına yönelik önyargılı bakışı açıkça ortaya koymaktadır.

Osmanlı döneminde de, Cumhuriyet döneminde de, kızlara sunulan eğitim imkânları önce başkent, sonra büyük kentler, sonra da kasaba ve köylere doğru yayıldığı için, bu imkânlardan yararlanabilen kızlar da buralarda oturan bazı ailelerin kızları olmuştur. Örneğin, 1869 tarihli Maarif-i Umumîye Nizamnamesinde Kız Rüştiyelerinin “Şimdilik İstanbul’da, sonra da vilâyet merkezlerinde açılacağı” açıkça belirtilmiştir. Böylece, kırsal yörelerdeki geniş halk kesimlerindeki kız çocukları, Cumhuriyete kadar bir eğitimden yararlanamamışlar, bu da ülke için kayıp olmuştur.” (8)

Şehirde yaşama şansına sahip olsa da, ancak erkeklerin ardından eğitim hizmetlerinden yararlanma imkânı bulan, hatta küçük yaşta evlendirilerek -baba ve eş, ya da ikisinden birinin baskısı nedeniyle- onu dahi bulamayan kız çocuklarının, büyüdüklerinde etkin bireyler olmaları da mümkün olamayacaktır.

Türkiye’de karma eğitim 1927 yılında, Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin çabalarıyla hayata geçmiştir. O tarihe kadar kız ve erkek çocukların bir arada eğitim görmeleri dahi mümkün olmamıştır.

Elbette ki, kırsal kesimdeki kızların eğitimi çok daha çetin mücadeleler gerektirmektedir. Yüksek standartta eğitim bir yana, yeterli düzeyde temel eğitim dahi alamayan kız çocukların, büyüdüklerinde ne kişisel, ne de toplumsal haklarına sahip çıkmaları beklenemez. Üstelik yeterli bilince ve donanıma sahip olamayan kadınların yetiştirecekleri kız ve erkek çocuklar da geleceğin sağlıklı toplumunu oluşturacak yetkinliğe ulaşamayacaklardır.

—-o—-

TOPLUMSAL KALIPLAR

“Erkeğin güçlü, kadının daha edilgen olduğu anlayışı toplumsal kodlarla bireye kabul ettirilir ve birey de zamanla bu kodlarla hareket ederek topluma uyum sağlar.” (9)

Erkeğin üstünlüğünü dayatan toplumsal kalıpların; erkekleri cesaretlendirmekten çok, güçsüzleştirilen kadınları aşağılaması da, bu alışılmış kabullerin sağlıksızlığının göstergesidir. Örneğin yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan; “Avradın saçı uzun olur, aklı kısa…”, “Kadın yüzünden gülen, ömründe bir kere güler…” vb. fazlasıyla kaba, ancak bir o kadar da yaygın olan atasözleri (10), özellikle eğitim düzeyi düşük Erkek Egemen Toplumdaki bakış açısını açık ve çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Kadının iletişim ortamı tarafından algılanışı ve bu algılamanın topluma geribildirimi de Erkek Egemen Toplum bakış açısına göre şekillenmektedir.

“Medya kadınları öncelikle ‘bedene’ indirgemekte ve kadınları bedenleri üzerinden sömürmektedir. Farklı kadınlık durumu ve yaşamları medya metinlerinde temsil edilmemekte, medya metinlerinde kadın çoğu zaman basmakalıp iki tipleme içerisine sıkıştırılmaktadır: Ya fettan ve kötü kadın ya da anne ve iyi eş olarak kadın. Toplumsal dinamiklere koşut olarak kadının yaşamındaki değişmeler ve yeni sorunlar medya metinlerinde ihmal edilmektedir. Kadınların çalışma yaşamına dâhil olmaları da kadınlara uygun iş tanımları temelinde sunulmakta, bu tanımların dışına çıkan kadınlar marjinalleştirilmektedir. Medya kadına yönelik her türlü şiddeti dayaktan, cinsel tacize ve tecavüze değin, genellikle ya kadınlara atfedilen “kışkırtma” ya da erkeklere atfedilen cinsel dürtülerini gemleyememe’ açıklamaları ile sunarak, cinsiyetçi bakış açısını meşrulaştırmaktadır.” (11)

Geniş kitleleri etkileme ve yönlendirme gücüne sahip olan medyada çoğu zaman kadının salt bedeninin ön plâna çıkarılması, onun insan olarak değerinin ve kişisel donanımının öneminin anlaşılmasını zorlaştırmakta, hatta çoğu zaman olanaksızlaştırmaktadır.

Aslında yukarıdaki araştırmada vurgu yapılan “cinsel dürtülerini gemleyememe” iddiası da, şuursuz ve sadece cinsel dürtülere göre hareket ettikleri peşin hükmü verilen erkekler açısından çok onur kırıcı ve aşağılayıcı bir ithamdır; zira bu iddia, aklı ve insanca duyguları devre dışına itip, erkeği gece-gündüz sadece seks düşünen bir konuma indirgemektedir.

Erkek Egemen Toplumdaki, kadını pasifleştiren toplumsal kalıpların en önemlilerinden biri de, “Namus” kavramının salt “Kadın Cinselliği”ne indirgenmesidir.

“Namus daha çok kadın üzerine odaklanır ve erkeğin soyunun saflığıyla ilgilidir. Zaten erkeğin “namusu” genelde kadınla özdeşleştirilir, kadından “namusu” sıkı bir şekilde koruması beklenir, eğer kadın bunda “başarısız olursa” cezası oldukça sert olacaktır. O halde namus ve şeref arasındaki en büyük fark, şerefin üzerinde her an rekabete ve mücadeleye açık bir duygu alanı olması; namusun ise rekabete açık olmayıp sürekli korunması gereken bir anlayış olmasıdır. Bir erkeğin şerefi “beş paralık olabilir” veya kaybolabilir, ama tekrar kazanılabilir de. Namus ise “kirlendiğinde” genelde “temizlenmesi” gerekir; bu da en başta onu “kirlettiği” düşünülen kadın olmak üzere diğer erkeklerin öldürülmesini gerektirir. Böylece erkek namusunu “temizlemiş” olacaktır.”  (12)

Şerefi erkeklere, namusu ise salt kadınlara –özellikle de kadın cinselliğine- indirgeyen Erkek Egemen Toplumda; kimi zaman kadın tecavüze uğradığı halde, aile büyüklerinin isteği üzerine, kirletilen aile şerefini temizleme amaçlı töre ve namus cinayetleri dahi soğukkanlılıkla işlenebilmektedir.

“Yapılan araştırmalar; Türkiye’de sadece belli bir coğrafî bölgenin sorunu gibi kabul edilen töre ve namus cinayetlerinin, aslında tüm ülkenin sorunu olduğunu göstermektedir.” (13)

Erkek Egemen Toplumdaki, namusu cinsellikle sınırlayan anlayış; kadında, toplumsal ilişkilere de yansıması kaçınılmaz olan bir çekingenlik yaratmaktadır. Bu da özellikle kırsal kesimde ya da kasabalarda yaşayan kadınların, karşı cinsle, CİNSİYETSİZ, salt İNSANCA iletişim kurup, paylaşımda bulunmalarını engellemektedir. Aslında kadın ve erkek yan yana görüldüklerinde akla sadece seksin gelmesi, böyle düşünenlerin psikiyatrik açıdan incelenmelerini gerektiren, çok ciddî bir durumdur.

Toplum ahlâkı açısından yasaklanmış ilişkiler söz konusu olduğunda da, kadın ve erkek cinselliğine yaklaşım çok farklıdır.

İşte bir Atasözü: “Kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası…” (14)

Yaşanan yasak ilişki, ahlâkî açıdan her iki cins için de yanlış olmasına rağmen, erkek için “SÜS”, kadın için ise “UTANÇ” kaynağı olarak algılanmaktadır.

Söz konusu toplumsal kalıplar, kız ve erkek çocukların belleğine, bilinçaltına; kimi zaman yakın çevre + toplum, kimi zaman da bizzat kendi anne ve büyükanneleri tarafından işlenmektedir. Neredeyse doğduklarından itibaren, kendilerini, ailelerini ve toplumu bu kodlarla algılamaya koşullanmış beyinlerin, farklı düşünmeyi öğrenerek, akıl+mantık+sağduyunun sesine kulak vermeyi başarmaları mümkün olamamaktadır.

—-o—-

Erkek Egemen Toplumun yukarıda değinilen kaynaklarından anlaşılacağı üzere -göz ardı edilmeye çalışılmasına rağmen- aslında kadınlar kadar erkekler de bu çarpık sistemin mağdurudurlar. Bunun içindir ki, Erkek Egemen Toplum bakış açısının aşılması, kadınların olduğu kadar, erkeklerin de yaşam standartlarını yükseltecektir.

Erkek Egemen Toplumdaki yanılgılar nedeniyle kaybedilen hakların en aza indirgenmesi ve bu yanlış bakış açısının aşılmasıyla geri alınacak haklardan doğacak sorumlulukların, kadın ve erkekler tarafından üst düzeyde yerine getirilebilmesi için öneriler:

  • Toplumun temeli ailedir. Toplumdaki yanılgıları aşmak için de öncelikle ailedeki sağlıksız yaklaşımlardan uzaklaşmak gerekir. Anne ve babalar, cinsiyet ayrımı yapmadan, kızlarına ve oğullarına eşit sevgi / ilgi göstermeli, eşit hak / sorumluluklar vermelidirler.
  • Öncelikle aile içinde, ardından da toplumda, namus kavramı sadece kadın cinselliğiyle bağıntılı düşünülmemelidir.
  • Soyun devamını sağlayan, sadece erkek değildir. Sağlıklı nesiller için; fiziksel olduğu kadar, zihinsel, ruhsal ve sosyal açıdan da sağlıklı kadın ve erkeklere gereksinim vardır. Aileler, kız çocuklarını da erkek çocukları kadar, hatta –onların yetiştirecekleri nesli de düşünerek- daha özenli, bilinçli ve donanımlı yetiştirmeye çalışmalıdırlar. Bu konuda ihtiyaç duyacakları her türlü desteği, genel ve yerel devlet kurumlarından da kararlılıkla talep edebilmelidirler.
  • Aile içi yardımlaşmada, özellikle aile büyükleri tarafından desteklendiği için halen geçerliliğini sürdüren, ardından da çalışma hayatına yansıyarak kadını pasifleştiren “Cinsiyete göre iş” bakış açısı en kısa zamanda aşılmalıdır. Bir annenin yemek yaparken, oğlundan yardım istemesi ya da bir kız çocuğunun, musluğu onaran babasına yardım etmesi doğaldır ve aile içinde de doğal karşılanmalıdır.
  • Eğitim sisteminde özellikle kırsal kesimde yaşayan kız çocuklara pozitif ayrımcılık uygulanarak, kızların okuması sağlanmalı, yerel yönetimler de çocuğun iyi bir eğitim alabilmesi için aileye maddî + manevî destek vermelidir.
  • Çalışma hayatında; bilimsel verilerden değil, Erkek Egemen Toplum bakış açısından kaynaklanan ve özellikle iş başvurusunda gündeme gelen, kadınların meslekî becerilerine ilişkin kuşkular aşılmalıdır. (Resim 3: İş görüşmesinde kadın (15))
  • Kadın ve erkeğin -eş olmasalar da- birlikte herhangi bir sosyo-kültürel faaliyette bulunmaları son derece doğaldır. Toplum tarafından da yadırganmamalıdır.

Uygar toplum, kadın ve erkeğin omuzlarında yükselecek ve geleceğe taşınacaktır. Konuya bu bilinçle yaklaşıldığında, toplumda her iki cinsin, özellikle de kadının yeri, etkinliği, donanımı ve gereksinimleri, daha fazla önem ve değer kazanacaktır. Bu gerçeği kavrayıp benimseyen ve gereğini tam olarak yerine getirebilen uluslar, sadece kendi geleceklerini kurmakla kalmayıp, diğer ulusların yarınlarında da söz sahibi olacaklardır.

*   *   *

(*)  Bu makalede kullanılan kaynaklar, yatık yazı tipi kullanılarak belirtilmiştir.


KAYNAKLAR:

(1)   1923 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. II, (s. 85)

(2)   Türk Dil Kurumu “Büyük Türkçe Sözlük”

(3)   1974 Chodorow (46–50)

(5)   Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÇOBAN, “Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde Kadın ve Eğitimi”, Giriş.

(6)   Resim 2:  ATATÜRK Sivas Kız Lisesi’nde.  http://www.ataturk.net/foto/1930/balta57.html

(7)   Niyazi Ahmet Banoğlu, “Taksim Cumhuriyet Abidesinin Tarihçesi” ATATÜRK Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 25, Cilt: IX, Kasım 1992

(8)   Prof. Dr. Yahya AKYÜZ, “Osmanlı Son Döneminde Kızların Eğitimi ve Öğretmen Faika     

ÜNLÜER’in Yetişmesi ve Meslek Hayatı”, “SONUÇ ve GENEL DEĞERLENDİRME”, Madde: 11

(9)   Evren KARATAŞ, “Türkiye’de Kadın Hareketleri ve Edebiyatımızda Kadın Sesleri”. (s.3)

(10)   Ömer Asım AKSOY, “Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü” 1993.

(11)  Dr. Mine GENCEL BEK, Dr. Mutlu BİNARK, “Medya ve Cinsiyetçilik”, Ankara, 2000 (s.4)

(12)  Araş. Gör. Çağdaş DEMREN, “Erkeklik, Ataerkillik ve İktidar İlişkileri”, s.8

(13)  Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi. “İnsanlığın Namus Lekesi: Töre Cinayetleri”  Ankara Barosu Dergisi. Yıl 66.  Sayı: 4.  Güz 2008.  s.18

(14)  Türk Dil Kurumu. Atasözleri ve deyimler sözlüğü veritabanı

(15)  Resim 3:  İş görüşmesinde kadınlar.  http://www.haberciniz.biz/images/other/pozanti-belediyesinden-vatandasa-kolaylik-adana-20100917AY341029-01.jpg

***********

Uluslararası Türk Dünyası Kadın Hakları Makale Yarışması Sonuç Yazısı

Değerli Katılımcı,

2011 yılında, Türk Cumhuriyetlerinin 20.Bağımsızlık yılı nedeniyle; Türkiye, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) dahil olmak üzere; Özbekistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da KADIN HAKLARI ile ilgili, Özbekistan Uluslararası Altın Miras Vakfı Ankara Bölümü Başkanlığı olarak açmış olduğumuz, “ ULUSLARARASI TÜRK DÜNYASI KADIN HAKLARI MAKALE YARIŞMASI”, 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle sona ermiştir.

Önce, bu yarışmamıza gösterdiğiniz ilgiye gönülden teşekkür ederiz.

Yarışmaya; Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan’dan katılım olmamıştır. Türkiye (9); Azerbaycan (4), Kırgızistan  (1) KKTC (1) olmak üzere 3 bay, 12 bayan olmak üzere 15 yazar katılmıştır. Biri birinden güzel makalelerin konusu, daha çok kadın sorunlarını içermektedir. Yarışma koşullarında da belirttiğimiz gibi; söz konusu ülkelerin kanunlarında, kadına tanınan haklar nedir? (seçme, seçilme, çalışma, evlenme, boşanma, mal paylaşımı, Atatürk’ün kadınlarımıza verdiği haklar, Türk Medeni Kanunda kadın hakları, Hz. Peygamberin kadınlar hakkında koruyucu sözleri, günümüzde kadınların yasal beklentileri…) konuların işlenmediği, yarışmanın temasını yansıtmadığı ve hedef ülkelerden yeteri kadar katılımın olmadığı görüldüğünden, katılan makalelerin değerlendirilmesi yapılmamıştır.

Amacımız; şimdiye kadar bir araştırma konusu olmamış, Türk Cumhuriyetlerinde kadınların maruz ve mağdur kaldığı, giderek artan şiddet olaylarına nasıl çözüm getirilmesi gerektiği, mevcut yasaların yeterli olup olmadığı … gibi bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktı. Ümit ederiz ki; bundan sonra değerli araştırmacılarımız ve ilgili kuruluşlar, birazda KADIN SORUNLARINA ÇÖZÜM GETİRİLMESİ KONUSUNDA dikkat çekmek için daha fazla çaba gösterirler.

 Değerli Yarışmacı, yarışmaya gönderdiğiniz makalenizi  www.altinmiras.com  sitemizin ana sayfasında “okuyucularımız için seçtiğimiz” makaleler içinde 15 Ocak 2012 den sonra sıra ile yayınlamak istiyoruz.

2012 YILININ SİZE, AİLENİZE SAĞLIK MUTLULUK GETİRMESİNİ DİLERİM.

 Süleyman MERDANOĞLU

ATATÜRK’Ü AN (LA-MA) MAK

Yüce Türk Ulusunun, onu tarihten silmek isteyen sömürgeci güçlere direnebileceğini gösteren ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, varlığını uygarca sürdürmesini sağlayan Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü, 1938 yılının On Kasım sabahı, sonsuza dek yaşayacağı YÜREKLERİMİZE uğurladık.

Aradan yetmiş üç yıl geçti. Artık ON KASIM’lar yas günü değil, ATATÜRK’ü anma ve anlama fırsatı olarak değerlendiriliyor. “ANMA” kısmında oldukça başarılıyız da, “ANLAMA”ya gelince, benim aklıma elimde olmadan bazı sorular takılıyor…

ATATÜRK’Ü ANLAMAK ne demektir?

Ne düşünür ve ne yaparsak, ATATÜRK’Ü ANLAMIŞ oluruz?

Belki de içini doldurmamız gereken ilk sorular bunlar. İnanıyorum ki ATATÜRK de, anılmak yerine, anlaşılmak ister. Çünkü Onu anlamak, onurlu bir millet olarak varlığımızı sürdürmemizin birincil, hatta YEGÂNE GÜVENCESİDİR…

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, şehit ve gazilerimizi örnek alarak, yurdumuzu, Cumhuriyetimizi, kuruluş felsefesine zıt düşen her türlü tehlikeden gerek bedenimiz, gerekse zihin ve yüreğimizle sakınmak, bilinçle esirgemektir.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, Türkiye’mizin tam bağımsızlığı için çalışmak ve ona göz diken dâhili ve harici bedhahlara hiçbir alanda, hiçbir gerekçeyle fırsat vermemektir.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, vatanımızın kaynaklarını, öncelikle ulusumuzun çıkarlarını gözeterek, yine ulusumuzun yararına kullanmaktır.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, umutlu, mutlu bir geleceğe yürekten inanarak, gençliğe yatırım yapmaktır. Çocukları ve gençleri, altyapısı sağlam, okuyabilen, düşünebilen, kendine güvenen bireyler olarak yetiştirmektir.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK, aslında vatan ve insan sevgisidir. Türkiye’ye gönül vermek, “Türk’üm” derken gurur duymaktır…

Her On Kasım’da ATATÜRK’Ü ANLAYABİLECEK ve ESERLERİNE SAHİP ÇIKACAK BİLİNCE BİRAZ DAHA YAKLAŞMAK UMUDUYLA…

Aslı Dinçman

İzmir, 09 Kasım 2011

CUMHURİYET BAYRAMI’NDA ATATÜRK’ÜN GÖZLERİNE BAKABİLMEK

29 Ekim 2011. Türk Ulusu olarak, varlığımızın ve vatanımızın güvencesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Cumhuriyetimizin kuruluşunun Seksen Sekizinci Yıldönümü…

Dünyanın en özel liderini bağrından çıkaran Yüce Türk Ulusu, ebedi Önderi Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fotoğraflarını resmi dairelerde, evinde, işyerinde, özetle, bulunduğu her mekânda görmek ister. Çünkü bizler yaşama gücümüzü Onun gözlerinden alırız.

İçimizi tarifsiz bir heyecanın kapladığı milli bayramlarda, özellikle de Cumhuriyet Bayramı’nda, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fotoğraflarıyla göz göze gelmemizin anlamı çok daha derindir.

Seksen sekiz yıl önce kurulan Türkiye Cumhuriyetini kutlarken, ATATÜRK’ümüzün gözlerine özgüvenle, hiç çekinmeden bakabiliyorsak; aydınlık bir geleceğe doğru sağlam adımlarla ilerlememiz de mümkün olacaktır.

İşte o zaman endişe duymayacağız…

İşte o zaman Türkiye, sağlıklı ve mutlu insanların ülkesi olacak…

İşte o zaman bağımsız, güçlü ve âdil bir ülkede yaşayacağız…

İhtiyaç duyacağımız tüm ipuçlarını, ATATÜRK’ün Nutuk ve diğer vecizelerinde bulabiliriz. Muhtaç olduğumuz kudret de, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur…

En Büyük Bayramımız Kutlu Olsun…

Aslı DİNÇMAN

28 Ekim 2011

ATATÜRK’Ü ANMAK ve GENÇLİĞİ ANLAMAK

Bugün Bayram…

Mucizelerle dolu ulusal varoluş destanımız Kurtuluş Savaşının Büyük Kahramanı, Ölümsüz ve Tek Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı.  

Milli bilinç ruhunu kavramamızı engellemek için yedi düvel, iç ve dış bedhahlar büyük çaba harcıyor. Biz de çoğu zaman duyarlı davranmayarak, okumayarak, araştırmayarak, suskun kalmayı seçerek, bu çabayı hiç de boşa çıkarmıyoruz… Bu nedenle son yıllarda ülkemizdeki bayram kutlamaları da, ne yazık ki tıpkı eğitim sistemimiz gibi, ezber cümle tekrarlarından ibaret olmaya başladı.

ATATÜRK İlke ve Devrimlerine bağlı kalmayanlara etkin tepki göstermiyor ve yaptırım uygulamıyorsak; salt milli bayramlarda şiir okuyup, marş söyleyerek ATATÜRKÇÜ olduğumuza inanmak yeterli midir acaba?

Gençlere ATATÜRKÇÜ Düşünce’yi, “FİKİR YOLLARINI AYDINLATACAK SÖNMEZ BİR IŞIK” olarak vermek yerine, ATATÜRK’ü, fotoğraflarıyla sınırlı algılamayı mı öğrettik yoksa? Onun için mi, istisnalar dışında, böylesine şekilci, marka ve gösteriş düşkünü bir nesil yetişti?

ATATÜRK GENÇLİĞİ olarak, resmi dairelerden ATATÜRK fotoğraflarının kaldırılması önerisine duyduğumuz tepkiyi; kılık kıyafet devrimini yerle bir eden sarıklı, cübbeli, meczup görünüşlü kişiler ya da rahibe kılıklı sıkmabaşlar karşısında da yüreklice gösteriyor muyuz?

Yoksa uğruna halen şehitler verilen, gazilerimizin vücutlarını feda ederek korudukları bu kutsal, bu cennet vatanda yaşarken; yurdumuzun kurtarıcısı ve Cumhuriyetimizin kurucusu “Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fotoğrafları asılı dursun, devrimleri tartışılsa da olur…” diyebiliyor muyuz?

ATATÜRK devrimlerinin her birinin, büyük dahi tarafından ince ince düşünülerek hayata geçirildiğinin, Yüce Türk Ulusunun onlar sayesinde kısacık bir zamanda, hem de gerçek anlamda ÇAĞ ATLADIĞININ ve bu devrimlerin hiçbirinden ödün verilemeyeceğinin farkında mıyız?

Artık Türk Gençliğinin, bu ve benzeri soruları yanıtlamaya yönelerek ve ders kitaplarıyla yetinmeden tarih okuyarak, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlama ve “DAMARLARINDAKİ ASİL KAN”ın ne kadar köklü bir uygarlığa dayandığını kavrama zamanı gelmiştir. Bunu önlemek için yapılan her şey, sonuç itibarıyla başarısızlığa mahkûmdur.

Çünkü Türk Ulusu, özellikle Türk Gençliği “UYUYAN BİR DEV”dir. Er-geç uyanarak, ülkesine, cumhuriyetine ve yarınlarına sahip çıkacaktır…

Aslı DİNÇMAN                      

İzmir, 19 Mayıs 2011

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI

 

ATATÜRK DİYOR Kİ:

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken  onlara özellikle varlığıyla, haklarıyla, birlik ve bütünlüğüyle çelişen tüm yabancı öğelerle mücadele zorunluluğu, milli görüşleri derinlemesine bilerek her karşı görüş önünde şiddetle ve özveriyle savunma zorunluluğu telkin edilmelidir. Yeni kuşakların ruh gücüne bu nitelik ve yeteneklerin aşılanması önemlidir. Hayatlarını sürekli ve müthiş bir mücadele biçiminde belirleyen milletlerin felsefesi, bağımsız olmak ve mutlu kalmak isteyen her millet için bu nitelikleri çok şiddetli olarak gerektirmektedir.”

M.KEMAL ATATÜRK  (16.07.1921 Maarif Kongresi’ni açış konuşmasından)

Dünyanın en büyük komutanı, devlet adamı, sevgili önderimiz Gazi M.Kemal ATATÜRK tarafından Türk çocuklarına armağan edilen, Dünyadaki tek çocuk bayramı…

Tüm çocukların bayramı kutlu olsun…

23 Nisan, aynı zamanda “ULUSAL EGEMENLİK” Bayramı.

Ancak, günün öneminin bu boyutunun yeterince anlaşılmadığını ve vurgulanmadığını düşünüyorum.    

Hatta ne yazık ki çocukları da böyle özel günlerde içi boş, süslü sözlerle kandırdığımızı gözlemliyorum. Oysa ATATÜRK’ümüzün istediği gibi; çocuklara öncelikle bilinçli ve yüksek donanımlı olarak, iç ve dış düşmanlarla mücadele şuuru kazandırmalıyız.

Unutmayalım ki; 

hemen tüm değerleri satılan bir ülkede   ULUSAL EGEMENLİKTEN söz etmek,

hiç de mantıklı olmayacaktır…

Aslı Dinçman

KORUMAK

Cumhuriyeti korumak…

ATATÜRK İlke ve Devrimlerini korumak…

Bağımsızlığımızı korumak…

“KORUMAK” sözcüğünün Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamına baktım. Tam yedi açıklaması var. Hepsinin -açık ya da örtülü- ortak paydası; “KORUNMASI GEREKENİN, ZAYIF ve/veya GÜÇSÜZ OLDUĞU” düşüncesi.

Eğer, ulusal sınırlarını kalemle değil, kanla çizen Yüce Türk Milleti’nin en temel değerlerine ilişkin cümlelerde “KORUMAK” sözcüğünü kullanıyorsak, iki boyutlu bir tehlikeyle karşı karşıyayız demektir:

1. Varlığımızın güvencesi değerlerimiz zayıf ve güçsüz bırakılıyor.

2. Birileri tarafından, bu değerlerimizin zayıf ve güçsüz kaldığına inandırılıyoruz.

Tarih tekerrürden ibarettir. İlk tehlikeye karşı ne yaptığımızı unutanlar,   Milli Mücadele Tarihimizi, özellikle de Sn. Turgut ÖZAKMAN’ın kitabı, “Şu Çılgın Türkler”i okuyarak, belleklerini tazeleyebilirler.

İkinci madde ise, bence asıl tehlike. Asıl tehlike olduğu için de o yöntem kullanılıyor. ATATÜRK ile her an dolu dolu yaşayan ben dahi, yazılarımda zaman zaman bu “KORUMAK” tuzağına düşüyorsam, düşmanlarımız alçakça hedeflerine ulaşmada çok doğru yoldalar demektir.

Evet uyanalım… Büyük ATATÜRK ne diyor: “TÜRKİYE CUMHURİYETİ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR.” Çok açık ve hiç dolambaçlı anlatım içermeyen, kesin bir cümle: “TÜRKİYE CUMHURİYETİ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR.” Bu sözler bizzat Türkiye’nin kurucusu olan dâhiye ait. 

Onun hangi sözünde yanıldığını gördük ki ?

Ülkemizin bugün hiçbir tehlikeyle karşı karşıya olmadığını ve rehavete boyun eğmemizi söylemiyorum. Sadece; zannettiğimizden çok daha aciz olanları, sanki güç onlardaymış gibi balon misali şişirdiğimizi, kurduğumuz karamsar tümcelerle aslında onlara paye verdiğimizi ifade etmeye çalışıyorum.

Bu, Cumhuriyete haksızlık, ATATÜRK’e daha büyük haksızlık…

Biz nasıl ATATÜRKÇÜYÜZ ki, onun kurduğu Türkiye’ye karşı bu kadar güvensiziz ?…

Onun kurduğu Türkiye kaldı mı ?….” diyenlere de sorularım şunlar:                      O zaman biz neyin mücadelesini veriyoruz ?  Yüreğinde ATATÜRK olmayan bir Türk Ulusu olabilir mi ?  Oluyorsa, artık ona Türk Ulusu denilebilir mi ?…

“Bittik, mahvolduk. Onlar şöyle güçlü, böyle iktidarda…” edebiyatını ve topluma da bu alt mesajı vermeyi bırakalım. Büyük önderin kurduğu cumhuriyet, üç-beş cemaat mollasına boyun eğecek kadar zayıf temellere dayansaydı, bugün hiçbirimiz hayatta olamazdık.

Güç bizde… Bedhahların yaptıklarının ve yapacaklarının sonuçlarından korkması gerekenler, yine kendileridir; biz değiliz…

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki: “TÜRKİYE CUMHURİYETİ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR.”   

Bunu asla aklımızdan çıkarmayalım…

 Aslı DİNÇMAN

 İzmir, 31 Ocak 2008

Korumak PPS (Tıklayın)

ANAYASADA TÜRBAN DÜZENLEMESİ İPTALİ, LAİKLİK ve DİĞER ATATÜRK İLKELERİ

Anayasa Mahkemesi, AKP’nin üniversitelerde sıkmabaşı serbest bırakmak için MHP desteğiyle yaptığı düzenlemeyi iptal etti.

İçinde bulunduğumuz ağır koşullarda, gaflet ve dalalete müdahale edebilecek mekanizmaların işbaşında olduğunu görmek; duygusal açıdan beni, anlatamayacağım kadar mutlu etti. Düşünce boyutunda ise, ne yazık ki aynı iç huzurunu duymam henüz mümkün değil…

ATATÜRK İlkeleri, bölünmez, tek tek ele alınamaz bir bütündür. Yani, sadece Cumhuriyetçilik İlkesini korumakla, milli değerlerimize sahip çıkmış sayılamayız.  Ya da sadece Laikliğe aykırılığı bertaraf etmekle, Cumhuriyetimizi yeniden Kemalizm ışığıyla aydınlatmayı başaramayız. Bunu ümit ediyorsak, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çok değer verdiği “AKILCILIK İLKESİNİ” dikkate alamıyoruz demektir ki, sonuç çok tehlikeli olabilir…

”Türkiye Cumhuriyeti için en hayati ATATÜRK İlkesi, LAİKLİKTİR.” diyebilir miyiz? Bunu öğrenebileceğimiz en güvenilir kaynak, elbette ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’un gerçekleştirdikleridir.

Basit bir kronolojik döküm yapalım:

Cumhuriyetin ilanı:1923… 1924’te Halifelik kaldırılıyor. Ancak Anayasadaki “Devletin dini İslam’dır.” Maddesi bırakılıyor. Diğer ATATÜRK İLKELERİ ile birlikte Laiklik İlkesinin Anayasaya ilk girdiği tarih, 5 Şubat 1937…

Elbette ki ATATÜRK, Laiklik İlkesi Anayasaya girmeden de, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Ulusu’nun yarınları için, laik düzenlemeler yapmıştır. Devrimlerin çıkış noktası, Yüce Türk’ün zihninde yıllar önceden ulusuyla özdeşleştirdiği laikliktir.

Ancak, gözümüzden bile sakınmamız ve ölene dek güçlendirmemiz gereken “Altı Ok”u Laiklik’e indirgersek, diğer ATATÜRK İLKELERİ’nden olan Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve İnkılâpçılık(Devrimcilik)’tan ne ölçüde yarar görebiliriz? ATATÜRK bu ilkelerin tümünü, bizim daha yüksek standartta yaşamamız için hayata geçirmiştir. LAİKLİK TEK BAŞINA ÇOK ÖNEMLİDİR AMA ASLA YETERLİ DEĞİLDİR…

Din sömürüsünün dizboyunu çoktan aştığı bir ülkede, elbette ki yaşamsal güvencemiz olan Laiklikten ödün verilemez…

Ancak,

  • ·  “Cumhuriyetçilik”e diş bileyenlerin giderek arttığı
  • · “Milliyetçilik”in ırkçılığa saptırılmaya çalışıldığı
  • · “Halkçılık”ın yok edilmek istendiği
  • · “Devletçilik”in “Bireyle bütünleşmiş devlet” anlayışının, küreselleşme    

             masalıyla bitirilmesinin hedeflenerek, ulusal kaynaklarımızın satıldığı

  • · “Devrimcilik”in kırmızı-beyaz renginin yeşertildiği

bir ortamda da, salt laiklik ilkesinin çiğnenmesini engellemekle ne yazık ki sorunlar çözümlenemez… Bu nedenle ilk görevimiz, HALKIMIZIN DAHA UYANIK OLMASINI SAĞLAMAKTIR…

Unutmayalım: “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Milletindir…” Dolayısıyla  BUGÜN ÜLKEMİZDE YAŞANAN ATATÜRK İLKELERİ İHLALLERİ, ATATÜRK ÇOCUKLARI OLARAK BİZİM MİLLİ DENETİMİMİZDEKİ BOŞLUKTAN KAYNAKLANMAKTADIR.

Anayasa Mahkemesi bu önemli kararıyla; devlette bizim yol açtığımız denetim boşluğunu doldurarak, laiklik ilkesinin daha fazla etkilenmesini önlemiştir…

TÜRK ULUSU OLARAK HEPİMİZE DÜŞEN GÖREV; TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ TÜM ATATÜRK İLKELERİ’NİN ÜZERİNDE YÜKSELTEREK, DÜNYANIN EN UYGAR, GÜÇLÜ VE BÜYÜK DEVLETİ HALİNE GETİRMEKTİR.

Aslı DİNÇMAN

İzmir, 08 Haziran 2008

Anayasada türban düzenlemesi iptali…   PPS  (Tıklayın)

PROVOKASYON

Son günlerde gerek e-posta grupları, gerekse medyada, beni çok endişelendiren bir eğilim gözlemliyorum: “TÜRKİYE BİTTİ, MAHVOLDU…” paranoyası ve bu sabitfikrin sonucu olarak; kesintisiz, abartılı ve ürkütücü felaket haberleri/senaryoları…

Adeta Türk’ü umutsuzluğa gark etmek için hazırlanmış bir senaryo bu… Üstelik ne acıdır ki bu oyuna gelenler, kendilerini karanlığa mahkûm edenler, dolayısıyla da bizi karanlığa sürüklemek isteyenler değil; Atatürkçülüğe gönül vermiş, Büyük Önderin aydınlık yolundan yürümeyi hedefleyenler… ATATÜRK yaşasaydı, eminim, kendisini bu kadar umutsuzlukla takip etmemizi istemez ve “TÜRKİYE BİTTİ, MAHVOLDU…” felsefesini körükleyenlere, “TÜRK, ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN…” derdi.

Söz konusu tehlikeyi fark etmek için entelektüel olmaya da gerek yok. Yüksek baskı sayılı ve “REYTİNGLİ” yayın organlarına sade vatandaş gözüyle bakın. Tümünde istisnasız, halka korku ve güvensizlik salma politikası güdülüyor. Özellikle de herkesin anlayabileceği bir dil kullanılıyor ki, her kültür düzeyinden insanın ruhuna girilebilsin…

Özellikle ev hanımları tarafından çok izlenen özel kanallardaki ana haber bültenlerine dikkatinizi çekmek istiyorum. Lütfen bir akşam, sabır sınırlarınızı zorlayın ve oturup izleyin. Cinayet ve korku filmlerine taş çıkartacak sahneleri dehşetle görecek ve “Türkiye ne hale gelmiş…” diye hayıflanacaksınız… Bunları RTÜK bilmiyor mu? Elbette biliyor, görüyor. Ancak bu, sistemli bir “KORKU SALMA POLİTİKASI” olduğu için, ses çıkarmıyor…

“O kanalları ben izlemiyorum. Uzaktan kumanda diye bir alet var…” gibi, entel söylemler gerçekçi değil. Bu programlar çok geniş bir kitle tarafından izleniyor ve ilgi çekici hale getiriliyor.

İyi haberler gazetelerde en ücra köşelere, küçücük basılıyor. Çünkü ilgi çekmiyor… Türkiye olarak “battığımıza” öylesine inandırılıyoruz ve bu kışkırtmaya boyun eğiyoruz ki, iyi haberlere algılarımızı neredeyse tümüyle kapattık; görmüyor, duymuyor, okumuyoruz…

Artık uyanalım; çevremizi de uyandıralım…

TÜRKİYE BATMADI, BATMIYOR ve ASLA BATMAYACAK… BİZLER ATATÜRK’ÜN ÇOCUKLARIYIZ. HER BİRİMİZDE O BÜYÜK ÖNDERDEN, O ÇOK ÖZEL İNSANDAN BİR PARÇA VAR. ÖYLEYSE UMUTSUZLUK NEDEN? NEDEN BU KARAMSARLIK? ATATÜRK BİZİMLEYSE, İÇİMİZDE YAŞADIĞINA GERÇEKTEN İNANIYORSAK, SİLKİNİP KENDİMİZİ TOPARLAYALIM…

 YER YOK UMUTSUZLUĞA…KARAMSARLIK, EN BÜYÜK DÜŞMANIMIZ… ENGELLERİ BİR HAMLEDE AŞIP, KARANLIKLARI AYDINLATIRIZ…  ÇÜNKÜ BİZ ATATÜRK’ÜN ÇOCUKLARIYIZ…

 Aslı DİNÇMAN

İzmir, 29 Mart 2006  

Provokasyon  PPS  (Tıklayın)

ON DOKUZ MAYIS’I DİNLEMEK

Bugün sevinçli bir bayram günü…

Milli heyecanımız, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 89. yıldönümünün bize fısıldadıklarına kulak vermemizi daha da kolaylaştırmalıdır.  

19 Mayıs’ı dinlemek,  Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamanın en önemli yollarından biridir… Günümüzde bazı çevrelerce, bayram sevincimizi engellemeye yönelik söz kalabalıklığı yapılmasına rağmen, Türk Ulusu gibi, şanlı bir tarih yazan milletler için milli bayramlar, daima coşkuyla kutlanacaktır.

Atatürk’ümüz, çocuklara ve gençlere bayram armağan ederken bunu hedeflemiştir. büyük önderin vurguladığı tarihler bizim için sonsuza dek kıvanç, sevinç ve kelimenin tam anlamıyla bayram günleri olarak kalacaktır…  

Mustafa Kemal, Türk gençliğinin bayramı olarak neden, Samsun’a çıktığı tarihi seçmiştir?  Zamanı aşan düşünceleriyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin yarınlarında yeni “SAMSUN’A ÇIKIŞLAR” olması gerekeceğini mi, görmüştür ?…

Ya da, Samsun’a ayak bastığı tarihteki dinamizm ve kararlılığını Türk gençliğiyle özdeşleştirerek, sonsuzluğa taşımayı mı hedeflemiştir?…  

Özgürlüğün gür sesidir 19 Mayıs… “bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen sevgili önderimizin, özgürlük tutkusunun en yoğun yaşandığı gençlik çağındakilere ve daima genç kalabilenlere armağanıdır. Ne kadar isabetlidir ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni de Türk gençliğine emanet etmiştir…

Bugün ülkemizde, Atatürk Türkiyesi’nde görmememiz gereken çirkinlikler varsa; karanlığı dağıtacak bir ışık yakmak sorumluluğundayız. Tıpkı, 1919 yılında Mustafa Kemal’in ulusal mücadele meşalesini Samsun’dan ateşlediği gibi… Tıpkı, Atatürk aramızdan hiç ayrılmamış gibi, birlikte hareket etmek sorumluluğundayız.  Çünkü o, ulusuyla bütünleşmişti ve bizden de bunu beklerdi…

19 mayıs’ın sesi, bize daima Mustafa Kemal Atatürk’te birleşmeyi fısıldar. İşte bu nedenle, başımızda Atatürk gibi bir lider olmadığından şikâyet ederken, bir kez daha düşünelim… Bir çocuk şarkısı şöyle başlar: “Atatürk ölmedi, yüreğimde yaşıyor…” Aslında çok basit gibi görünen bu cümle, görkemli bir gerçeğin en yalın ifadesidir: ATATÜRK İLE ÇARPAN YETMİŞ MİLYON YÜREK… Böyle bir potansiyelin aktif kullanılması karşısında, bedhahların yapabilecekleri tek şey, “GELDİKLERİ GİBİ GİTMEK” olacaktır… 

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mız kutlu olsun…

 Aslı DİNÇMAN

 19 Mayıs 2008

 On Dokuz Mayıs’ı dinlemek  PPS (Tıklayın)

2010 TÜRKİYE’SİNDEN ATA’YA MEKTUP

En Büyük TÜRK, Sevgili ATATÜRK’üm,

Benim ilk söylediğim sözcüklerden biri, senin adındı. Annem anlatıyor; bebekliğimde bile heykellerini gördüğümde yarım yamalak asker selamı verirmişim. On yaşında yazdığım ilk şiirimin konusu da, On Kasım’dı…

Ben her sabah sınıfa girip, o derin bakışlarınla karşılaşamadım; çünkü spastik engelli olduğum için okula kabul edilmedim ama sarı saçlarınla mavi gözlerine takılmadan asıl, gözlerinin gösterdiği hedefi, yani HEP İLERLEMEYİ amaçladım.

 Büyüdükçe seni okumaya başladım. Hayatını, devrimlerini, bir ülkeyi nasıl yoktan varettiğini… En Büyük Eserini emanet ettiğin biz, Yüce Türk Milleti’ne duyduğun sonsuz sevgiyi, güveni…

 Sonra seni anlayabildiğim kadarıyla, yazmaya, anlatmaya başladım. Öyle zaman ötesi sözler bırakmışsın ki bizlere; sorduğum her soruya yanıtlar verdin, veriyorsun ve biliyorum ki, asırlar geçse de yanıtlarımızı hep sende bulacağız…

 Kendilerine güvenemeyenlerin, senin eserlerine de yeterince güvenmemelerine ve bu ülkede nefes almayı bile hak etmeyenleri gündemde tutmalarına hep tepki gösterdim; bugünden sonra da göstereceğim. Çünkü seninle ilgili okuduklarım bana, umutsuzluk ve çaresizlikten nefret ettiğini öğretti. Sen UMUT’sun, sen ÇARE’sin; bizden de öyle olmamızı istersin…

Yüreğimdeki sıcacık sevgin öyle derin ki, bugüne kadar sana bir şeyler yazarken hiç zorlanmadım. Hep su gibi aktı sözcükler… Ben zaten hep seninleyim. İNSAN, İÇİNDEKİ SEVGİYLE KONUŞURKEN ZORLANIR MI?

Ancak konu, “2010 Türkiyesi’nden Ata’ya Mektup” olunca, yutkunurken dahi zorlanıyorum. Ne yazacağım sana?  Biliyorum ki sen hep bizimlesin ve sabırla bizi izliyorsun…

Askeri dehan, devrimciliğin ve ölümsüz liderliğinle bize armağan ettiklerinin BUGÜNÜNÜ yazacak yüzüm zaten yok. Ya, az bilinen özelliklerine dair iki satır yazabilir miyim, gönül rahatlığıyla?

Bir ağaç kesilmesin diye, köşkünün dört metre ileriye kaydırılmasını sağlayan En Büyük Çevreci’ye, 2-B Orman Arazileri Kanunu, yüz kızarmadan nasıl anlatılır?

Her fırsatta yüzen, kürek çeken, milletini su sporlarına teşvik eden bir deniz sevdalısına; üç tarafı sularla çevrilmiş bu cennet vatanda, denizden ve deniz taşımacılığından nasıl bu kadar az yararlandığımızı ve sık sık balık dahi yemeyişimizin nedenlerini açıklayabilmek için, sözü ne kadar uzatmam gerekir?

İçindeki çocuğun neşesini hep koruyan ve milletiyle paylaşan, hayatımda gördüğüm en güzel gülümseyişe sahip, salıncakta sallanmayı seven önderime, birilerinin seni acımasız, katı yürekli göstermeye uğraştığını nasıl açıklarım?

Yapamam… Yapabileceğim tek şey, her şeye rağmen, bir gün gösterdiğin hedeflere yöneleceğimize dair ümidimizi kaybetmediğimizi yazmak ve senin de bizlerden ümit kesmemeni dilemek… Ne kadar uğraşsa da, hiçbir güç, aydınlığını bizden çalamaz. Buna kalkışanları, tıpkı Kurtuluş Savaşımızdaki gibi, boğarız…

Sonsuza dek bizimlesin. Sana sevgimiz, saygımız, özlemimiz hiç bitmeyecek…

 En içten şükranlarımla…

 Kızın,

 Aslı Dinçman

 25 Nisan 2010

08 MART 2009 DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

Br 08 Mart daha geride kaldı…

Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki:

“ŞUNA İNANMAK LAZIMDIR Kİ, DÜNYA ÜZERİNDE GÖRDÜĞÜMÜZ HER ŞEY KADININ ESERİDİR.”  (1923)

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırma, ölümsüz önderimizin -tüm özlü sözleri gibi- bu vecizesinin de ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor…

Söz konusu araştırmaya göre:

Dünyadaki işlerin % 66’sı kadınlar tarafından görülüyor…

Ancak kadınlar, dünyadaki toplam gelirin %10’una, mal varlığının ise sadece % 1’ine sahipler.

Başka bir deyişle;

Erkekler, dünyadaki işlerin yalnızca % 34’ünü yapmalarına rağmen, toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahip çıkıyorlar.[1]

Erkeklerin kendilerine “HAK” olarak verdikleri böyle bir haksızlığın çıkış noktasını düşündüğümüzde; konu, “Fiziksel Güç Üstünlüğü”ne kadar gelip dayanıyor. Bunu, “MANTIKLA KABUL ETTİRİLMESİ İMKÂNSIZ OLANI, KOF VE KABA GÜÇLE YAPTIRMAK” olarak da tanımlamak olanaklı…

“Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması 2008”[2] ‘e göre;

■     Türkiye genelinde, evlenmiş kadınlara eşleri tarafından, yüzde 41,9 oranında fiziksel veya cinsel şiddet,

■     15 yaşından küçük kız çocuklara ise; -eş ya da birlikte oldukları kişiler dışındakiler tarafından- yüzde 1 ile yüzde 10 arasında değişen oranlarda cinsel istismar, uygulanmaktadır.

    Rakamlar üzücü ve ürkütücü…

Burası Türkiye… Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ülkesi… Dünyada, kadına büyük değer veren ve insanca yaşamaya dair haklarımızı; uygar olarak nitelenen pek çok ülkeden önce bize armağan eden Büyük Önderimiz bir yerlerden bizi izliyorsa, kim bilir neler düşünüyordur?…

Konuya sadece “ERKEKLER TARAFINDAN VERİLMEYEN KADIN HAKLARI” olarak da bakamayız. Zira haklarına sahip çıkmayan, onlara ilişkin talepte bulunmayan, hatta ATATÜRK’ün kendilerine kazandırdığı haklardan vazgeçmek(!) isteyen kadınlar da, ülkemizdeki kadın hakları ihlallerine yönelik sorumluluk duymalılar…

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verirken; Cumhuriyetimiz 85 yaşına ulaştığı halde;

■     TBMM’de bugüne dek görev yapan 9134 milletvekilinden sadece 236’sının,

■     3225 Belediye başkanından sadece 18’inin,

■     Sadece 1 valinin ve 1 başbakanın kadın olacağını,

■     Kendi kurduğu Ulus Gazetesi’nde dahi, kadın köşe yazarlarının azınlıkta kalacağını bilse…

Eminim, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığı destekleyecek çok daha köktenci (radikal) önlemler alırdı.

            ÖYLEYSE KADIN-ERKEK, BİZ ATATÜRK ÇOCUKLARI, 8 MART’LARDA VE DAİMA, TÜRKİYE’DE KADIN HAKLARININ VE YAŞAM STANDARDININ, ÖLÜMSÜZ LİDERİMİZİN ARZU ETTİĞİ DÜZEYE YÜKSELMESİ İÇİN EMEK VERMELİ, BU YOLA YÜREK KOYMALIYIZ…

Aslı Dinçman                                                                                                 

 İzmir, 05 Mart 2009


[1] ttp://www.sodev.org.tr/Dosyalar/kadinsorunlari/kadin_sorunlari.htm

[2] Önerilen kaynakça: T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri   Enstitüsü, ICON-Institut Public Sector GmbH and BNB Danışmanlık (2009), Türkiye’de Kadına Yönelik Aile  İçi Şiddet Araştırması 2008.

08 MART 2007 DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

            08 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü tüm dünya ulusları gibi; Türk kadınları, genç kızları, ATATÜRK’ümüzün izinde bilinçli, inançlı ve güçlü bireyler olarak, bizler de kutlayacağız.

            Kutlayacağız, ama nasıl?  

            Töre cinayetlerine neredeyse her gün kurbanlar verilirken mi?

            Köylerimizde erkekler, Yirmi Birinci Yüzyılda hâlâ kuma getirirken mi?

            Kırsal kesim kadını hâlâ karnında/sırtında bebesiyle tarla çapalarken mi?

            Aile içi şiddet uygulayan okumuş erkeklerden, eğitimli kadınlar dahi nasiplerini alırken mi?

            Yurdumuzun dört bir köşesinde kadınlarla ilgili çelişkiler yaşanırken mi?

            Anadolu kadını, çektiği sıkıntıların, verdiği yaşam mücadelesinin karşılığını almaz mı? Elbette alır… Akşam, çocuklarının “ANAM !…” diyerek boynuna sarılmaları, eşinin gülümseyerek, “Eline sağlık hanım…” demesi kâfidir. Yeter ki erkek bunu düşünebilecek kadar ince fikirli ve önce kendine karşı saygılı olsun…

            Tabii bir de madalyonun diğer yüzü var: Başarılı, bilgi ve kültüründen emin, kendini aşmış Türk Kadını… “BİLGİ” ve “KÜLTÜR” kelimelerini kullanmaktaki amacım, akademik öğrenimin gerekliliğini vurgulamak değildir. Zira “Diplomasız bilgeler” olduğu gibi, “Diplomalı kara cahiller” de olabilir.

            En iyi öğretim kurumlarında ya da dört duvar arasında… Zaman ya da mekânın hiçbir önemi yoktur. Yaşamın temel ilkesi; her türlü olumsuzluğa ve engele rağmen, kendi kendini yetiştirebilmektir…

            Günümüzde, Türk Kadını’nın ulaşmak zorunda olduğu nokta nedir, ne olmalıdır? Önderimiz ATATÜRK’e kulak verelim. Bizi 82 yıl öncesinden uyarıyor:

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler sararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder?  Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır.”

(1925 İnebolu gezisinde örtünen kadınlarla ilgili…)

            Uygarlık öyle büyük bir hızla ilerliyor ki… ATATÜRK’ün, Türk Ulusu’nun gelmesini istediği yer, büyük önderin tanımlamasıyla, “Muasır medeniyetler seviyesi”dir. Kadınlarımız da uygarlığın gerektirdiği şekilde, ŞEKİLCİLİĞİN ÖTESİNE GEÇEREK, tüm insanlığa yararlı olabilecekleri alanlarda kendilerini yetiştirmelidirler…

            BUGÜN ÜLKEMİZDE, BAŞKALARININ DAYATTIĞI SİMGELERİ KENDİ SEÇİMLERİ ZANNEDEREK ÜZERLERİNE YAPIŞTIRAN KADIN TABLOLARI, GİDEREK ARTMAYA BAŞLAMIŞTIR.

            Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Kadını’na armağan ettiği yaşam standardını ve insan haklarını, dünyanın en uygar sayılan (sanılan) ülkelerinden çok daha önce yürürlüğe sokmuştur. Diğer ülkelerdeki kadınların aksine, uğrunda mücadele vermeden elde ettiğimiz bu hakların değerini bilmek ve onlara sonuna kadar sahip çıkmak, temel sorumluluklarımızdandır…

           08 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN…

 Aslı DİNÇMAN

 İzmir, 04 Mart 2007

ATATÜRK’E MEKTUPLAR – DİNAMİZM

.

Büyük Önderimiz,

Teknolojinin akıl almaz bir hızla ilerlediği çağımızda, gelişimin öncülüğünü yapan uluslar ne yazık ki, senin fikirlerindeki dinamizmi bizden daha büyük bir başarıyla yaşama geçiriyorlar… Türk Ulusunun bu konudaki uyuşukluğuna, mali sıkıntılar, eğitim kalitesinin yetersizliği vb. birçok mazeret bulunabilir. Ancak, bunların hiçbiri, şu gerçeği gizleyemez: Senden sonra, Türk insanımdaki dinamizm ve heyecan, giderek baskı altına alınmıştır.

19 Mayıs 1919’dan 10 Kasım 1938’e kadar, mucizevî bir şekilde bizi uygarlığa ulaştıran bu dinamizme ne oldu? Neden senin, benliğimizin en aydınlık köşelerinden bulup çıkararak bize hissettirdiğin, o zamana kadar farkına dahi varamadığımız enerjiyi, senden sonra yine benliğimizin derinliklerinde kaybettik? Statik (Durağan) bir toplum olmamızın tek nedeni, sensiz kalmamız mı?

Dinamizm, özgüven gerektirir. Sen hayattayken, kendi özgüvenimizi bize hissettiriyordun. Oysa şimdi, gücümüzü ve seninle yarattığımız mucizeleri her geçen yıl biraz daha unutuyoruz… Parçalanmış bir imparatorluğun yıkıntılarından çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran dinamizm, ne yazık ki, geçen zamanla birlikte kendi gerçeğine yabancılaşıyor. Böylelikle de, yaşamdaki etkinliğini yitirerek, gelişme ve geliştirme potansiyelini tarihe gömüyor. Çünkü artık hiç kimse özgüvenimizi kamçılamıyor, heyecansız ve isteksiz, pasif ya da zorla aktivitede bulunan bir ulus haline geliyoruz.

“Çağı yakalama” ya da “Çağın dışında kalmama” kompleksiyle yola çıkmış bir kurgu dinamizm, Türk insanını ancak “Çağa ayak uydurma” düzeyinde tutabilir. Oysa senin gösterdiğin,“Çağın öncüsü olma” ideali, “Türk Ulusunun, uygarlık yolunda bir sonraki adımı, tüm insanlık adına atmasıyla” gerçekleşebilir… Bu dinamizmin kaynağı da, gücümüzün bilincinde olarak, senin öğrettiklerin doğrultusunda, “Öğünmek, çalışmak ve güvenmektir” …

Türk Gençliği, ulusal dinamizmimizin ateşleyici gücü olmalıdır. Daha iyi bir gelecek ve daha yüksek standartta yaşanabilen bir Türkiye istiyorsak, hedefimiz (Başka ülkelerdeki yaşam koşullarına özenmek değil) beyin ve yüreklerimizdeki gerçek Türkiye’yi yaratmaktır…

Türk Ulusunun dinamizm konusunda hangi aşamada olduğuna ilişkin kabul edilebilecek en somut kriter ise, milli bayramlardaki tutumumuzdur. 23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 30 Ağustos’larda, 29 Ekim’lerdeki törenlere, beyin ve yüreklerimizde hangi düşünce ve duygularla katıldığımızı çok iyi değerlendirmeliyiz… Böyle zamanlarda cumhuriyetin ilk yıllarındaki coşkuyu hissedebiliyorsak ve hala     10 Kasım’larda gözlerimiz doluyorsa; atamız, senin dinamizmini yaşıyor ve yaşatabiliyoruz demektir… İşte o zaman Türk Ulusu 2000’li yıllarda çok daha dinamik, çağdaş ve evrensel boyutta aktif/etkin bir konuma ulaşacaktır…

Seni çok seviyor ve özlüyoruz… Emanetlerin, yarınlarımızın teminatı ve yegane servetimizdir Aziz Atam…

Aslı Dinçman

İzmir, Nisan 2002

ATATÜRK’e Mektuplar – Dinamizm  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK’E MEKTUPLAR – İNSAN

  • “Her şeyin kaynağı insan zekâsıdır…”
  • “Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade edemeyeceği hiçbir şeyi düşünemiyorum…”
  • “İnsan vücudu bir kürsüdür; Zeka cevherinin korunduğu yer olan başı, üzerinde taşımak için kurulmuş bir kürsü!.. Çünkü esas zekâdır…”

Mustafa Kemal Atatürk

—o—

Ulu Önderimiz,

İşte gerçek bir liderin insana verdiği değerin çıkış noktası… Atatürk’üm Sen bizlere dünyaya hâkim olma gücünün beynimizde olduğunu ve insan olmanın anlamının düşüncelerimizde gizlendiğini öğretmeye çalıştın.

Öyle bir anlamdır ki bu, cahil bırakılmışlığın getirdiği ruhsal esaretle benliğine yabancılaşmış insanların oluşturduğu bir ulusun uyanış heyecanını taşır. Ve yine öyle bir anlamdır ki bu, insanın değerini; eğitim, kültür vb. çevresel faktörlere bağımlı kılmak yerine, aktif kullanılması kişisel inisiyatife bağlı olan “Zekâ”ya aktarır.

Senin insana bakışın, zekâyı ön plana çıkararak, insanı diğer canlılardan ayıran; özgürlük, bağımsızlık, uygarlık, din, dil, bilim, sanat, spor vb. temel değerleri onunla yüceltmek üzerine kurulmuştu. Çünkü Türk Ulusu yüzyıllardır Osmanlı saltanatının boyunduruğu altında, kimliğini unutmuş, kültürüne yabancılaşmış ve dininin evrenselliğinden kopmuş, daracık bir dünyaya hapsolmuştu…

Oysa Türkler medeniyetlerini asırlarca, insani değerleri yücelterek sürdürmüşlerdi. Evrensel hoşgörü ve haklara saygıyı, dünya ulusları bizden örnek almışlardı. Sonra Osmanlı İmparatorluğu, halktan soyutlanmış, kendini üstün gören yöneticilere mahkûm oldu ve insan, yaşamın her alanında değerini ve onurunu yitirdi. Üst kademeden halka yansıyan bu aşağılama, halkın da kendi kendini “Padişahın kulu” olarak algılamasına yol açtı. İşte gerçek çöküş de, böyle başladı…

Sen önderimiz olduktan sonra, ilk devrimini gerçekleştirip, Türk’ün saygınlığını öncelikle Türk’e fısıldadın… Giriştiğin her yenilikte halkından destek aldın. Özgüvenimizi yeniden kazanmamız için her sözün, her davranışınla bizi yücelttin. Seninle, yeniden insan olduğumuzu, gerçek kimliğimizi anımsadık; belki de onu yeniden yarattık. “Her şeyin kaynağı insan zekâsıdır.” diyerek bize, yaşantımızdaki her şeyi kendi bilincimizle yarattığımız, bu nedenle de, yaşadıklarımızdan yüzde yüz sorumlu olduğumuz mesajını verdin. Özetle, sen bize, yaratıcının da istediği gibi, her şeyimizle insan olmamız ve insanca yaşamamız gerektiğini öğrettin.

Batının aksine, insani değerleri yüceltmeyi yaptırım gücüne değil, yüreğe bağlayan doğunun, özellikle de Türk insanının; insanlığın onurlu yolculuğunda bayrağı sonsuza dek taşımasını istedin. Bizden, insan olarak, insanlığın öncülüğünü bırakmamamızı istedin. Çünkü kendi gerçeğimizi yaşayarak, özsaygı duyabilmemizin tek yolu buydu.

Ve yıl 2002… Evrende, ne olursa olsun, değer, önem ve etkinliğini yitirmeyecek olan insan, yine insanlık değerlerinin arayışı içinde… Yine bağımsızlığı, özgürlüğü, insan haklarını, barışı, doğayı ve belki de en önemlisi sevgiyi ve gerçeği; diğer deyişle, zaten sahip olduklarımızı, özümüzde varolanları arıyor, sorguluyor…

Rahat uyu Büyük Atatürk. Çünkü Sen uyurken, ayakta uyuyanlar olsa da, biz Senin yolundan ayrılmamak için, insanlık yarışında dimdik ayakta duruyoruz…

Aslı Dinçman

İzmir, Nisan 2002

ATATÜRK’e Mektuplar – İnsan  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK’E MEKTUPLAR – BAĞIMSIZLIK

ATATÜRK’E MEKTUPLAR -5-

Bağımsızlık

Aslı Dinçman

Büyük Önder,

Seninle, asırları bir hamlede aştık. Tehdit altındaki bir milletin, kurtuluşa böylesine inanabilmesinin sırrı, bağımsızlık tutkusu dışında ne olabilir ki? Zaten, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün temeli de, Türk Ulusu’nun tarih boyunca kaydettiği ilerlemelerin özü olan bağımsızlıktan ödün verilmesine dayanmıyor muydu?

Sen bize, her şeye rağmen bağımsız ve özgür olabileceğimizi öğrettin. Önemli olan, ona inanmamız ve onu elde etmek için savaşmamızdı. Üstelik bu savaş sadece cephede olmayacaktı. Mermilerin getireceği bağımsızlığı tamamlayacak olan, hatta ondan daha büyük değer taşıyan özgürlük; düşünce ve duygularımızın, diğer deyişle, beyin ve yüreklerimizin bağımsızlığıydı. Çünkü silahlar sustuğunda, insanlar konuşacaktı ve ancak özgür ruhların sesi, evrende yankılanabilirdi…

Bağımsızlık dışında seçenek tanımayan yüksek bilinç ve onurunla, tutsak yaşamayı kabullenme riyakârlığından korunduk. Evet, Seninle başkalarına bağımlı olmaktan kurtulduk. Peki ya ruhumuz? Ya, kendi kendimize olan tutsaklığımız? Senin devrimlerinle, çağın gerisinde kalma korkumuzu yenmiştik; peki ya Senden sonra, çağın öncüsü olma idealine yönelebildik mi? “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, özgürlük ve bağımsızlık adına tüm dünya uluslarının öncüsüdür.” tezini savunurken, öncülük yaptığın millet, özgürlük ve tam bağımsızlığın bayrağını taşıma şerefini ne kadar ve nereye kadar sürdürebildi?

Sen bize, bağımsızlık konusunda sadece “Yurdumuzun sınırlarını düşman işgalinden kurtarmalı ve korumalıyız…” mesajını vermedin. Ekonomide, bilim/teknolojide, sanatta, sporda ve sosyo kültürel yaşamda da kendi kendine yetebilen, üretken ve hatta öncü bir ulus olmamızı istedin.

Yaşam ve medeniyet hızla ilerliyor Atam. Bağımsız ve hür düşünceli beyin ve yürekler, farklı ülkelerde insanlık adına birbiriyle yarışıyor. Ona sahip çıkmayı bilenler, yaşamın her alanında bağımsızlık ve özgürlüğün tadını çıkarıyor, çevrelerindekiler için de bir şeyler üretebilmenin haklı gururunu taşıyorlar. Engellenme kompleksine kapılmadan üretiyor; uygun görülenleri, kabul edilir normlarda düşünmekten ve her türlü coşkularını korkuyla denetlemekten özenle kaçınıyorlar. Kaçınılmaz olarak da, ilerliyorlar.

Tek boyutlu bağımsızlık hülyalarıyla avunanlar; eğitim sistemi, politika, ekonomik darboğazlar, sağlık sorunları, sosyo kültürel imkânsızlıklar, çevre faktörleri vb. kılıflara geçirilmiş özgüven eksiklikleriyle, bağımlılıktan yakınıp duruyorlar. “Birileri bana bağımsızlığımı versin / özgürlüğü öğretsin.” aczine kapılanlar ise, boyunduruk altında yaşamayı da kolaylıkla kabulleniyorlar.

Türk Ulusu için bağımsızlık, Senin ilke ve inkılâpların doğrultusunda, düşünsel, duygusal ve sosyal alanlarda kendini hür hissederek, hür olma bilinciyle yaşamaktır. Tüm yaşamımızın egemenliğini sadece kendi ellerimizde tutabilmek ve ondan ödün vermemektir. Yaşadığımız her anın sorumluluğunu -hatalarla birlikte- tek başımıza üstlenebilmektir.

Huzurunda saygıyla eğiliyorum Atam.

Aslı Dinçman

İzmir, 04 Temmuz.2001

ATATÜRK’e Mektuplar – Bağımsızlık  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK’E MEKTUPLAR – DUYARLILIK

ATATÜRK’E MEKTUPLAR -4-

Duyarlılık

Aslı Dinçman

Yüce Atatürk,

İnsanı “İnsan” yapan temel özelliklerden biri olan zekânın, yaşamda aktif ve yeterli kullanılabilmesi için, tüm evrenin gereksinimlerini bütünüyle algılayıp, doğru değerlendirmek ve onlara karşı duyarlı olmak gerekir.

Ulu Önder Sen, Türk Ulusu’na duyarlı olmayı öğretmek konusunda da eşsiz bir rehbersin. Çünkü yıkılmış, parçalanmaya mahkûm zannedilen bir ülkede –her şeye rağmen umutları ve düşlerinin olduğunu iyi bildiğin- bir avuç insandan “Gerçek bir ulus” yaratmak ve tüm bunları yaparken halkıyla bütünleşebilmek, insanoğlunun duyarlılığına mükemmel bir örnektir…

Bizlere yaşamın boyunca, hayatın her alanıyla ilgilenmeyi ve her konuda en ideal olanı seçmeyi öğrettin. Özellikle yüzyıllar süren bir saltanatın hegemonyasını devrimlerinle yıkarak, zayıf olduğumuz ya da bilinçten yoksun bırakılmaya çalışıldığımız; Cumhuriyet, Laiklik, Devrimcilik, Milli Egemenlik, Çağdaşlaşma, Akılcılık ve İnsan Sevgisi vb. konularda daha iyi olabileceğimizi gösterdin.

Günümüzde bizler çoğu zaman adımlarımızı nereye doğru atmamız gerektiğine bile zor karar verirken, yıllar öncesinden bugünkü Türkiye gerçeklerini tüm çıplaklığıyla dile getirebilecek uzak görüşlülüğün, Türkiye’ye ve Türk Halkına olan eşsiz duyarlılığının göstergesidir.

Türk olduğumuz için kendimizle övünmemizi istemen, bunun yanı sıra, güvenin ancak çalışmakla elde edilebileceğine olan inancın, “İdeal İnsan” portresini çizmektedir. Senin, halkına gösterdiğin bu hedefin duyarlılığına karşılık bizler, kendimize yabancılaşmayı ve sorunlarımızı yadsımayı seçtik. Bizim yaşamımıza bizden başkalarının ilgi, özen ve duyarlılık göstermesini bekledik. Sonuçta da, yaşamımıza ve kendimize olan hâkimiyetimizi yitirdik. Böylelikle de egemenlikten uzaklaşarak, kendi seçimlerimizin tutsağı olduk…

Dilimize de yabancılaşmaya, duyarsızlaşmaya başladık. Türkçeyi, Türkçe kadar güzel ve zengin konuşup yazmayı önemsemek yerine, sayılı sözcüklerle iletişim kurmaya çalışıyor, çoğu zaman bunu dahi tam olarak başaramıyoruz. Oysa Türk Dilinin geliştirilmesi için bundan yetmiş seksen yıl önce yaptıkların, bizim bugün dilimize dair kurduğumuz düşlerin dahi çok çok ötesinde…

Türk Ulusu’nun temel değerlerinden biri olan, din ve inanç özgürlüğünü bizlere armağan etmen de, geleceğin Türkiye’sinde anlamlı bir yaşam sürdürmemiz konusundaki idealizminin ve derin hassasiyetinin en çarpıcı işaretlerindendir. Bugün ülkemizde ibadet etme hakkımızı koruyabiliyor ve içtenlikle yerine getirebiliyorsak, bunu senin İslam Dinine gösterdiğin duyarlılıkla, insan ruhsal gereksinimlerine duyduğun saygıya borçluyuz…

Özetle, Yirmi Birinci Yüzyıldaki en önemli hedeflerimizden biri, yaşamımızı üstün nitelikte ve Senin belirlediğin ideallere ulaşabilecek özelliklerde sürdürebilmek için, temel evrensel değerlere Atatürk mantığı ve duyarlılığıyla sahip çıkmak, onları korumak, yüceltmek, böylelikle de tüm dünyaya örnek olabilmektir…

Açtığın ışıklı yolu, genç fikir ve ideallerle bir kat daha aydınlatabilmek dileği, amacı ve azmiyle…

Aslı Dinçman

İzmir, Ocak 2001

ATATÜRK’e Mektuplar – Duyarlılık  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK’E MEKTUPLAR – CUMHURİYET

Yüce Atatürk,

Yüce emanetin Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili hissettiklerimi ve düşündüklerimi, onun yetmiş yedinci yıldönümünde seninle paylaşmak, böylelikle de bizlere verdiğin değeri bir kez daha anımsamak istedim.

Işıklı yolunda ilerlerken önümüze düşen gölgeleri bir hamlede aşmak ümidiyle, huzurunda saygıyla eğiliyorum…

Cumhuriyet

Türkiye Cumhuriyeti, düşler üzerine kurulmuş, görkemli bir gerçektir. Yetmiş Yedinci Yıl Dönümünde Türk Ulusu olarak onu günlük yaşantımızda ne kadar değerlendirebildiğimizi ölçme ve anlama zamanının geldiğine inanıyorum.

Geçmişten geleceğe uzanan yoldaki engelleri aşmada geçmişi hatırlayabilmek, çok önemli ve değerli bir rehberdir. Çünkü geçmiş bize neden yanıldığımızı ve neden başarılı olduğumuzu öğretir…

Özgürlüğe inanmış bir liderin, özgürlük adına attığı adımlar, ait olduğu toplumun kaderini belirler. Ulu Önder Cumhuriyeti kurmaya karar verdiğinde, ulusunun gerçeklerinin buna çok elverişli olmadığını biliyordu ama O, inançlı bir tek insanın, sadece kendi hayalleriyle de olsa, bilinçlendirilmemiş ve sahip olduğu iradenin farkında olmayan bir toplumu geleceğe taşıyabileceğini hissediyordu.

Cumhuriyet kültürü, Atatürk düşüncesinde; bireyin kendi kendini yönetme bilincidir. Bizler ise onu daima “Kendi kendimizi yönettirme” mekanizmasına dönüştürme yanılgısına düştük. Yüce Atatürk’ün bıraktığı bu emanetin temel taşlarının en önemlilerinden olan demokrasi ve insan haklarını propaganda aracı haline getirdik. Çoğulcu düşünceyi yaratan tüm fikirlerin kardeşçe varolması gerektiğini unuttuk. Oysa yaşamımızı daha yüksek standartta sürdürebilmemiz için büyük önderimiz bize demokrasiyle ışıklı bir yol açmıştı.

Cumhuriyet, bilme özgürlüğüdür… Oysa biz onu başkalarından öğrenmekle yetindik ve kendimizi, öğrendiklerimizle sınırladık…

Cumhuriyet, yeniliklere açık olmaktır… Yenilik ise, geniş ufakların ve hür düşüncenin çocuğudur. Türk Ulusu ne yazık ki, hür düşünce olanağının elinden alındığını zannederek, bu hakkını ve sorumluluğunu da bilinçaltına itmiştir. Beynimizin içindekilere sahip çıkabildiğimizde, Yüce Atatürk’ün bizden ne beklediğini daha iyi anlayacak, böylelikle de ona doğru emin adımlarla ilerleyeceğiz…

Cumhuriyet, mutluluktur… Mutlu olma hakkını bilen bir ulus, onu yaşama sevincinden uzaklaştıracak her şeye karşı çıkar. En önemlisi de, bu felaketi doğurabilecek her türlü olumsuzluktan beynini ve ruhunu arındırır. Bizler bahanelerimizi ve mazeretlerimizi, daha mutlu yaşayabilme ideali doğrultusunda kullanırsak, Yüce Atatürk’ün, Cumhuriyeti bize neden armağan ettiğini daha iyi anlayacağız…

Öz aynıysa, yıllar hiçbir şeyi değiştiremez… Türk Ulusu 1923’te ne kadar iradeli, azimli ve kararlıysa, 2000’li yıllarda da aynı değerleri özünde barındırıyor…

Başka uluslara da öncü olabilmek, özel vasıflar gerektirir. Türk Ulusu, sahip olduğu tüm potansiyeli kullandığında, tahmin ettiğinden çok daha başarılı olacak ve kendini, layık gördüğünden çok daha iyi yerlerde bulacaktır…

Aslı Dinçman

Ekim 2000

ATATÜRK’e Mektuplar – Cumhuriyet  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK’E MEKTUPLAR – İDEALİZM

Yüce Türk,

Türk Ulusu’na en doğal yolla, yaşayarak öğrettiğin başlıca erdemlerden biri; hayal ettiğimiz ve düşündüğümüz şeyleri, hayal edebildiğimiz ve düşünebildiğimiz kadar gerçekleştireceğimizdir.

En iyiyi yapabilmenin temeli, yapılabileceklerin en iyisini düşünebilmektir; işte bu nedenle de cesaret gerektirir. Zira düşünmek, öncelikle gerçeği görmek ve gerçekle yaşayabilmektir ki, yaşam kilidinin ilk anahtarı cesarettir.

Senin idealizmin, bu gerçeklerin de ötesindedir. Çünkü o, varsayılan gerçeğe rağmen düşleri gerçekleştirmeyi düşlemek ve düşünebilmektir. Diğer deyişle, evrensel olanı hiç yoktan var edebilmektir. Kurtuluşa böylesine yüreğimizi koyabilmemizin nedeni de sanırım, Senin idealizmindeki büyük potansiyelden kaynaklanan evrenselliği hissetmemizdir.

Hayatı; başarı, zafer ve kahramanlık tarihleriyle dolu bir insanın, toplumun sadece iki birimine, çocuk ve gençlere bayram hediye etmesindeki olağanüstü dehayı anlamak da, Senin beklentilerinin sıra dışılığını çözmekle mümkündür. Özellikle On Dokuz Mayıs, Atatürk İdealizmi’nin sonsuzluğa uzandığının açık bir göstergesidir. Çünkü gençlik, düşlerle gerçeklerin en girift yaşandığı dönemdir ve her yeniliğin atası, genç / dinamik düşüncelerden üretilen evrensel ideallerdir.

Gençlik, idealizmin neresinde? İdealizmin ilk adımı, amaçlı yaşamaktır; bu da ancak anlamlı bir yaşamımız olduğuna inanmakla mümkündür. Kitlesel, ülkesel ve evrensel idealizme geçiş için de öncelikle bireysel boyutta, ne yapmak istediğimizi bilmemiz gerekir. Yaşama gerçek anlamda bağlı bir gençliğin düşleri, yaşamın gerçek idealleridir ve unutmayalım ki, sadece bize ait olduğuna inandığımız gerçekler uğruna düş kurabiliriz.

İdealizm, örnek alındığı sürece yaşanabilecek ve keşfedilebilecek değerlerdendir. Büyük düşlerle, acı gerçeklerin (!) kesin çizgilerle ayrıldığı ortamlarda, idealizmden de, onun gelecek kuşaklara aktarılmasından da söz etmek olanaksızdır.

Ulu Önder, Senin o çok değer verdiğin Türk Gençliği, bağımlı, ürkek ve pasif yetişiyor. Öğretileni kabullenip, kabullenileni uyguluyor, dolayısıyla büyük düşlerle gerçek ideallerin peşine düşemiyor. Düşünemiyor, çünkü düşünmeyi öğrenmiyor, üstelik birçok genç düşünmeye yüreklendirilmiyor da… Korkular ve yenilmişlik, deli yüreğimizin girdaplarında körüklenip, beynimizi aşıyor ve tüm varlığımızla susuyoruz…

Bu keşmekeşe karşı Atatürk Gençliği’nin, Senin gençliğinin yapabileceği neler var? Bazen, verilmeyen olanaklar, çok daha etkili ve kamçılayıcıdır. Ait olmadığımız kalıpları kendimize yapıştırarak, hayallerimizi dışladığımız sürece, Sana ve kendimize verdiğimiz sözü tutamamanın ezikliğiyle yaşayacağız. Oysa idealleriyle yeni evrensel gerçekler yaratacak beyin ve yüreklerin temel özelliği, asıl gerçeği içeren imkânsızı düşleyebilmektir.

Bir şeyleri hep başkalarından beklemek yerine, biz kendimize değer verip, evrene saygı duyabilirsek; alamadıklarımızın mağduriyetiyle ezilmeyi bırakıp, verebildiklerimizin güveniyle dimdik, senin yolunda ilerleyeceğiz.

Işığın, aydınlığımız; dehan, keşfedilmeyi bekleyen ufuklarımızdır…

Aslı Dinçman

İzmir, 30 Mayıs 2000

ATATÜRK’e Mektuplar – İdealizm  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK’E MEKTUPLAR – DEĞİŞİM

Yüce Atatürk,

Biliyorum, sana değişimi anlatmak, Atatürk’ü Atatürk’e tanıtmaya kalkışmak gibi bir şey (Çünkü tüm değişimler her şeyden önce birer düşüncedir ve düşünce de, senin özün, seni ölümsüz kılan potansiyeldir.)  ama ülken her geçen yıl biraz daha değişiyor. Üstelik bu, değişimin bel kemiğini, “Düşünce”yi yerle bir etme riski olan bir değişim…

Kurtuluş Savaşı’nı yüreğiyle kazanmış bir halkız biz. Sen, planladığın değişime “Düşünce”yle imzanı atmıştın, bizler ise, yüreğimizle… Ondan sonra da, senin düşündüklerini bizler, hissettik ve benimsedik. Açıkçası, büyüklüğünle büyüdük, yüceliğinle yüceldik…

Ya sonra, sonra ne oldu biliyor musun? Sen gittin… Ve bizler, coşkulu duygularımızı yitirip, hissedemez, benimseyemez ve değişemez olduk. Coşkusuz, duygusuz ve sevgisiz değişimlere ise senin imzanı onurla, tutkuyla atamadık, atamazdık da…

Kaçamazdık, değiştirilmeye ve değişmeye devam ettik. “Muasır Medeniyet Seviyesi”ne ulaşma ninnileriyle dalınca gördüğümüz düşlerden uyandırıldığımızda, insanoğlunun uykuda düşündüklerinin asla gerçek olmadığını fark ettik…

Senin gibi olmaya cesaret edemedik ve değişimi benimsemek yerine, değiştirilmeyi kabullendik. Oysa sen yanımızdayken, değişmeyi biz isterdik; sen yüreğimize girdiğindeyse, seçim hakkımızı da kalbimize gömdük.

Çocuk şarkıları söyledik, “Atatürk ölmedi, yüreğimde yaşıyor, uygarlık savaşında bayrağı o taşıyor…” diye. Öldüğünü kabullenmeyerek açtığımız isyan bayraklarıyla, ölmediğini yadsıdık ve bıraktığın her şeyle bizi izlediğini unuttuk… Uygarlık savaşındaki bayrağı bize vermiştin ama biz onu hayallerimizdeki Sen’e taşıtmaya çalıştık. Sana yakın olmayı, senin gibi olmayı, sana hakaret saydık. Oysa sen bizimle, içimizden biri olmayı ne çok severdin…

Seni yaşıyor saymak için kendimizi yok etmeyi maharet saydık. Oysa sen “Türk Milleti zekidir…” diyordun, çünkü aklımızı kullanmamızı istiyordun. Bizler ise, okullarda sarı saçlarınla, mavi gözlerine takıldık, kaldık.

Evet değiştik, İstiklal Marşı’nı dolu dolu gözlerle, heyecandan titreyerek, tüm dünyaya haykıran bir ulusun gençleri, saatlerce ayakta bekledikten sonra, “Derse girip otursam…” düşüncesiyle, varlığının anlamı olan o iki kıtacığın dahi tadına varamaz oldu. “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak…” dizesiyle başlayan o muhteşem şiiri ve Gençliğe Hitabe’ni, adeta bıktırmak için her deftere defalarca yazdırdılar. Her sözcüğü ince ince açıkladılar ama heyecan yoktu, aşk yoktu, hepsinden önemlisi, kuru olan hiçbir şeyde Sen yoktun…

İşte böyle Ulu Önder, Sen olsaydın, elbette iyi olurdu ama hayatımızdan çıkıp, yüreğimize girdiğinde, orada bize daha yakın olacağını unuttuk. Mucizeleri unuttuk, düşlerindeki gerçeklerimizi unuttuk. Özetle, seni yaşatmayı, kendimizi öldürmek zannettik. Oysa sen, bizi ne çok severdin ve sevgi yok olmak değil, var etmektir… Bunu bize, yaşadığın her an ile öğretmiştin ama ne yazık ki unuttuk…

Şimdi yine değişme zamanı… Seninle yeniden bütünleşmek için seni anlamak, seni anlamak için ise, düşünmek sorumluluğundayız. Bence bu çok zor olmayacak, çünkü Sen, beyin ve yüreklerimizde bizi bekliyorsun ve ulaşacağımız son durak, sahip olduğumuz tek servet orada…

Seni çok seviyorum ve huzurunda saygıyla eğiliyorum Başöğretmen…

Aslı Dinçman

İzmir, Mayıs 2000

ATATÜRK’e Mektuplar – Değişim   PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK BİZİMLE

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne “ÖLMEK” yazdığımızda, birinci anlam olarak “Yaşamaz olmak, hayatı sona ermek, can vermek” ifadeleri çıkıyor karşımıza.

İnsanın sadece bir kez ölmesi mümkündür. Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü düşündüğümüzde ise, ölmek gerçeğine farklı yaklaşmak gerekiyor.

10 Kasım 1938’de vefat etmiş. Yıl 2009, tarih 10 Kasım. 71 yıl geçmiş… Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK aslında düşünsel ve duygusal olarak asla ölmediği ve ölmeyeceği için, bedhahlar hala ona kin besliyor, eserlerini yıpratmaya uğraşıyor, resimlerinden dahi ürküyor…

Diğer deyişle, ATATÜRK ASLINDA DÜŞÜNSEL VE DUYGUSAL OLARAK HALEN BİZİMLE / BİZDE YAŞADIĞI İÇİN, ONU MİLLETİNİN GÖNLÜNDEN SÖKME YOLUNDA BÖYLESİNE ISRAR EDİLİYOR.

Elbette ki hepsi boş çırpınışlar…

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK aslında düşünsel ve duygusal olarak asla ölmediği ve ölmeyeceği için, Türkiye Cumhuriyeti ayakta ve sonsuza dek yaşayacak…

Evet, tarih On Kasım 2009. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Onu gerçekten anlayarak sevenlerin beyin ve yüreklerinde diri, canlı… Her zaman olduğu gibi, çağdaş uygarlığa yönelen iş ve eylemlerde en önde… Kısacası O, Başöğretmen Önder ve Ölümsüz Lider…

Endişelerimiz ve yoldan sapmalar bir yana… Dost-düşman şunu iyi bilsin ki: Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacak ve er-geç Kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çizdiği yola yönelecektir. Hiç kimse boş heves ve hayallere dalmasın…

SEVGİLİ ÖNDERİMİZ, BİZİMLESİN VE SONSUZA DEK BİZDE YAŞAYACAKSIN. Eserlerini anlamak ve geliştirmek konusundaki yetersizliklerimizi hoş gör… “Zaman” dediğimiz acı ama her derde deva ilaç, er-geç zaaflarımızı yenmemizi sağlayacaktır.

YETER Kİ SEN, YÜREKLERİMİZDEKİ SESİNLE BİZE GERÇEKLERİ FISILDA; BİZİ ÇAĞLARIN İLERİSİNDEKİ IŞIĞINLA AYDINLATMAYA DEVAM ET…

Sonsuz sevgi ve en derin saygılarımla…

Aslı DİNÇMAN
09 Kasım 2009 Pazartesi

ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA SUSKUNLUKLAR

MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ 996 ŞİNASİ ÖZDENOĞLU ÖDÜLLERİ
“DENEME” DALI

KONU:

TÜRKİYE’NİN SUSKUN BİR TOPLUMDAN, KONUŞAN VE KENDİSİNİ SORGULAYAN BİR TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİNİN HIZLANDIRILMASI İÇİN GEREKLİ OLAN SOSYAL VE KÜLTÜREL ETKİNLİKLER VE YAPTIRIMLAR”

“ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA SUSKUNLUKLAR”

ASLI DİNÇMAN
(İKİNCİLİK ÖDÜLÜ)

İnsan niçin suskunluğu seçer? Diğer deyişle, onu böylesine doğasına aykırı bir seçime kim ve ne zorlar? İşte, yüzyıllara damgasını vurmuş bir uygarlığın entelektüel boyuttaki sessizliğini, kendini ve değerlerini sorgulamadaki yetersizliklerini tanıyabilmek, anlayabilmek, böylelikle de ülkemizin Evrensel handikabı için realiteye uygun çözümler üretebilmek amacıyla; öncelikle paragrafın girişindeki sorulara yanıt aramanın gerekliliğine inanıyorum.

Eğer suskunluğu, kişisellikten soyutlayıp salt toplumsal boyuta indirgeyebilseydik, kavram “KONUŞMA” aktivitesiyle sınırlı kalır ve söz konusu bireyleri de “ANTİ-SOSYAL” olarak nitelememiz yeterli olabilirdi. Elbette ki bu aşamada kalan suskunluk portreleri de vardır, ancak bizim konumuzun içerdiği tepkisizlik çok daha derin ve geniş kapsamlıdır.

Suskunluğun insana aykırı kavramlardan olduğunu vurguladık. Öyleyse biz insanoğlunu ona mahkum eden ve özümüzden kaynaklanmayan faktörler olmak zorundadır. Diğer deyişle, insanı bir tür düşünce felcine sürükleyen iç ve dış etkiler vardır ve bunlar çözülmediği takdirde ne kişisel, ne de toplumsal suskunluğu önlemek mümkün olamayacaktır. Zira ben ülkemizde yararlı ve verimli boyutuyla “KONUŞMA VE KENDİNİ SORGULAMA SÜRECİNİN BAŞLADIĞINA” bile inanmıyorum. Bu savın tersini savunmak, toplumsal gelişimi engelleyecektir. Çünkü anılan evrimin önünde bugüne dek derinlemesine araştırılmayan birçok engel vardır. Söz konusu faktörleri şu ana başlıklar altında inceleyebiliriz:

1) ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ

Suskunluğun yaşantımıza girmesindeki en önemli etkenlerden biri, özgüven eksikliğidir. İnsan başkalarıyla iletişim kurarken olduğu kadar, kendine, iç dünyasına yönelirken de kim olduğunu ve ne istediğini bilmeli ya da bunu öğrenmeye, hiç olmazsa “ÖĞRENMEYİ AMAÇLAMAYA” hazır olmalıdır. Kendimizi tanımak ve sorgulamak, YALNIZCA İNSAN OLARAK YARATILDIĞIMIZ İÇİN bile değerli olduğumuzu benimsemekle olasıdır; bu ilkenin dayandığı temel ise, doğal ve basit bir mantıkla söyleyebiliriz ki, kişinin kendine olan güvenidir.

Oysa çoğumuz kendimiz ya da çevreyle etkileşirken, kişisel değer ve benliğimizi kapalı kapılar ardına gizleme gereksinimi duyarız. Çünkü yetersizlik ve yeteneklerimizle yüz yüze gelmek, kendimizi sadece “BİZ” olduğumuz için sevmeyi, benimsemeyi ve eşsizliğimizi tüm Evrene sunmayı gerektirir ki, bu da düşünebileceğinizden çok daha acılı ve zorlu bir serüvendir… İnsanoğlu ZOR’dan daima kaçar ve ne dramatiktir ki zorlukların kısa süre yaşanacak dezavantajlarını, bir ömür boyu sağlayacakları avantajlar için bile olsa, birer deneyim aracı olarak kucaklamayı göze alamaz. Böylelikle suskunluğu seçer, kendimizi tanıyamaz, dolayısıyla çevremizdekileri anlayamaz; “EKSİK İNSAN” psikolojisi içinde, neden yaşadığımızın bile ayrımına varamadan ölür gideriz…

Burada, suskunlukta rol oynayan faktörlerden birinin de “DÜŞÜNME TEMBELLİĞİ” olduğu savına değinmek istiyorum. Türk insanının düşünmeyi pek sevmediği tezini ortaya atanlar, olaya dar açıdan yaklaşmaktan ve toplumumuzu, zaten eğilimli olduğu, KOLAY’a iyice alıştırmaktan daha önemli bir amaç benimsememektedirler. Zira, “DÜŞÜNME TEMBELLİĞİ”nin de kaynağı özgüven eksikliğidir. Birey düşünmeye başladığı andan itibaren Evreni kucaklamaya da adım atar. Böylesine sınırsız bir fikir okyanusunda kendi damlacığımızı küçümsüyorsak, ya düşünmekten tümüyle vazgeçer ya da aklımızı yitiririz… Türk insanı da çoğu zaman suskunluğu, özgüven eksikliğinin kalkanı gibi kullanmaktadır. Sorumluluğumuz ise, bu durumda olanları suçlamak ya da mantığa uygun mazeretler bularak haklı göstermeye çalışmak değil; özgüvenlerini güçlendirmeleri için onlara destek vermek, daha da önemlisi, çocukluktan itibaren her bireye DEĞERLİ YARATILDIĞINI hissettirmektir…

Kendini sorgulamak… İnsanoğlunun kendini değerlendirebilmesi, sorumluluklarını ve NİÇİN YAŞADIĞINI keşfedebilmesi için de özgüven kaçınılmazdır. Öz sorgulamanın başlangıcı olan “BEN KİMİM?” sorusuna birçok temel yanıt verilebilir. Bunlardan iki uç, “BEN BİR HİÇİM…” ve “BEN BİR EVRENİM…”dir.

İlk cevabı düşünürsek, basit bir özgüvensizlikten kaynaklandığını hemen fark ederiz. Anılan ifadeye bilinç üstünde yüklenen anlam ise, “Evrenin küçük bir modeli ve çarkı olmaktan kurnazca bir kaçış” şeklinde değerlendirilebilir… Çünkü bir “HİÇ” olduğunuzda kimse sizden İNSANLIK ADINA bir şeyler beklemez; kendinizi sorgulamak ve varlığınızın tadına, anlamına ulaşmak için yorulmanıza da gerek kalmaz…

İkinci yanıt megalomani gibi görünse bile ilkinden çok daha sağlıklıdır. Çünkü insan bir hiç olduğuna inanırsa, zamanla gerçekten de öyle olur… Oysa Evren sınırsızdır ve sınırsızlığını keşfeden insan istese de, istemese de “KÜÇÜK BİR EVREN” olma idealine kapılacaktır. Tüm insanlığa mal olmuş, gelişmeleri incelediğimizde de, gizli ya da açık olarak, EVRENSELLEŞME tutkusunu buluruz; bu bir rastlantı değildir…

Öz sorgulamada olumlu sonuca ulaşılabilmesi, kendimizden ne beklediğimizle doğru orantılıdır. Eğer İNSAN OLARAK gücümüze inanıyor ve güveniyorsak, değerlerimizi oluşturan fikir ve davranışlarımızı seçme ve değiştirme özgürlüğümüz olabilir. Özgüven eksikliğinde ise, öz sorgulamanın doğru biçimde sürdürülmesi, dolayısıyla da verimli olabilmesi imkansızlaşacaktır. Çünkü birey, öz sorgulama sonucu yaşantısına yükleyeceği anlamı da ancak özgüven yardımıyla bulabilir…

Türk toplumundaki özgüven eksikliğinin, deneme konumuzun en önemli bölümü olan “Suskunluk” olgusuna yol açmasındaki en büyük etken ailedir. Bizler yaşantımızın ilk yıllarından itibaren kendimize, dolayısıyla da fikirlerimize güvenmeyi çoğunlukla öğrenememişizdir. “ÇOCUKLAR ANLAMAZ…” kalıbı, ulusal suskunluğumuza yol açan özgüven eksikliğinin atasıdır… Neden çocukların ANLAMAYACAĞINI açıklamamız gerektiğinde ise, devasız suskunluğumuz ipleri ele geçirir ve yine susarız…

Aile fertleri çocuktaki öz sorgulama mekanizmasını nasıl durdururlar? Özgüven eksikliği bu aşamada da önemli bir faktördür. İnsanoğlu kendine güvenmezse hiç kimseye güvenemez. Ebeveynler çocuklarının da kendileri gibi eksik insanlar olacaklarına inandıklarında, hepimizin bildiği mekanizmalar faaliyete geçer ve genç birey aşırı koruma altına alınır. Söz konusu davranış biçimi, “Çocuğun yerine düşünmek ve yaşamak” şeklinde özetlenebilir Böylelikle Türk çocuğu, genci ve erişkini yaşam serüveninde bir an durup da, “BEN KİMİM VE NE YAPIYORUM?” sorusuna yönelmeyi düşünemez. Yaşam amacını belirleyemeyenlerin de toplumda söz sahibi olabilmeleri olanaksızdır.
—o—
2) DEĞİŞİM FOBİSİ

İstemli olarak bir şeyleri değiştirmek ve değişimleri benimsemek tümüyle insanca bir faaliyettir. Gerçi diğer canlılar da zaman zaman yaşantılarında çeşitli farklılıklar yaratabilirler. Ne var ki onlar bu değişiklikleri mantık değil, sezgilerini kullanarak gerçekleştirirler. Oysa biz insanoğlu, akıl denen mucizeden yararlanarak yeniler ve yenileniriz. Üstelik getirdiğimiz değişimlerin etkisi çoğu zaman salt kendi yaşantımız değil, çevremiz, hatta tüm Evren’deki varlıklar üzerinde önemli izler bırakır. Olumlu ve iyi planlanmış her değişim, aslında yaşamın bütününe attığımız gerçek bir imzadır…

İnsanlar eğilim ve karakter olarak birbirlerinden tümüyle farklıdırlar. Dile getirdiğimiz her fikirde istesek de, istemesek de benzersizliklerimizden kaynaklanan küçük ya da büyük, önemli ya da önemsiz bir değişim ideali yatar.

Çağımızın vebalarından biri olan “DEĞİŞİM FOBİSİ”ne yakalanmışsak, suskunluğu seçmemiz çok doğaldır. Madem ki bireyin her söz ve davranışı bir değişimin habercisidir ve değişim de “TEHLİKE” demektir; öyleyse en güvenli yol susmak ve her şeyin aynı kalmasına göz yummaktır… İşte Türk toplumundaki suskunluğun farklı bir boyutu da budur.

Kendini sorgulama konusunda “DEĞİŞİM FOBİSİ”nin payı sanırım şöyle açıklanabilir: Özümüze yolculukta yapacağımız her buluş, bizi değiştirecektir. Eşsizliklerimizi keşfettiğimizde, aynı insan olarak kalmamız olanaksızdır… Değişimden korkan bireylerin öz sorgulama sırasında, özlerindeki harikuladeliğe rağmen, davranışlarındaki sınırlılığı ve yetersizliği keşfetmeleri acı verici ve değişime zorlayıcıdır. Bu nedenle “Değişim Fobisi”nin etkisi altındakiler de öz sorgulamadan kaçınma zorunluluğu duyacaklardır.

“Değişim Fobisi”nin özellikle de Türk insanı açısından kaynağı nedir? Ne yazık ki yaşamımızın her alanında bizi kıskaca alan AŞAĞILIK KOMPLEKSİ… Değişim yanlısı bir toplum izlenimi vermek istememize rağmen, köklü, gerçek ve sürekli yeniliklerden delicesine korkan insanlarız biz… Nasıl mı anladım? Şöyle bir çevrenize bakın: İşçiler, memurlar, emekliler, sakatlar, tutuklular, öğrenci ve öğretmenler vb. herkes kendi için olumsuz olan bir şeyleri değiştirmek istiyor, daha doğrusu öyle görünüyor… Olayın aslına bakıldığında ise, tüm eylemler realiteden, uygulanabilir nitelikteki çözümlerden ve bilimsellikten öylesine uzak ki…

Ben bugüne dek, feminizmin en hararetli savunucuları gibi görünenlerin, örneğin Anadolu’daki köylerde yaşayan kadınlar için yaygın olarak okuma yazma kampanyası başlatılmasına öncülük ettiklerini duymadım. Ya da Türkiye Sakatlar Konfederasyonu’nun mimari engeller konusunda -çoğu zaman yetersiz kalan- çalışmalara ağırlık vermek yerine, birkaç özürlünün ailesini bilinçlendirmek ve çocuklarının sakatlığını benimsemelerini sağlamak için çaba harcadığını görmedim. Çünkü bunlar gerçekten birer değişimdir ve GERÇEK CESARET gerektirir. Cesaret ise, anlamını bile tam olarak bilmediğimiz pankartlarla yürümek ya da her şeyi eleştirerek çözümsüzlüğü körüklemek değil, beyin ve yüreğimizi kullanarak gerçekçi düşünce, çözüm ve yenilikler üretmektir…
—o—
3) BENİMSENEMEYEN DEMOKRASİ

Özgüven eksikliği olan bir topluma yapılabilecek en büyük kötülük, insanları Batıda uygulanan boyuttaki, kısmen de olsa idealleşebilmiş bir demokrasiyle yüz yüze bırakmaktır. Kendine saygı duymayan kişi, özgürlük adına devlet mekanizmalarını yıpratmaya ve popüler anlamda suskun kalmamaya çalışacaktır. Gelişmiş demokrasilerde halk sözcülerini seçmeden önce ülkesini ve yaşam standardını her boyutuyla değerlendirerek oy kullanır. Türkiye’de ise seçim olup bittikten sonra kendi seçtiklerimizi beğenmez ve salt baltalamak için en ağır eleştirilere hedef tutarız. Çözümsüz eleştiri de bir anlamda suskunluktur… Zaten sorunları ne kadar yoğun protesto edersek edelim, çözümünü bilmedikçe sonuca ulaşmamız mümkün değildir. Bizim demokrasi anlayışımız “YAP, OLMAZSA YIKARSIN…”dır. Oysa GERÇEK ÖZGÜRLÜK, “YAP, ÖĞESİ OL, DEĞİŞTİR; YÜRÜMEZSE DE YENİSİNİ KUR…” ifadesiyle tanımlanabilir. İşte bu ayrımı doğru algılayamazsak, demokrasiyi öne sürerek “ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA SUSKUNLUKLAR”ı yaşar, sonra da “SUSKUN ve KENDİNİ SORGULAMAYAN” bir toplum olduğumuzdan yakınırız…

“Benimsenemeyen Demokrasi”de insanlar “SİSTEMDE SÖZ SAHİBİ OLAMADIKLARINDAN” yakınmakla öylesine meşguldürler ki, “SİSTEMİN BİR ÖĞESİ OLMAYA, YENİ BİR SİSTEM OLUŞTURMAYA” çaba harcayamazlar. İnsan ya yıkmayı, ya da yapmayı seçer; doğal yapımız hem yıkıp, hem yapmaya elverişli değildir… İşte, “Benimsenemeyen Demokrasi”de toplum yıkmaya öylesine heveslidir ki, bir şeyler yapmak için sahip olduğu enerjiyi de yıkıcılıkta harcamaktadır.

“Benimsenemeyen Demokrasi”de özgürlük kavramı, devleti yıpratma amacını kamufle etmek için kullanılan bir kılıftır. Suskunluğumuza mazeret olarak gösterdiğimiz kısıtlı özgürlükler de, “Değişim Fobimizin” açığa çıkmasını önleyen basit, samimiyetsiz ve niteliksiz birer kaçış yoludur.

Türk halkı demokrasiyi geç bulduğu için bir türlü içine sindirememiştir. Burada, eğitim faktörünün önemi büyüktür. Aydın olarak kabul edilen kesim, halkı “Realist ve idealist ilkelerle düşünüp, sağlıklı bir özgüven geliştirmeye” motive etmek yerine, sistemi yıkmayı hedef alınca insanlarımız da, GEREK KİŞİSEL GEREKSİNİMLERİ, GEREKSE ÜLKEMİZ VE TÜM İNSANLIK ADINA SÖZ SAHİBİ OLARAK YÖNETİCİ KONUMUNA GEÇMEK YERİNE, provokasyonların etkisinde kalmakta, böylelikle de “ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA SUSKUNLUKLAR” artmaktadır.

Toplumun kendini sorgulama sürecinde “Benimsenemeyen Demokrasi” çok önemli bir engeldir. “Benimsenemeyen Demokrasi”de insanlar bilinçaltı da olsa, “DEVLETİN VARLIĞI BENİM DÜŞÜNCELERİM İÇİN BİR ENGELDİR…” inancı geliştirmektedirler. Kısıtlandığına inanılan düşünce ve davranışların kişiler tarafından gerçekçilikle değerlendirilmesi olanaksızdır. Anılan koşullarda yanlışla doğruyu ayırt edemez hale gelen birey, giderilmesi olanaksız psiko-sosyal sorunlarla karşı karşıya kalabilir. Öz sorgulamada, “BEN EN DOĞRUYU BİLİYORUM AMA SİSTEM BENİ REDDEDİYOR, ÖYLEYSE HANGİ YOLLA OLURSA OLSUN KENDİMİ ÖN PLANA ÇIKARMALIYIM…” sonucuna ulaşılması, AKLI DEVRE DIŞINA İTEREK SALT SAPLANTILARLA YOLA ÇIKILMASIYLA NOKTALANIR… Bunun sonucu da, ülkemizdeki aydınların bile dar bakış açılı insanlar olmalarıdır…

İnsan yanlışları görebiliyorsa, doğruları da mutlaka biliyordur… Ancak “Benimsenemeyen Demokrasi”lerde hedef “DOĞRUYU SAKLAYIP, YANLIŞI AĞZA SAKIZ YAPMAKTIR…” Çünkü SAF DOĞRUYA ULAŞMAK, TÜM ÖNYARGILARDAN ARINMAYI VE GERÇEK BOYUTTA DÜŞÜNCE ÜRETMEYİ ÖNGÖRÜR; BU DA, “ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA SUSKUNLUKLAR”IN AKSİNE, BÜYÜK BİR BİLİNÇLE KULLANILACAK ENERJİ VE ZAMAN GEREKTİRİR…
—o—
Yukarıda yazdıklarıma rağmen ben Türkiye’de bugüne dek algılanan anlamda suskun bir toplum olduğuna inanmıyorum. Haklarına yanlış yollarla sahip çıkmaya çalışan bir toplumu “SUSKUN” olarak nitelendirmek, çözümsüz gürültü patırtıyı desteklemektir… Türk ulusunun gerçek “Aydın” statüsüne ulaşmasını destekleyebilmek için suskunluk ve öz sorgulamadaki yetersizlikleri direkt olarak vurgulamak, yüzeysel ve sorunları arttırıcı bir faktördür. Çünkü insanlar “SUSKUNLUKTAN KURTULUN, KENDİNİZİ SORGULAYIN…” ifadesini duyduklarında, salt “Gösteri yapmayı” ya da “Yakınmayı” algılamakta; böylelikle de “Gürültülü Suskunluklar” ile, kendini, ülkesini ve tüm Evreni sağlıklı biçimde değerlendirmeye alamayan bir toplum modeli oluşmaktadır…

Çözüme nereden başlanmalıdır? Elbette ki temelden… Yani suskunluk ve öz sorgulama eksikliğine yol açan etkenlerin ortadan kaldırılmasından… Aksi takdirde değişen hiçbir şey olmayacaktır…

Dilerseniz yazımın bu son bölümünde, Türkiye’nin konuşan ve kendini sorgulayabilen bir topluma kavuşabilmesi için yapılabilecekler hakkındaki önerilerimi yazmaya başlayayım:

1) AİLE FAKTÖRÜ

Bireyin kişiliğini şekillendiren ilk kurum ailedir. Çocuk, öğrendiklerini karakterine yerleştirmeyi, kendine güvenmeyi ya da güvenmemeyi anne ve babasından öğrenir. Aile içinde kalıpların egemenliği nedeniyle bastırılan her fikir, erişkinlikte suskunluğa ve olaylara çözüm yerine eleştiri getirmeye yol açacaktır. Çünkü birey çocukluğundaki suskunluğunu ya hiç aşamayacak ve tümüyle tepkisizliği seçecek, ya da aşmış görünmek için herkes tarafından bilinen toplumsal protesto yöntemlerine başvuracaktır.

Burada söz ettiğim, ailenin gence -birçok kesimin savunduğu boyutuyla- kısıtlamasız özgürlük vermesinin gerekliliği değildir. Aksine, ben sınırsız özgürlüğün salt “BİÇİMSEL” olacağına inanıyorum. Genç, her düşündüğünü ailesine kanıtlama/kabul ettirme zorunluluğu hissediyorsa, bence önemli bir ruhsal bozukluk içindedir ve gelecekte toplumla ilişkilerini de aynı doğrultuda sürdürecektir. Daha açık bir ifadeyle, “TOPLUM BENİM DÜŞÜNCELERİMİ KABULLENMELİ…” diyecek ve belki de bir noktaya kadar kabullenilecek; ama düşündüklerinin NEDEN DOĞRU OLDUĞUNU AÇIKLAYABİLECEK KAPASİTEDE OLMADIĞI İÇİN, ONLARIN BENİMSENMESİNİ HİÇBİR ZAMAN SAĞLAYAMAYACAKTIR…

Aile çocuğa, BAZI SİSTEM VE KURALLARA UYULARAK DA ÖZGÜR DÜŞÜNÜLEBİLECEĞİNİ, ÇÜNKÜ ÖZGÜRLÜĞÜN DIŞSAL DEĞİL, İÇSEL OLDUĞUNU ÖĞRETMELİDİR… Aile içindeki kurallara uymak, birçoğumuzun zannettiği gibi suskunluğa yol açmaz. Genç, düşüncelerine güvenecek biçimde yetiştirilmişse, aile sistemi ne kadar kesin kurallara dayalı olursa olsun, özgürlüğünün kısıtlandığına inanmaz. Örnek olarak, akşam saat 21.00’de eve dönmesi gereken bir genç bu kurala uyduğunda “ÖZGÜRLÜĞÜ KISITLANMIŞ, SUSKUN” olmaz: ya da aynı örnekte 23:00’te döndüğünde “ÖZGÜRLÜĞÜ ARTMAZ…” Çünkü biliyordur ki, 21.00’de eve dönse de, dönmese de YAŞAMININ DİĞER ALANLARINDA düşünsel boyutta özgürdür. Bu nedenle de sağlıklı bir aile ortamında yetişenler, kuralları ÖZGÜRLÜĞÜN ÖNÜNDEKİ ENGELLER olarak görmezler… Böylelikle gelecekteki yaşantılarında da gereği kadar değerlendirme yapmaksızın, sadece “Aykırı” olmak için her şeye karşı çıkmayı değil; doğruları öğrenmeyi, geliştirmeyi, savunmayı ve yanlışlara çözüm bulmayı başarabilirler.

Ailenin çocuğa kazandırmak zorunda olduğu başlıca görüşlerden bir diğeri de, İNSAN OLARAK ÇOK DEĞERLİ VE ÖNEMLİ YARATILDIĞIDIR… Bu ilkeye aykırı düşüldüğü takdirde, çocuktaki öz sorgulama mekanizmasına işlerlik kazandırılması olanaksızlaşacaktır. Hiçbir önem ve değer taşımadığına inanan kişinin yaşamdaki yer ve rolünü gerçekçilikle sorgulayacağını ummak aşırı iyimserliktir… Aile çocuğa söz konusu mesajı ilk yıllarda salt İNSAN OLDUĞU İÇİN vermeli, daha sonra ise kapsam, bireyin seçeceği mesleği ve genel olarak tüm yaşamını da içine alacak biçimde genişletilmelidir. Ancak o zaman toplumun her ferdi, yaşamda etkin rol oynadığını hissedecek, böylelikle de sürekli olarak KİM OLDUĞUNU ve NE YAPTIĞINI sorgulayıp değerlendirebilecek bilince ulaşacaktır…

Ailenin en önemli sorumluluğunu en sona sakladım. Çünkü o, her şeyin olduğu gibi, deneme konumuzun da kilit noktasıdır. “OKUMAK”tan söz ediyorum elbette ki… Yalnız benim algıladığım boyutuyla okumak, harfleri bir araya getirmek değil… Böyle bir aktivite bazı zihinsel özürlülere bile öğretilebiliyor… Gerçek OKUR, SÖZCÜKLERİ BOŞ DÜŞÜNCELERLE TAKİP ETMEZ; ONLARI ALGILAR, ANALİZ EDER, ELEŞTİRİR, SORGULAR, GEREKTİĞİNDE ÇIKARMALAR / DEĞİŞİKLİKLER / İLAVELER YAPAR…

Elbette ki bu boyuttaki okuma bilinci, çocuklukta kazanılması gereken yeteneklerdendir. Oysa günümüzde harfleri bir araya getirebilen herkes okur, üstelik de “YAZAR” oluyor… İnsanlar okuduklarını anlayamıyorlar, çünkü pasif okuyorlar. Yazarın vermek istediği her mesaj ne açıktır, ne de yüzde yüz doğrudur… Eğer değerlendirme yapılmadan okunursa ya hiçbir sonuca ulaşılamaz, ya da uçsuz bucaksız bir yanılgı okyanusunda boğulmak kaçınılmaz hale gelir…

Konunun üzerinde neden bu kadar duruyorum? Doğru biçimde okumayan insan düşünemez. Düşünemezseniz, yaratamazsınız. Yaratıcılığınız kısıtlandığında da paylaşacak hiçbir şeyiniz kalmaz…

Ya suskunluğu seçer, ya da sesinizi duyurmanızı söyleyen herkesin ardından, ne yaptığınızı bilmeden gidersiniz… Okumayan insan, yaşamının hedefini doğru belirleyemez ve ona ulaşma yolunda ne ölçüde başarı sağlayabileceğini araştıramaz. Amacınız yoksa, kendinizi sorgulamak için de bir nedeniniz kalmayacaktır…

Aile çocuğu “AKTİF OKUR”luğa nasıl yöneltebilir? Öncelikle okumayı sevdirerek… Bebeklere bile ilk doğum gününden itibaren kitap, dergi, gazete, broşür, ilan… özetle okunabilecek ne varsa okunması gerektiğine inanıyorum. Böylelikle “OKUMA SEVGİSİ” bilinçaltına yerleşecektir. Çocuk okumayı öğrendikten sonra mutlaka basit analizler yapmaya teşvik edilmeli, düşünme gücü arttırılmaya çalışılmalıdır.
—o—

2) OKUL FAKTÖRÜ

“Okullarımızda, suskunluğun en büyük nedenlerinden biri olan ‘İfade özgürlüğünün kısıtlanması’ sorunu vardır… Öğrencilerin hazır bilgileri almaları ve hiçbir değerlendirme yapmaksızın benimsemeleri beklenmektedir…”

Yukarıdaki paragraf elbette ki bana ait değil… Sadece, sık sık duyduğumuz, klişeleşmiş ve artık beni hiç etkilemeyen bir sözcük yığını… Okulların sorumluluğu çocuk ve gençlere düşünmeyi ve bunları dile getirmeyi direkt olarak öğretmek değildir… Eğitim sisteminin işlevi bireylere bilgi ve duyarlılık kazandırmaktır; bunların yaşama adaptasyonunu gence öğretmek ise, ailenin sorumluluğundadır. Eğer söz konusu sorumluluk gerektiği gibi yerine getirilemiyorsa, yetersizliği sisteme yüklemek yanlıştır ve kolay bir kaçış yoludur…

Okullarda gençlere aktarılanlar yeterli midir, değil midir, ya da salt ezberciliğe mi dayanmaktadır? Bu, sisteme değil, eğitimciye bağlı bir sorudur. İçtenlikle ders veren, mesleğini iyi bilen her öğretmen, elindeki materyaller ne kadar sınırlı olursa olsun, öğrenciyi “ÖĞRENME AKTİVİTESİ” sırasında aktif konuma getirebilir. Çünkü, tırnak içinde vurgulamaya çalıştığım gibi, öğrenmek zaten “AKTİF” bir eylemdir…

Okullardaki kurallar da uzun zamandır sorgulanmakta ve bunların gençleri kalıpladığı savunulmaktadır. Ben okul forması giymenin, ya da okul yönetiminin koyduğu kuralları benimsemenin nasıl olup da düşünceleri prototipleştireceğini bir türlü anlayamıyorum… Bildiğim tek şey varsa, “Biçimsel özgürlük” propagandalarından vazgeçme zamanı çoktan gelmiştir… Sanıyorum ki, uzun etek, ya da ceket ve pantolon giyerek de özgür düşünülebilir… Tıpkı GERÇEKTEN İSTEYENLERİN cezaevinde, hastanede, dört duvar arasında ya da askerde de İNSANLIK YARARINA ÖZGÜRCE FİKİR ÜRETEBİLECEKLERİ GİBİ…

Günümüzde, eğitim kurumlarındaki “SUSKUNLUK” öğrenciler tarafından giderilmeye çalışılıyor. Elbette ki yine “ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA SUSKUNLUKLAR” ile… Bir üniversitemizde geçtiğimiz aylarda meydana gelen olaylar, gençlerin bir şeyler yaratarak değil, sistemi yıkarak seslerini duyurmaya endekslendiklerinin trajik bir göstergesidir. Eğer insanları DÜŞÜNMEYE ve YIKMAK yerine OLUŞTURMAYA yüreklendireceğini bilsem, bu tür olaylarda ağır cezalar uygulanmasını bütün beynim ve yüreğimle savunurdum… Ne yazık ki, çözüm bu değil… Çözüm, başkaldırıyı aklın rehberliğindeki önerilere, nefreti sezgiye, öfkeyi yaptırım gücüne dönüştürebilmek… Bu da ancak aile, okul ve devletin açık yüreklilikle benimseyeceği bir “BEYİN VE YÜREK SEFERBERLİĞİ”yle gerçekleştirilebilecektir…

Eğitim sisteminin ya da diğerlerinin yanlış düzenlenmiş olması, her şeyi yıkmayı, ülkeyi harabeye çevirmeyi gerektirmez… Gerçek suskunluk, sorunlara tepki göstermemek değil, çözüm önerememektir. Benim eğitim kurumlarındaki tüm genç arkadaşlarıma ve genel olarak toplumumuza vermek istediğim mesaj şudur: OLANAKLARI BOL, AYDINLARIN ÇOĞUNLUKTA OLDUĞU, ZENGİNLİK İÇİNDE YÜZEN BİR ÜLKEDE YAŞAMIYORUZ… LÜTFEN ULUSAL GERÇEĞİMİZİ REDDETMEYİN VE TÜRKİYE’MİZİ YÜREKTEN SEVİN… O ZAMAN DEĞİL EĞİTİM KURUMLARINA/DEVLET BİNALARINA, YURDUMUZUN BİR TEK ÇAKIL TAŞINA ZARAR VERMEYİ BİLE DÜŞÜNMEZSİNİZ…

Bireyin öz sorgulama sürecinde okulun yeri ve rolü nedir? Bilgi yaşam içindir… Eğer çocuk ailesinden bu mesajı alamamışsa, okulda kazandığı bilgileri, üniversite sınavı ya da meslek yaşamı dışında kullanamaz. Kullanılmayan bilginin, düşünme sürecinde etkisi yoktur. Kişi mesleği ve günlük yaşamı dışında hiçbir şey düşünmüyorsa, ciddi ve yaratıcı anlamda öz sorgulama yapmayı da başaramaz… Öyleyse okullarda, aktarılan bilgilerin yaşamsallığı salt sözle vurgulanmamalı, öğrencilere bunların neden kullanılması gerektiği de açıklanmalıdır. Elbette ki idealde bu görev aileye aittir. Ancak istisna olarak kabul edilebilecek koşullar da olacaktır ve böyle bir durumda aile yetersiz kaldığında okul devreye girebilecektir…

Ayrıca okul, bireyin yeteneklerinin keşfedilmesi ve gerektiğinde bu konuda aileyi bilinçlendirmek için de çaba harcamalıdır. Doğru seçilen meslek özgüveni arttıracak, özgüven de düşünme gücünü kamçılayarak yaratıcılığı destekleyecektir. Gerçek yaratıcılık da özgür düşünceyi ve üretkenliği beraberinde getirecektir…
—o—
3) TOPLUM FAKTÖRÜ

Toplum, sistemlerin tümünü oluşturan birimdir. Toplumu suskunluğa zorlayan, insanların kendilerini “GERÇEKTE KENDİ OLUŞTURDUKLARI SİSTEMİN DIŞINDAKİ UZAYLI YARATIKLAR GİBİ” algılamalarıdır. Dışına itildiğinize inandığınız bir olguyu aşağılamanız ve yıkmaya çalışmanız da çok doğaldır. Diyebilirim ki, toplum aşağılık duygusundan kurtulamadığı sürece ne haklarına sahip çıkmayı, ne sesini doğru biçimde duyurmayı, ne de kendini sorgulamayı başarabilir…

Bireysel düşünebilmeyi tam olarak başaramayan, heyecanlı ve akıl+mantık+sağduyu üçlüsünden çok kolay ödün veren insanların oluşturduğu toplumları mantık dışı eylemlere ikna etmek öylesine basittir ki, ülkemizde hemen hemen her ay bunun örnekleri yaşanmaktadır… Türkiye’nin zor şartlarında, geçimini bile güçlükle sağlayan, sıkıntı içinde öğrenimini sürdüren insanlara “HAKLARINIZ DEVLET TARAFINDAN ÇİĞNENİYOR…” denilmesi bardağı taşıran son damla olmakta ve çözüm düşünülmesi bir kenara bırakılarak, ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA SUSKUNLUKLAR baş göstermektedir.

Öncelikle toplumumuzdaki özgüven güçlendirilmeli, yönetime ilişkin kararlarda kitlesel ayaklanmalar yerine, sorunları yaşayanlar tarafından bulunacak radikal çözümler desteklenmelidir. Bu aşamada insanlarımız provokatörlerin oyunlarından dikkatle kaçınmalı ve sistemi kendilerinin oluşturduğunu, değişme ve değiştirme gücüne de sahip bulunduklarını hiçbir zaman unutmamalıdırlar.

Türkler, toplum boyutunda öz sorgulamaya asla gereksinim duymayan ender milletlerdendir. Çünkü bugüne dek yaşamlarının sorumluluğunu asla tam olarak üstlenmemişlerdir. Dikkat edilirse, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ülke bütünlüğü ciddi olarak ne zaman tehlikeye girse ordu bir can yeleği gibi yetişmiştir. Elbette ki vatan göz göre göre riske atılamaz ama eğer halka, yaptıkları yanlışların sonucu denetim altındayken tattırılmazsa, insanlar “BEN NE YAPIYORUM?” ifadesinin sorumluluğunun da asla bilincine varamayacaklardır…

Bu, elini sürekli sobaya değdirmek isteyen bir çocuğun parmağının kapağa hafifçe dokundurulması gibidir. Eğer bunu yapmazsanız, çocuğu bir gün sobaya yapışmış durumda bulmanız pek de şaşırtıcı olmayacaktır…

Türk ulusundaki suskunluğun ve ÖZ SORGULAMA yetersizliğinin ortadan kaldırılması için önemli bir ipucu da, insanlarımızdaki kaderciliğin önlenmesidir. Bizler başımıza gelen her şeye katlandığımız sürece realist çözümler geliştirmeyi öğrenemeyiz. Trafik kazaları için yakılan ağıtlar bunun en çarpıcı örneğidir. Trafik kurallarına uyulması etkin olarak asla desteklenmez; insanlara çocukluktan itibaren “KURALLARIN” “ENGELLER” olduğu yolunda gizli mesajlar verilir ve yüzde yüze yakın bir bölümü “İNSAN” faktöründen kaynaklanan kazalar meydana geldiğinde suç “KADERE” devredilir… Elbette ki yine “BİZ NE YAPIYORUZ?” sorusu arşive kaldırılmıştır.

Toplumumuza, sergilenen her davranıştan ve yaşanan her olaydan kaderin değil, insanın sorumlu olduğu bilinci nasıl aktarılabilir? Kendine güvenen bir toplum, kendinden başka dayanak aramayacaktır. Bu da, sorunların çözümü için sağlıklı fikir üretimini, Öz sorgulamayı destekleyecek, kişilerdeki güven duygusu arttığı için, olguların özüne inmede duygular yerine akıl egemen olacaktır…
—o—
4) AYDIN FAKTÖRÜ

Türk toplumunun suskunluğunda ve ÖZ SORGULAMA yetersizliğinde, ne yazık ki, aydınların payı büyüktür… Zira, bir toplumun düşünme, düşündüklerini dile getirme, sorgulama ve yenileme mekanizmalarının sağlıklı işleyebilmesi, o ülkedeki aydınların başlıca sorumluluğudur…

“Aydın”, toplum geneli için kriter olan düşünsel ve sosyo-kültürel seviyeyi aşmış; ülke, ulus ve insanlık çıkarları adına sezgilerini tümüyle aktif kılabilen; yapıcı, yaratıcı, güçlü ve çözümleyici kişileri tanımlayan sıfattır.

Bir toplumun ne kadar ileriye gidebileceğini, aydınların niceliği değil, niteliği belirler… Kendine bu sıfatı yakıştıran herkesin “AYDIN” olamayacağını düşündüğümüzde, söz konusu kişilerin SAYILARININ değil, İŞLEVLERİNİN önem taşıdığı açığa çıkmaktadır.

Türkiye’miz “Aydın” enflasyonunun yaşandığı “ŞANSLI” ülkelerdendir. Eli kalem tutan, iki satır yazabilen herkes kendini toplumsal kültür düzeyini aşmış saymaktadır… “AYDIN” olabilmek bu kadar kolaylaştığında, elbette ki kavramın taşıdığı derin anlam ve sorumluluk da basitleştirilmektedir…

Hiç dikkat ettiniz mi? Televizyon, radyo ya da gazetelerde yapılan ve amacı, “Halkı bilinçlendirmek” olması gereken yayınlara katılan aydınlarımız; çoğunlukla, sözlerinin kültür/bilinç düzeyi yüksek olmayan bireyler tarafından anlaşılmaması için adeta ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar…

Aydın, bu sıfatı içine sindirmiş olmalıdır. O, sorumlulukları olan, kendini kanıtlama kaygısını ve değerli zamanını sistem bozukluklarını eleştirmekle harcamayı aşmış bir insandır. Gerektiğinde tüm toplumu sırtlamaya hazırlıklı konumdadır aydın… Görevi ise, insanları düşünmeye, fikir üretmeye yüreklendirmektir… Bunu da ancak mesajlarını toplumla aynı dili konuşarak verdiğinde başarabilecektir.

Bir örnek vermem gerekirse, “AYDIN”lar on basamaklık bir merdivenin sekizinci basamağındalarsa, yerlerinden kımıldamadan ikinci merdivendekilerin yukarıya çıkmalarına yardım edemezler. Bunu yapmaya çalışırlarsa, kendileri de en aşağıya düşer, toplumu da iki basamak daha indirirler… Oysa istekli olarak dörde-beşe kadar indiklerinde, hem yardım etmek isterken dengelerini kaybetmez, hem de aşağıdakileri kolaylıkla yukarıya çıkarabilirler… Toplumu aydınlatmayı ideal seçenler, seslendikleri kitlenin o dönemdeki düzeyini çok iyi incelemiş olmak zorundadırlar.

Bir toplumu, konuşmaya, kendini ifade etmeye ve öz sorgulamaya cesaretlendirmek gerçekten de bilimsel bir çalışmayı gerektirir. Bizim ülkemizde aydınların düştükleri yanılgı bence şudur: “BİZ KENDİ KÜLTÜR/BİLİNÇ DÜZEYİMİZİ DIŞA VURARAK İNSANLARA ÖRNEK OLURUZ… TOPLUM DA BİZİM BULUNDUĞUMUZ YERE ULAŞMAK İÇİN ÇABA HARCAR…” Hayır. Türk toplumunun gerçeği bu değildir. Zaten öyle olsaydı, aydınlara da gereksinim duyulmaz, herkes kendi çabasıyla kendini geliştirebilirdi.

Gerçek aydın, toplumu anlamak, çözümlemek, gerektiğinde elinden tutup, gerektiğinde de sırtlayıp bilinç merdiveninde yukarılara taşımak sorumluluğunu üstlenmiştir ve bu, gerçekten de onurlu ve zevkli bir görevdir…
—o—

5) KÜLTÜR FAKTÖRÜ VE KÜLTÜREL ETKİNLİKLER

Kültür bir ulusun özlemlerini dile getirme ve NE YAPTIĞINI SORGULAMA sürecinde benimsenecek yöntemi belirleyen faktördür. Kendini ifade etme ve öz sorgulama sistemlerinin işleyebilmesi, kültür düzeyiyle yakından ilişkilidir.

Gerçekçi olmakta yarar var. Anadolu’da bir köyde geçimini bile zor sağlayan, yarın çocuklarını nasıl doyuracağını düşünen çiftçi ailesinin, bizim algıladığımız boyutta öz sorgulamaya ve suskun kalmamaya önem vermesi olanaksızdır. Biz bu insanlara istediğimiz kadar panel, konser, tiyatro imkanı verelim onlar yine yarın ne yiyeceklerini düşüneceklerdir. Herkesin sesini duyurduğu, yaşama aktif olarak katıldığı bir toplum benim de en büyük hayalimdir ama İŞTE TÜRKİYE’MİZİN GERÇEĞİ BUDUR…

Kentlerdeki halkın durumu nasıldır? Kültürün en sağlıklı kaynakları olan kitaplar, eski kalitelerini yitirmiş durumdadırlar. Kitabın işlevi, insanlara, anlayabilecekleri düzeyde seslenerek, onları düşünmeye teşvik etmektir. Dilerim bir gün, tüm yapıtlar yıkıcı mesajlardan arınarak düşünceyi aktif kılacak ve çözümselliği destekleyecek statüde yazılacaktır…

Ben halkımızın suskunluk ve öz sorgulama yetersizliğinin giderilmesinde sanatsal (sinema, tiyatro, opera, sergi vb.) ve kültürel (konferans, panel, açıkoturum vb.) aktivitelerin yararlı olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü bu tür etkinlikler de kültür/bilinç seviyesinin yüksek olmadığı kitleden uzak kalarak, salt belirli düzeyi aşmış insanlar tarafından izlenmektedir.

Öyleyse ne yapılmalıdır? Kültürel ve sanatsal faaliyetlerin tanıtımında ve açıkoturum, panel vb. aktivitelerde “AYDIN” olmayan halkın algılama düzeyi de dikkate alınmalıdır. Bu çalışmalardan aktarımlar, topluma TOPLUM DÜZEYİYLE DOĞRU ORANTILI OLARAK yansıtılabilir…

Özetlersek, toplumsal kültür düzeyinin yükselmesi ve dolayısıyla da öz sorgulamanın kolaylaşması için, öncelikle kültürün “AYDINLARA” özgü bir kavram olduğu saplantısını gidermek zorundayız. Böylelikle insanlar herkesin zeki, bilinçli ve kültürlü olabileceğine inanarak, tüm faaliyetlere katılacak, özgürce fikir üretebilecek, duygulanımlarını aktarabileceklerdir. Kültür alanındaki bu serbestlik ise, yaşamın bütününe yansıyarak, toplumumuzu “Düşünce Korkusu”ndan dolayısıyla da suskunluk ve öz sorgulama yetersizliğinden kurtaracaktır.

Yaşam, sonsuz bir yaratıcılık sürecidir ve burada ne suskunluğa, ne de sorumsuzluğa yer vardır… İnsan, düşünme gücüne sahip bir varlık olduğundan, sürekli yenilemek ve yenilenmekle yükümlüdür. Bunun anahtarı ise, düşünce üretmek, fikirlerimizi yapıcılıkla dile getirmek ve kendimizi, YAŞAM denen şu harikulade serüvene varlığımızla ne kattığımızı sorgulamaktır…

Aslı DİNÇMAN

İzmir, 02 Ağustos 1996

"TREE OF LIFE" İLE KÜÇÜK BİR MESAJ

Haziran ayında Brezilya’da çevre sorunları için bir toplantı yapılıyor. Bu toplantıya yaprak çizip gönderilecek ve toplanan bu yapraklar liderlere verilecek. Böylece çevre konusuna karşı tüm Dünyanın biraz daha sağduyulu olması istenecek.

Bu önemli konuda acaba ne kadar duyarlıyız? Yaşadığımız Dünya acaba yalnızca bize ait mi? Bize ait bile olsa onu; kaynakları, güzellikleri hiç tükenmeyecekmiş gibi kullanmamız doğru mu? Çevre için birçok şey yapılıp söyleniyor. Birçok insan bu konuyla ilgili görüşlerini belirtiyorlar. Oysa bu kadar çok konuşulduğu, tartışıldığı halde bu konuya gerçekten önem verenlerin sayıları o kadar az ki… Tıpkı özürlülerle ilgili konularda yapıldığı gibi, çevreyi korumanın önemi de konuşuluyor, yazılıyor ve unutuluyor…

Oysa bütün bu karmaşaya gerek bile yok. “Çevreci” olduklarını savunanlar, eğer gerçekten Dünyayı ve insanları seviyorlarsa, onu şov yapmak amacıyla değil, gerçekten korumak zorundalar. Bu o kadar zor bir şey değil. Silahlanma için harcanan paraların yarısı çevre için kullanılsa, bu olay çözümlenebilir. Ne var ki, önemli olan bunu düşünmek değil, uygulamak…

Şu cümle ne kadar anlamlıdır: “DÜNYA, BİZE ATALARIMIZIN MİRASI DEĞİL, ÇOCUKLARIMIZIN EMANETİDİR…” Evet, çocuklarımıza teslim edeceğimiz Dünya, onlara layık olmalıdır. Oysa o çocuklar, yaşları küçük olduğu için ellerinden alıp, dikkatsizce kullandığımız, adeta yok etmeye çalıştığımız Dünya’larına bizden çok daha büyük bir çabayla sahip çıkmaya çalışıyorlar. Hem de tümüyle bize ait olan şeylere bile gösteremediğimiz kadar büyük bir özenle….

Bazen düşünüyorum da, keşke kişisel hırslarımız olmasa ve Dünya yönetiminde çocuklara da söz hakkı verebilsek… O zaman Dünya’mız daha iyi yaşanılacak bir yer olacaktır…

Hiçbir zaman geç kalmış değiliz. DÜNYA için hala bir şeyler yapabiliriz. Önce insanları bu konuda bilinçlendirmeliyiz. Birçok kişi hala çöplerini sokaklara atıyor, hala pet şişeler kullanılıyor ve fabrikalar atıklarını denizlere boşaltıyorlar. Bu şartlarda hiçbirimizin “Dünyayı ve çevreyi seviyorum.” demeye hakkı yoktur…

Şöyle bir soru sorulabilir: “Ne yapabiliriz? O fabrikaların ürettiği hiçbir ürünü kullanmayalım mı? Onlara ihtiyacımız var…” Evet, onlara ihtiyacımız var, ama DÜNYAYA daha çok gereksinimimiz var… Belki çok ürkütücü gelebilir ama bu kuruluşları boykot etmemiz gerekirse bunu da yapmalıyız. Kendimiz için, yarınlarımız için, DÜNYA İÇİN….

Çernobil faciası zihinlerimizden silinmedi, yıllar geçse de silinmeyecek.. Ve Dr. Erdal ATABEK, “Çernobil Çocukları” başlıklı bir yazısını şu paragraflarla noktalıyordu:

“Hayır, bin kere hayır! Bu çocuklar Dünyayı değiştiriyordu. Yirminci Yüzyılın bu canlı belgeselleri, Dünyayı değiştiriyordu. Hepimize sorumlu olduğumuzu anlatıyorlardı. İçimizin sızlaması, onlara armağanlar vermek hiçbir şey değildi. Asıl olan, onların yaşadıklarında kendi sorumluluğumuzu görebilmekti. Hepimiz sorumluyduk, hepimiz suçluyduk. Nükleer silahlara karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Nükleer enerjinin yanlış kullanılışına karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Ekosistemi bozan herkes sorumluydu. Buna duyarsız kalan herkes sorumluydu. Dünyanın yağmalanmasına aldırmayan herkes sorumluydu. Kendi rahatımız, kendi keyfimiz için, kendi çıkarımız için başkasını düşünmediğimiz için hepimiz sorumluyduk. Hepimiz, hepimiz…

Andrei’ler, Aleksi’ler, Nataşa’lar, Olga’lar… Sizlere binlerce teşekkür. Hepinize binlerce teşekkür. Bizleri hiç bağışlamayın. Belki böylece biz de doğruyu görebiliriz…”

Doğa, varolmak için bize gereksinim duymaz ama bizler yaşayabilmek için ona muhtacız. Onu yok etmek, kendimizi yok etmekle aynı anlama geliyor. Bu bilinçle yola çıkmalı, doğaya zarar verecek bir şey yaparken faturasının bizlere çıkarılacağını düşünmeliyiz.

Evet, tüm Dünya çocukları! Sizin Dünyanızı sevmeyenleri, ona zarar verenleri hiçbir zaman bağışlamayın ki, bizler her geçen gün size layık olabilmek için daha çok çaba gösterelim ve sizin emanetinizi, en az sizler kadar güzelliklerle dolu olarak teslim edelim…

Aslı DİNÇMAN
İstanbul, 1 Mayıs 1992

ABD IRAK SAVAŞI ve TÜRKİYE GERÇEĞİ

Artık savaş kaçınılmaz, çünkü ABD öyle istiyor… Dolayısıyla ben bu satırları, “SAVAŞA HAYIR!” pankartlarıyla ortalığı birbirine katan binlerce şovmen gibi, savaşın önlenebileceği hayalleriyle, boşu boşuna akıntıya kürek çekmek için yazmıyorum.

Amacım, ATATÜRK ilke / inkılaplarına tüm varlığıyla inanan, ülkesini ve insanlığı seven, yaşama saygı duyan, gerçek / tam bağımsızlığa ve yarınlara gönül vermiş bir Türk Genci sıfatıyla; göz göre göre savaşın perde arkasında kaldığını düşündüğüm bazı gerçekleri ve bu gerçekleri benimsemesi kaçınılmaz olan Türkiye’nin rolünü, ATATÜRK MANTIĞI doğrultusunda incelemeye çalışmak. Böylelikle de, -hiç olmazsa gelecekte karşılaşılabilecek olasılıklara karşı- halkımızın düşünsel boyutta daha hazırlıklı olmasına katkıda bulunabilmek.

Çıkış noktamız, “ABD NE YAPMAK İSTİYOR?” sorusu olmalı bence. Cevap açıktır: ABD, IRAK PETROLLERİNE GÖZ DİKMİŞ VE SADDAM HÜSEYİN FAKTÖRÜNÜ ORTADAN KALDIRARAK, MADDİ GÜCÜN TEK HAKİMİ OLMAK İSTEMEKTEDİR. Zira, Bosna-Hersek’teki Sırp vahşetini yıllarca uzaktan seyreden bir Amerika’yı, “DÜNYANIN BODYGUARD’I” olarak kabul etmenin, akıl+mantık+sağduyuya uygun olamayacağı kesindir…

Savaşın nedeni bu kadar açık ve basit olsa da, ABD bu planını örtbas edecek gerekçeler öne sürmektedir elbette ki. Asıl acı gerçek, tüm dünyanın, bunların bahane olduğunu bile bile aktif anlamda “SAVAŞA HAYIR!” diyemeyişi ve savaşı önleyemeyişidir. Çünkü ABD ”Süper Güç”tür…

Öne sürülen nükleer silah tehdidi, keyfi bir zaman ve şekilde (Körfez Savaşı üzerinden on yıl geçtikten sonra), üstelik de Birleşmiş Milletler yerine, Amerika Birleşik Devletleri tarafından, yine silah –belki de nükleer silah- kullanılarak ortadan kaldırılacak ve bölge ülkeleri güvenliğe kavuşturulacak!… Buna karşılık, dünya petrolünün büyük bir bölümü ABD’nin hükümranlığı altına girecek. Müttefik ülkelerin ekonomileri (en çok da Türkiye’ninki) altüst olacak. Kuzey Irak’ta nasıl bir tablonun ortaya çıkacağı ise, bilinemeyecek… Hepsinden önemlisi, tüm İslam alemi için kutsal olan Kurban Bayramı’nın hemen ertesinde masum insanlar, Müslümanlar da ölecek..

Amerika’nın bize vereceğini varsaydığımız garantiye güvenip, bir katliama kucak açmanın, BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNE sağlayacağı çıkarlar ve bunlardan nasıl onur duyarak yararlanacağımız ise, ayrı bir tartışma konusudur… Eğer bu savaş bizi ilgilendiriyorsa, o zaman ABD’nin kendine ayıracağı pastadan, yani parçalanan Irak’tan, biz de coğrafi olmasa da, ekonomik açıdan pay almayı düşünmeliyiz.

Böyle bir dönemde ATATÜRK ve İsmet İNÖNÜ’yü anmamak elde değil. Büyük Önder yaşasaydı, hangi güç isterse istesin, acaba Türkiye etkin rol üstlenmek zorunda kalabilir miydi? Çok anlamlı bir halk deyişiyle, “Kendi yağımızla kavrulur” ve özgürlüğümüz için savaşırdık sadece. Çünkü, dünyayı dize getirse de, evrensel barışa gönül vermiş bir liderimiz vardı; üstüne basarak geçmesi için önüne serilen Yunan bayrağını, “BAYRAK, BİR MİLLETİN ONURUDUR.” diyerek, yerden kaldırtan…

Elbette ki o dönemde Türk Halkı’nın düşünce yapısı ve yaşam tarzı da daha farklıydı. Vatanımız için her türlü fedakarlığı severek yapardık biz Türkler. Parmaklarımızdaki alyansları dahi hiç tereddütsüz verirdik…
Oysa şimdi, rahatımızı ve kişisel güvenliğimizi her şeyden üstün tutar olduk. Teknoloji ve alışveriş çılgınlığı, başımızı döndürüyor.

Çocukluğumuzda ezberlediğimiz, “Yerli malı, yurdun malı, herkes onu kullanmalı…” vb. şiirler / şarkılar, büyüyünce hemen unutuldu. Maaşlara yapılacak zamları biraz da kredi kartı borçlarını azaltmak için bekler olduk. Bu koşullarda elbette ki, devletimiz de bizim yaşam standardımız için birilerine (ABD, IMF vb.) müttefik olmak durumunda…

BEN, SPASTİK OLUŞUM NEDENİYLE, ELİMLE KALEM TUTUP ÖDEV YAPAMAYACAĞIM GEREKÇESİYLE OKULA KABUL EDİLMEDİĞİM ÜLKEMİ ÇOK SEVİYORUM… Belki Amerika’da olsaydım, akademik öğrenimimi en iyi koşullarda gerçekleştirebilirdim ama her şeye rağmen ATATÜRK CUMHURİYETİ’NDE yaşamaktan büyük onur ve mutluluk duyuyorum…

Türkiye’nin yüzde doksanının bu savaşa hayır dediği kabul ediliyor. Dünyada ve ülkemizde örneklerini gördüğümüz üzere, ABD bayrağı yakmak, dev boyutlarda “SAVAŞA HAYIR!” pankartları açmak vb. pasif + suya sabuna dokunmayan eylemler yerine, savaşa gerçek anlamda “HAYIR!” diyen her Türk vatandaşını, bir Müslüman ülkeye savaş açarak, din kardeşlerimizi, masum insanları tehdit eden Amerika’ya karşı; üretimi ya da kaynağı ABD olan mal, ürün ya da hizmetleri kullanmak konusunda daha seçici davranarak tepkimizi göstermeye davet ediyorum…

“Barışın savaşla sağlanacağı” ninnilerinden arınmış bir dünyada yaşayabilmek umuduyla…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 08 Şubat 2003

YURTSEVERLİK VE ÖFKE

Okuyor, izliyor, dinliyor, özetle çevremi gözlemliyorum. Türkiye’mi seven ATATÜRKÇÜLERDE korkunç bir öfke, almış dizginleri ele, ortalığı kasıp kavuruyor. Ve bu tutum adeta vatanımıza sahip çıkmanın gereği haline getiriliyor.

“Yurtsever misin?”
“Evet”
“Gidişata öfke duyuyor musun?”
“Vatanını seven herkes gibi, evet.”

Yurtseverlik ve öfke kavramlarını bağdaştırmanın mantığını çözmeye çalışıyorum. Aksi takdirde, ülkemin gittiği yolu anlamam olanaksız.
Benim rehberim, Mustafa Kemal ATATÜRK… Bu nedenle, soruyu önce Ölümsüz Öndere soruyorum: YURTSEVERLİK NEDİR?

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütam (askeri terim: birlik), bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olmaz. Bulunduğu yere nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.

Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mutlu olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadet ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur…”[1]

Ben bu ifadelerden; “Yurtseverlik, ne olursa olsun, tüm olanaklarımızla vatanımızı savunmak ve vatanın refahını kendi rahatından üstün tutmaktır.” sonucunu çıkarıyorum. Üstelik ATATÜRK bu askeri emrinde dahi, “MİLLETİN SAADET ve SELAMETİNİ” ideal gösteriyor. Demek ki, KALİTELİ YAŞAYABİLMEMİZ İÇİN GENİŞ ANLAMDA VATANIMIZI SAVUNMAMIZI İSTİYOR.

Bugünkü ortama baktığımda ise, “Yurtseverlik ve öfke” birlikteliğine ilişkin anlamam gereken kavram şu: “Vatanımızı öfkeyle savunmak”, ya da “Bir şeylere öfke duyarken, vatanımızı savunmak”… Bunlar mümkün müdür?

Yine sevgili Önderime, onun hayatına bakıyorum…

Mustafa Kemal, tüm engellere rağmen, vatanı kurtarmak istiyordu. Vatan hainlerine karşı öfkeli miydi? Nutuk’ta, Padişah Vahdettin başta olmak üzere, ülkemizi içten çökertmeye çalışanların hıyanetleri gözler önüne serilir. Gençliğe Hitabe’de de Türk gençliği bu vb. tehlikelere karşı uyarılır. Ancak ne zaman? Nutuk’un okunma tarihi: 15–20 Ekim 1927… Diğer deyişle, ulusal mücadelemizin başlangıcı olarak 19 Mayıs 1919’u alırsak; ATATÜRK, sekiz yılda gerçekleştirdiklerinden sonra, hainlikleri eleştiriyor. Hainlere öfkesini, ancak vatanı kurtardıktan sonra dışa vuruyor.

Biz ne yapıyoruz? ATATÜRK’ün yaptıklarının tam tersini… Öfkeyle kalkıp, hiçbir şey yapamadan, zararla oturuyoruz. Daha da acısı, bizim liderimizin stratejilerini, “dâhili ve harici bedhahlarımız” uyguluyor… Böyle bir şey olabilir mi? Bizde olur, oluyor. Birlik+beraberlik onlarda, sebat+kararlılık onlarda, davaya sahip çıkış+baş koyuş+etkin eylem onlarda… Sonuç da ortada… Sonra da biz, “ATATÜRKÇÜ’yüz”…
Affet bizi Gazi Paşa…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 28 Aralık 2007

[1] Sakarya Meydan Savaşı Yazılı Emir’den

ÜLKEMİZE HİZMET EDEBİLMEK

Türk Dil Kurumu internet sitesine girip, “Söz Bul” kutusuna “Hizmet” yazdım. İşte sonuç:

hizmet isim Arapça ¬idmet
1 . Birinin işini görme veya birine yarayan bir işi yapma: “Vatan, evladının hizmetini bekliyor.”- Ö. Seyfettin.
2 . Görev, iş: “Askerlik hizmeti.”- .
3 . Bakım, özen, ihtimam: “Bu bahçe çok hizmet ister.”- .

Birbirinden güzel üç anlam… İlk ikisi, kişiyi çalışmaya özendiren, aktiviteyi destekleyen anlamlar. Üçüncü ise “Hizmet”i, yaşama anlam katan bir kelimeyle, “Özen” ile ilişkilendiriyor.

Sonra, “Hizmet eden kimse”yi ifade etmesi gereken “Hizmetçi”yi yazdım “Söz Bul” kutucuğuna… Karşıma, şu açıklama geldi:

hizmetçi isim
1 . Hizmet gören kimse.
2 . Belli bir ücretle ev işlerini yapmak için tutulan kadın: “Arkasından, kucağı paketlerle dolu hizmetçi kızla içeri giriyorlar.” Y. Z. Ortaç.

Dilimizdeki bu güzel sözcüğün, genellikle ikinci anlamıyla kullanıldığını düşündüğümde, içim sızladı… Oysa birilerine ya da bir şeylere; özenle sevgiyle yararlı olabilmenin -diğer deyişle- “HİZMET EDEBİLMENİN” hazzına doymak mümkün müdür?

Öyleyse “Hizmetçi” deyince neden, “üç kuruş ekmek parası kazanmak için, başkalarının temizlik ve ev işlerini yapan kadınlar” akla gelir? Daha da önemlisi, bu sözcük; sıfat olarak, üçüncü şahıslar için kullanıldığında -istesek de istemesek de, bilincinde olsak da olmasak da- lehimize bir statü farkı yaratıp, vurgulamaz mı? Herhangi bir vesileyle, “Hizmetçiyim!” diyenlere de, “Rica ederim…” diye cevap verme ihtiyacı duyulmaz mı?

Oysa az önce değindiğim üzere, kelimenin kökü (her ne kadar sözlükte “İsim” olarak geçse de) günümüzde ender rastlanan, ŞANSLI kişilerin başarabildiği bir fiil olan, “HİZMET” değil midir? Hele hele, hizmet ettiğimiz, kendi vatanımız ve milletimiz olursa…

Gelin şimdi, Büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ü dinleyelim:

“Benim için dünyada en büyük mevki ve ödül, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer ALLAH beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün sonuna kadar MİLLETİN HİZMETİNDE OLMAKLA iftihar edeceğim.”

“Milletin hizmetinde olmak”, ya da günümüz koşullarında ihtiyaç duyulduğu üzere, “Memleketin hizmetinde olmak”… Bunu başarabiliyor muyuz, başarabilir miyiz? Kendimize sık sık bu soruyu soralım. Soralım ki, yanıtlarımız bize, daha aydınlık bir gelecek yaratma konusunda yol göstersin, umut versin…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 07 Eylül 2006

Ülkemize hizmet edebilmek  PPS  (Tıklayın)

ULUSAL BAĞIMSIZLIĞI GENÇLERE NASIL ANLATALIM ?

ATATÜRK, neden Türk Milletinin tam bağımsızlığı için çalıştı; bu ideale neden hayatını vakfetti? Çünkü STRATEJİK KONUMU DOLAYISIYLA, ÜLKEMİZİN GERÇEK ANLAMDA DOSTUNUN OLMAYACAĞININ bilincindeydi…

Kurtuluş Savaşı ruhu -bir anlamda- ATATÜRK’ün Türk Ulusuna milli egemenlik kazandırma projesini hayata geçirmesine olanak tanımış, büyük önderin bunu gerçekleştirebileceğini pratikte de görmesini sağlamıştır.

“…Eğer bazen ihtiyatkâr hareket ediyorsak, aşırı ölçüde şüpheli davranıyorsak, bize çok pahalıya mal olan hürriyetimizi kaybetmek hususundaki korkumuzdandır. Bu hürriyetin bir küçük kısmını sakat etmektense, hepsini birden feda etmeyi tercih ederiz. “ diyordu ATATÜRK.*

Mustafa Kemal ATATÜRK döneminde Türk Ulusu için TAM BAĞIMSIZLIK, kişisel ve toplumsal onurun, mutluluğun ve özsaygının simgesiydi. Çünkü büyük önder bize, TÜRK’ün asla bağımlı yaşamadığını ve yaşayamayacağını, tüm davranışlarıyla hissettiriyordu.

ATATÜRK yanımızdayken, bağımlı yaşamaktansa, ölmeyi seçebilecek kadar cesurduk. Çünkü “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” ilkesinden ödün vermeksizin, yurdunu savunan ve özgürlüğünden vazgeçmemek için cihana meydan okuyan bir liderimiz vardı…

“Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.” Mustafa Kemal ATATÜRK…

Bağımsızlığımızı silahla savunmanın ötesine geçmemizi isteyen bir önderimiz vardı bizim. Her alanda, özellikle de ekonomik anlamda egemenlik öngörürdü ülkemiz için… Bilirdi ki, ekonomik bağımsızlık, diğerlerinin de güvencesidir.

1922 yılında büyük önder bu gerçeği aşağıdaki sözlerle dile getiriyordu:
“Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.”
Nitekim bugün bağımsızlığımıza yönelik tehdit, sadece silahla giderilebilecek nitelikte değildir. Özellikle de gençliğin bunu algılayıp değerlendirecek kapasiteye ulaşması gerekiyor.

Günümüzde Türk Ulusu’nu, içinde bulunduğu uyuşukluktan kurtarabilecek tek şey, kasıtlı olarak zedelenmek istenen ULUSAL BAĞIMSIZLIK BİLİNCİ’nin özellikle de çocuk ve gençlere yeniden kazandırılmasıdır.

Ülkemizde, dâhili ve harici bedhahlar tarafından, “ULUSAL BAĞIMSIZLIK BİLİNCİNDEN UZAK GENÇLİK” için şuurlu çaba sarfedildiği bir gerçektir. Ancak ben, bu yoldaki faaliyetleri tekrar tekrar sıralama kısır döngüsünden bir adım ileri gidip, “ULUSAL BAĞIMSIZLIĞI GENÇLERE NASIL ANLATALIM?” sorusunun yanıtına gelerek, bu konudaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum:

· Değerleri olan ve bu değerlere sahip çıkan gençleri destekleyelim.
Karamsarlıktan arınıp, DİKKATLE ve UMUTLA gözlemlersek, çevremizde böyle aydınlık gençlerin de varolduğunu fark ederiz. Onların yanında yer alalım ve çabalarını azımsamadan coşkuyla destekleyelim.

· Faturayı ezberci eğitim sistemine kesip, suçu üçüncü şahıslara atarak rahatla(ma)maktansa, çocuk ve gençlere okul dışındaki hayatta, ARAŞTIRMAYI ve ÖĞRENMEYİ öğretelim.

· MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, CUMHURİYET ve CUMHURİYETE İLİŞKİN TEMEL DEĞERLERE gençlik tarafından sahip çıkılabilmesi için; bu hazinelerimizin, gençliğin duygu ve düşüncelerinde, daha da önemlisi, RUHLARINDA anlam taşıması gerekir. Marka giyinip, lüks/rahat/özgür yaşamak dışında düşünceleri olmayan bir nesil yetişmesini önlemek için; onlara, varoluşlarının anlamı olan bu hazineleri derinlemesine tanıtalım.

· Ben ATATÜRK’ü, okudukça ve bu güzel ülke için yaptıklarını anladıkça, daha çok sevdim. Türk Gençliği de onunla bütünleşebilme yolunda, öncelikle ATATÜRK’ü ders kitaplarının ötesine geçerek tanımaya yöneltilmelidir. Çünkü ATATÜRK’ü tanımak, Türkiye’yi anlamaktır…

Haydi, hep birlikte ULUSAL BAĞIMSIZLIK BİLİNCİ’ni TÜRK GENÇLİĞİ’ne, ATATÜRK GENÇLİĞİ’ne anlatalım.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 23 Kasım 2006

* 29.10.1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya Demeç.

Ulusal bağımsızlığı gençlere nasıl anlatalım-sesli  PPS  (Tıklayın)

TÜRKİYE’DE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

Son günlerde gündemde olan önemli bir konu; DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ… Toplumumuzun her kesiminden yüzlerce insan yazıyor, çiziyor ve düşüncelerini aktarıyor. Gümrük Birliği’nin ardından, yıllardır özlemini çektiğimiz Avrupa Topluluğu’nun da kapısını aralamak istiyoruz ve bu amaçla, ülkemizde geniş kapsamlı düşünce özgürlüğünü uygulama zorunluluğunu dile getiriyoruz. Acaba ne yaptığımızı biliyor muyuz?

Model olarak benimsemeyi hedeflediğimiz anlamdaki düşünce özgürlüğü, GERÇEK AYDINLARIN OLUŞTURDUĞU BİR TOPLUMDA MÜMKÜNDÜR… Anılan kriterden yararlanabilmek için öncelikle, “AYDIN” tanımının kapsamının tam ve doğru olarak belirlenmesi gerekmektedir. Eğer yüksekokul, lise mezunu ya da şair, yazar, düşünür vb.. “TOPLUMU YÖNLENDİRME” gücünü elinde tutan meslek grubu mensupları “Aydın” ise ve söz konusu kişilere sınırsız düşünce özgürlüğü verilecekse, toplumun diğer kesimleri bunu reddedeceklerdir. Eğer düşünce özgürlüğü ayrım gözetilmeden, yediden-yetmişe tüm fertlere tanınacaksa, ülkemizin parçalanmasına ya da irticaının akıl almaz boyutlara ulaşmasına da göz yummamız gerekecektir.

“BELİRLİ KURALLAR ÇERÇEVESİNDE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ” sağlanacağı teorisi ise, bilinçaltına itilen gerçekler nedeniyle ortaya çıkmıştır. Hiçbir ülkede (Sınırsız düşünce hürriyeti olsa bile) insanlar vatanlarını kurtaran, onları özgürlüğe kavuşturan, bir anlamda “Yeniden Vareden” kişiye saldırmayı, alçakça ithamlarda bulunmayı düşünmezler. Bizim ülkemizde ise, eleştirdiğimiz, yok saydığımız düşünce özgürlüğü öyle bir boyuttadır ki, Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’e bile hakaret edilebilmektedir…

Henüz, düşünce özgürlüğünü, bölücülük ve küstahlıktan ayıramayan “AYDIN”ların (!) ülkesi olmaktan kurtulamayan Türkiye’yi ileri götürme yolunda “Büyük Kahraman” olduklarını zannedenlerin; “Felaket Tellallığı” yapmak yerine, olumlu düşünerek, akılcı çözümler üretmedikleri sürece, ne okudukları okulların, ne de “ÖZGÜR DÜŞÜNCELERİNİN” (Kendileri de dahil olmak üzere) hiç kimse için yararlı ve etkili olmayacağını öğrenmeleri gerekmektedir…

Toplumumuzu yediden-yetmişe eğitmeden, düşünce özgürlüğünü Türkiye’ye getiremeyiz ve bu konuda hiçbir ülkeyi model alamayız. Avrupa Topluluğu’na girmek için benimseyeceğimiz, temelleri sallanan bir “DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ GÖSTERİSİ” ulusal felaketimize neden olacaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 22 Mart 1995

Türkiye’de düşünce özgürlüğü  PPS (Tıklayın)

TÜRKİYE, MALEZYA OLUR MU ?

Endişe, çoğunlukla duygusal bir reaksiyondur. Bu nedenle de endişelendiğimiz konularda mantığımızı daha aktif çalıştırmamız gerekir. Aksi takdirde, gerçeği algılama kapasitemizin azalma riski vardır.

Ülkemizin, ATATÜRK İlke ve Devrimlerinden uzaklaştırıldığını görmek başkadır; “Ilımlı İslam Devleti” söylemini -düşmanlarımızla ağız birliği yapmışçasına- Türkiye ile bağdaştırmak başka…

Türkiye, Malezya olmaz, olamaz… İşte, Genelkurmay Başkanımız Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’ın Harp Akademileri Komutanlığının 2007–2008 Eğitim ve Öğretim Yılı açılış törenindeki sözleri:

“Değerli silah arkadaşlarım, korkularımızla yaşamayalım. Bir husustan emin olalım, hiç bir güç Türkiye’yi bölemez, kimsenin gücü buna yetmez. Türkiye’yi kim bölecek? Kimin veya hangi grubun böyle bir gücü var? Büyük Türkiye böyle bir tehdidi bertaraf etme gücüne sahip değil mi? Kendimizi bu kadar zayıf görmeyelim. Hiç bir güç, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti başka bir şeye dönüştüremez. Hiç bir güç, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik yapısını değiştiremez, bunu yapmaya gücü yetmez. Hiç bir güç, tüm çabalarına rağmen Türk ulusunun ordusuna olan güvenini sarsamaz.”

Paşaya tüm yüreğimle katılıyor ve konuya ilişkin şu düşüncelerimi de açıklamak istiyorum:

Türkiye, Malezya olmaz, olamaz… Çünkü;

CUMHURİYETİMİZ, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ESERİDİR.
Ne kadar yıpratılsa, yok edilmeye çalışılsa da, Cumhuriyetimiz, dünyaya gelmiş en büyük liderin, dahi bir devlet adamının eseridir.

Prof. Dankwart A. RUSTOW “Kurum Kurucusu Olarak ATATÜRK” isimli makalesinde şöyle diyor:

“Her şeyden önce ATATÜRK, organik bakımdan geçmişin mirası üzerine inşa edilen, bugünün ihtiyaçlarına etkin biçimde cevap veren ve belirsiz bir geleceğin tehditlerine karşı da halkını koruyan bir dizi kurum yaratmıştır” (T.B.M.M, Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtı, Halk Fırkası gibi).

İSTİSNASIZ, “NE MUTLU TÜRK’ÜM!” DİYEN HERKESTE -HATTA DİYEMEYEN BAHTSIZLARDA BİLE- MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TEN BİR PARÇA VARDIR.

Bizim Önderimiz, yalnızca dost ulusların değil, işgalci ordu komutan ve liderlerinde dahi, derin bir hayranlık uyandırmıştır. Bakın, Winston CHURCHILL ne diyor:

“ATATÜRK sağ olsaydı, dünyanın görüntüsü bugünden çok başka olurdu. Keşke sağ olsaydı da, biz o büyük adamın izinden gidebilseydik.”

Türkiye bir yana; tüm dünya, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün varlığıyla, çok daha iyi yaşanılır bir yer olabilecekken, onun ülkesinde yaşayıp da, öylesine özel bir insandan etkilenmemek olası değildir. Mustafa Kemal ATATÜRK, fikirleriyle, “Damarlarımızdaki asil kanda mevcut olan kuvvet”in mimarıyken, Türkiye “ILIMLI İSLAM DEVLETİ” olabilir mi?

Evet, Türkiye, Malezya ya da İran olmaz, olamaz… Ne var ki, bu gerçek bizi milli rehavete sürüklerse, ATATÜRK‘ün bizden beklediği, “Çağdaşlıkta öncü Türkiye Cumhuriyeti”ni, Onun öngördüğü ilkeler doğrultusunda korumamız da giderek zorlaşacaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 5 Ekim 2007

Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi kim?

Cumhuriyet Gazetesi’nin sloganı: “Cumhuriyetinize sahip çıkın!”

Peki, Cumhuriyetin sahibi kim? Şöyle de sorabiliriz: Türkiye Cumhuriyeti’ne     kimin + kimlerin sahip çıkması gerekiyor?

Atatürk, Gençliğe Hitabesi’nde Cumhuriyetimizi Türk gençliğine emanet etmiştir. Ancak, büyük önderin evrensel ve zaman üstü mesajlarının, yaş sınırlamasının da ötesine geçeceği, tartışılmaz bir gerçektir. Buna göre diyebiliriz ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin sahibi, her yaştan Atatürk gençliğidir.

Biyolojik gerçekleri düşündüğümüzde, kronolojik yaşı genç olanların “Aktif eylem yapabilme gücü”nün üstünlüğü mutlaktır. Ancak ülkemizde VATAN söz konusu olduğunda, ona sahip çıkma bilincinin yaş ortalaması da yükselmektedir. İstisnalar elbette ki var, ancak kaideyi bozamıyorlar…

Evet, Cumhuriyet yürüyüşlerinde yaş ortalaması dikkat çekici… Genç nüfusun yoğun olduğu ülkemizde düzenlenen Atatürkçü yürüyüşlerde, neden 40 yaş üzeri Atatürk gençliği ağırlıkta?

Belki de onlar, ilk yıllardan günümüze, Cumhuriyetimizin kazanımlarını bizden daha dolu dolu yaşadıkları için, ona yönelik riskler karşısında daha samimi endişeler taşıyorlar. Tıpkı, hayatında hiç karanlık görmemiş birinin, ışıktan yoksun kalmanın nasıl bir şey olduğunu tam olarak anlamasının olanaksızlığı gibi; biz genç kuşak da henüz yaptırım gücümüzü aktif kılacak kadar UYANAMADIK. Gidişin iyi olmadığının farkındayız ama nereye gittiğimizi bire bir algılayacak, dolayısıyla da aktif ve doğru eylemlerle frene basacak bilince ulaşamadık.

Bu gerçekler ışığında, Atatürkçü eylemler yapan kitlenin yaş ortalaması gençleştikçe, müdahale edilmesi, hatta sorumluların gözaltına alınması da, dikkat çekicidir. Demek ki, gençliğin uyanışı, “bedhahların” işine gelmiyor.

Bizi bu bilinçten uzak tutmak isteyenlerin kullandıkları yöntemler açık ve net… Artık öyle bir döneme girdik ki, ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar, gizlenmiyor dahi… Bedhahlar, uyanmayacağımızdan öylesine eminler ki, hain emellerini alenen dile getirme cür’eti gösteriyorlar…

Cumhuriyetin sahibi gençleri bu bilinçten uzak tutma yöntemlerini, günümüzde herkes sıralıyor: Düşünmeyi adeta engellemeyi amaç edinmiş eğitim sistemi, susturulmuş medya, ilkesiz, düzeysiz televizyon programları vb.

Bunların tümü doğru da, acaba her şeye rağmen daha sorumlu olamaz mıyız?

İnternet başında, oyun oynamak yerine, bir şeyler okumamızı eğitim sistemi mi engelliyor? Yoksa yanlış seçimlerimizi birilerine fatura etmek, işimize mi geliyor?

“Çocukların beyinleri yıkanıyor.” diyoruz ama o beyinlerin nasıl olup da, “Yıkanmaya elverişli” duruma geldiğini acaba yeterince düşünüyor ve bunu önlemek için adım atıyor muyuz?

Şu anda benim yüreğimden Atatürk’ün aydınlığını söküp alabilecek güç yok. Çünkü o ışık yüreğimde, beynimde parlamış bir kere…

Acaba, geleceklerinden endişe duyduğumuz gençlerin yüreklerindeki meş’ale, en baştan yanmadığı için mi, Cumhuriyetin geleceğine yönelik endişe taşıyoruz?

O zaman çuvaldızı kendimize batırma zamanı… Ne eğitim sistemi, ne medya, ne de çevre etkisi… Her şey bizde bitecek… Türk Gençliği uyanacak ve Cumhuriyetine sahip çıkacaktır. Yaş sınırlaması tanımayacak bu uyanış da, yarınlarımızın güvencesi olacaktır…

Aslı Dinçman

İzmir, 27 Kasım 2007

TÜRKÇE, GÜZEL DİLİMİZ

“Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir.
Türk milletindenim diyen insan,
her şeyden evvel ve mutlaka
Türkçe konuşmalıdır.
Türkçe konuşmayan bir insan
Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse,
buna inanmak doğru olmaz…”

Büyük Önderimiz yine üççeyrek asır öncesinden seslenerek, bizi uyarıyor…

Mustafa Kemal ATATÜRK
1930

Bu yazımda, son zamanlarda özellikle de kitlesel iletişim araçlarında TÜRKÇE’nin giderek az, yanlış ve kötü kullanılmaya başlandığına dikkat çekmek ve bunu önlemek için neler yapılabileceğine ilişkin düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Televizyon izlerken, ya da özel radyoları dinlerken, kendimi bazen yurtdışında, hatta farklı bir gezegende hissediyorum. Yabancı kelimeler, ne demek olduğu anlaşılmayan, garip sözcükler, her yerde çok rahat kullanılıyor.

Yolda dikkat edin, Türkçe isimli ne kadar az dükkân / işyeri var. Üstelik; lokantalarımız “Restaurant”, kuyumcularımız “Jewellery”, pastanelerimiz ise “Patiseri”…

Çok kullanılan ve artık yabancı olduğunun dahi farkına varmadan yaşantımıza dâhil ettiğimiz sözcükler yerine Türkçe kelimeler kullandığımızda, özellikle de 1985 üstü doğum tarihli genç dudaklarda, belli edilmek istenmeyen gülümsemeler oluşuyor…

Yabancı dil bilmek “KÜLTÜR” olmaktan çıktı; yabancı dil bildiğini göstermek, “STATÜ ATLAMANIN ve ENTEL GÖRÜNMENİN YOLU” haline geldi… Konuşup yazarken, araya birkaç dış kökenli sözcük katıvermezsek, yeterince entelektüel olamıyoruz…

Türkçe’nin “BİLİM DİLİ” olamayacağına neredeyse tümüyle inandırıldık. İnternette araştırma yaparken “MAVS”umuz (Özellikle okunduğu gibi yazdım.) hep yabancı adreslere kaçıyor. Anadilimizde okuyup anlamanın ve anladıklarımızı başkalarına da TÜRKÇE anlatmanın keyfini süremiyoruz…

Neden okullarda en az öğrenilen dil Türkçe?… Üniversite sınavlarında cevaplanamayan / yanlış yanıtlanan soruların çoğunun sorumlusu da, yanlış okumak… GELECEĞİMİZ GENÇLER, OKUYAMIYORLAR…

Oysa ne güzel, ne zengin bir dildir TÜRKÇE… Özgürlüğün dilidir; öğrendikçe ufkunuz genişler. Bilinmeyen yönlerini keşfettikçe, yeni cümle yapıları serilir önünüze… Bakış açınız, düşünme esnekliğiniz ne kadar sınırsızsa, dilinizi de o kadar uçsuz bucaksız kullanabilirsiniz…

Güzeldir TÜRKÇE… Bizim dilimiz anlam yüklüdür. Dümdüz, soğuk, sert manalı, tek boyutlu değildir. Bir kelimemiz vardır ki: GÖNÜL… Anlamını ancak biz, Türkçe’yi dolu dolu paylaşanlar biliriz…

DİLİMİZE SAHİP ÇIKMAK, ÜLKEMİZE SAHİP ÇIKMANIN İLK ADIMLARINDAN BİRİDİR…

Bu nedenle gelin;
· Sözlü ve yazılı iletişimlerde, dünyanın en zengin dillerinden biri olan Türkçe’yi kullanalım. Yabancı sözcüklere yönelmeyelim.
· İnternetten yararlanabiliyorsak, www.tdk.gov.tr adresini sık sık ziyaret ederek, dilimizdeki gelişmeleri izleyelim. “Dağarcığınıza Her Gün İki Söz” iletilerinden yararlanalım.
· Kullandığımız bilgisayar programlarında Türkçe yazılımları tercih edelim.
· Adında, yabancı dil kökenli sözcükler olan işletmelerin sahiplerini uyaralım.
· Az sözcükle konuşup yazma alışkanlığı / tembelliğinden vazgeçelim. Engin dilimizi kısıtlamadan kullanarak, çevremizdekilerin de dünyalarını zenginleştirelim…

Son olarak;

“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti,
dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır…”
Mustafa Kemal ATATÜRK

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 05.05.2006

Güzel dilimiz Türkçe  PPS  (Tıklayın)

TÜRK ULUSU ve TELEVİZYON

1923 yılında İskoçyalı bir mühendis, John Logie Baird’in icadı: TELEVİZYON; önerilen Türkçe karşılığı: “İzleç”, ya da “Uzakgör” …

Mucit, eminim ki icadını “TOPLUM UYUŞTURMA ARACI” olsun diye tasarlamamıştı. Ancak ne yazık ki, bilinçli kullanılmadığında zararlı halen gelen her şey gibi, televizyon da günümüzde -özellikle de bizim toplumumuz için- çok tehlikeli bir gaflet uykusunun tetikleyicisi haline gelmiş / getirilmiştir…

Sömürgeci devletler ve yerli işbirlikçilerin yöntemleri, hedef kitlenin neden, ne kadar etkilendiğine göre değişmekte, yenilenmektedir. Yüce Türk Milleti’nin, silahlı savaşlarla yenilemeyeceğini görenler, günümüzde kültürel savaşa yönelmişlerdir. Bu savaşın başlıca silahı da, özellikle okumayı, araştırmayı pek sevmeyen toplumumuz için, TELEVİZYON’dur. Gerekli önlemleri, daha fazla vakit kaybetmeden alamazsak, tehlike çok yakındadır.

Televizyonun ne kadar tehlikeli hale geldiğini anlamak için, özellikle çocukları gözlemlemek çok yararlıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet edeceğimiz çocuklar, televizyon izlemeyi bir “ödül”, izlememeyi ise “ceza” olarak algılamaktadırlar. Diğer ifadeyle, çocuk, kendisine verilen hakların ölçütünü, televizyon ile eşitlemeye başlamıştır.

Çocuklara yönelik televizyon programları, özellikle de çizgi filmler dikkatle incelenmelidir. Verilen mesajlar, karakterlerin görsel özellikleri ve kişilik yapıları açısından, yirmi beş – otuz yıl önceki çizgi filmlerle, günümüzdekileri kıyasladığımızda, kalitenin giderek düşmekte olduğu belirginleşecektir.

Televizyonun olumsuz etkilediği diğer değerli potansiyelimiz TÜRK KADINI’dır. Ölümsüz Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, kadının kültürel donanımını sağlamak üzere gerçekleştirdiği büyük devrime karşıt ayaklanmanın çok önemli bir ayağı, zihnimizi anlamsız + boş şeylerle uyuşturma stratejisidir. Bugün özellikle de ev kadınlarına yönelik programlanan gündüz kuşağı yayınları, ender istisnalar dışında, utanç verici seviyesizliktedir. Yayınları denetleme sorumluluğundaki RTÜK ise, bunlara karşı sessiz ve etkisizdir.

Yüce Türk Milleti’nin ufkunu genişletecek programların yayın saatlerinin seçimi de birkaç kanal dışında yanlış yapılmaktadır. Ulusal bilinci geliştirecek programlar, ailece televizyon başında olunan saatlerde yayınlanmalıdır. Bu konuda son günlerde alınan en doğru karar, ATATÜRKÇÜ yayın çizgisiyle, görsel medyadaki umudumuz olan, Başkent Üniversitesi yayın organı Kanal B’ye aittir. İzleyicilerin yoğun isteğiyle, tartışma programları 21.30’a alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti gibi, kilit coğrafyadaki bir ülkede, televizyon programcılığı çok ciddi bir iştir ve maddi kaygılardan arınabilmeyi gerektirir. Ülkemizdeki özel kanalların ve TRT’nin aşağıdaki hususlara özellikle özen göstermelerini diliyorum:

■ Türkiye’de televizyon, en ücra köylere kadar girmiştir. Televizyon yayıncılarının ilk hedefi de, ulusal bilincimizi yükseltmek olmalıdır. Bu konuda rehberliğine başvurulabilecek öylesine değerli bilim insanlarımız vardır ki, program yapmak konusunda asla sıkıntı çekilmeyecektir.

■ Hazırlanan programların kalitesi, izleyicinin kültür düzeyine duyulan saygının göstergesidir. Popüler deyimle, “Reyting” uğruna, “düşük kaliteli, oyalayıcı” yayınları ekrana getirmek, kısa vadede çıkar sağlasa da, uzun vadede -Türk Milleti’nin uyanışıyla- gündemden düşecek ve hem yapımcısına, hem de yayınlandığı kanala itibar kaybettirecektir.

■ Elbette ki, televizyon bir okul değildir ve eğlence programları da yer alacaktır. Ancak, eğlencenin de düzeyi önemlidir. Mizahı, şaklabanlığa indirgemeye ve Türk Milleti’ni, zekâdan yoksun, sevimsiz esprilere gülmeye zorlamaya kimsenin hakkı yoktur.

Türk Milleti sabırlıdır. Kendi gücünün ve yapabileceklerinin azımsanmasına hemen tepki göstermez ama bir de liderini bulup, şaha kalktı mı, asla durdurulamaz.

Ülkemiz üzerindeki kirli planlarını medya aracılığıyla yürütmeye kalkışanlar da, hala böyle bir şansları varken vazgeçmelidirler. Zira er ya da geç, yenilgileri kaçınılmazdır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 21.01.2009

TÜBİTAK ve SOSYAL BİLİMLER

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, 1963 yılında kurulmuştur.

Aşağıdaki bilgileri, TÜBİTAK’ın resmi internet sitesinden aldım:[1]

“………Daha önce “Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu” olan TÜBİTAK ismi, 7 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5376 sayılı Kanun ile “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu” olarak değişmiştir. Kuruluş Kanunu ve bunu izleyen mevzuat ve metinlerde yer alan TÜBİTAK’ın faaliyet alanının doğa bilimleri ile sınırlı olduğu izlenimini veren hükümler yeni yasada genişletilmiş, sosyal ve beşeri bilimler de Kurumun görev alanına dâhil edilmiştir.

TÜBİTAK vizyonu, “Toplumumuzun yaşam kalitesinin artmasına ve ülkemizin sürdürülebilir gelişmesine hizmet eden, bilim ve teknoloji alanlarında yenilikçi, yönlendirici, katılımcı ve paylaşımcı bir kurum olmak”;

Misyonu da, “Ülkemizin rekabet gücünü ve refahını artırmak ve sürekli kılmak için toplumun her kesimi ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde, ulusal önceliklerimiz doğrultusunda bilim ve teknoloji politikaları geliştirmek, bunları gerçekleştirecek altyapı ve araçları oluşturmaya katkı sağlamak, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini desteklemek ve yürütmek, bilim ve teknoloji kültürü oluşturmakta öncü rol oynamak”tır…………”

2005 yılına kadar TÜBİTAK’ın faaliyet alanı doğa bilimleriyle sınırlıydı. Hatta 2000 yılında yaptığım başvuru sonucunda, sosyal bilimler kapsamındaki ilk kitabım, “YEDİ TEMEL TUTUM”un da, sırf bu nedenle basılamayacağı bildirilmişti.

Sosyal ve beşeri bilimlerin de TÜBİTAK’ın görev alanına dâhil edilmesi, çok gerekli ve yerinde bir karardır. Çünkü doğa bilimlerinin nihai amacı, insana hizmettir. İnsana hizmeti hedefleyen hiçbir bilim kuruluşunun, sosyal bilimlerden kopuk çalışması düşünülemez. Çalışırsa da, amacına tam olarak ulaşmasını beklemek, hayalperestlik olur.

Ancak, TÜBİTAK’ın benimsediği bu yenilik, geniş kitleler tarafından bilinmemektedir. Araştırmayı da sevmeyen bir toplum haline getirildiğimiz için, TÜBİTAK’ın -örneğin “Medeniyetler İttifakı” projesi için burs vb.- sosyal bilimlere yönelik çalışmaları, kurumun, alanının dışına çıktığı izlenimini yaratmakta, hatta iktidara yakın olma çabası gibi yorumlanmaktadır.

Muhalif düşüncelere sahip olmak, başkadır; köşenizi kulaktan dolma söylentilerle doldurmak, bambaşka… Ülkemizdeki aydınlar, gazeteciler, yazarlar, inandırıcılıklarını yitirmekten titizlikte kaçınmalıdırlar. Zira Türkiye’miz onların emekleriyle aydınlık yarınlara ulaşacaktır… Bilgiye erişimin, “bir tık” uzağımızda olduğu bu çağda, gerçeği araştırmıyorsak, savlarımızın çürütülmesi çok kolaydır.

Aydınlık düşüncelere sahip olan herkesin, birbirine ya da başka kurum ve kuruluşlara devretmeden, severek üstleneceği başlıca sorumluluklardan biri, Yüce Türk Milleti’ni, Ölümsüz Önderimiz, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bizden istediği gibi, daha çok araştırmaya, okumaya yüreklendirmektir. Bunun ilk adımı ise, topluma bizzat örnek olmaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 19 Şubat 2009

[1] http://www.tubitak.gov.tr/home.do?ot=1&sid=334

TRAVMA

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, Fransızca kökenli “Travma” kelimesinin karşılığı “Sarsıntı” olarak veriliyor. Arama kutucuğuna “Sarsıntı” yazıldığında ise, altı farklı açıklama çıkıyor karşımıza:

sarsıntı isim
1. Sarsılma işi, birden sallanma: “Bu sarsıntı ile başından fırlayıp yerde tekerlenen kasketini kovaladı, tekrar başına geçirdi.” H. Taner.

2. Titreme, titreyiş: “Başını sırasının üstüne saklamış, omuzları hafif sarsıntılarla titriyordu.” R. N. Güntekin.
3. Deprem.
4. Deprem sırasındaki yer hareketlerinin her biri: “İkinci sarsıntıda evlerin tümü yıkıldı.”,
5. Mecaz Bir kişi, toplum, kurum veya kuruluşun dengesini etkileyen, beklenmedik olumsuz değişiklik: “Bu olgunluğa erişen toplumlar ise her türlü sarsıntıları en az zararla atlatırlar.” N. Cumalı.

6. Ruh bilimi Canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan durum, sadme, travma.

Açıklamalardaki ortak özellik, “TRAVMA” sözcüğünün olumsuz durumları ifade etmek amacıyla kullanılması. Demek ki, şöyle bir cümle kurarsak, mantıklı olamaz: “OKULDAN BAŞARIYLA MEZUN OLMAK, ÖĞRENCİLERDE TRAVMA YARATTI…”

İnsanlığın ortak değerlerine ilişkin ilerlemeler de, travma kapsamına girmez. Örneğin, telefonun icadı ya da kullanılmaya başlanması, bir toplumda sarsıntı yaratamaz. Travma yaratacak şeyler ise, zaten toplum tarafından benimsenmez.

“ATATÜRK DEVRİMLERİNİN TÜRK MİLLETİ’NDE TRAVMA YARATTIĞI” sanrısının, ABD’nin bir yayın organında yapılan röportajda dile getirilimesi, içten ve dıştan, ATATÜRK CUMHURİYETİ’ni yıpratmaya yönelik çaresiz çırpınışlardan biridir.

İster adım adım, isterse dev bir adımda gerçekleşmiş olsun, “GELİŞME”nin söz konusu olduğu hiçbir konuda “TRAVMA” sözcüğü kullanılamaz. Bir ulusun -dış güçler tarafından gerisinde tutulmaya çalışıldığı- asırları bir hamlede aşmasını sağlayan büyük devrim nedeniyle “SARSINTI” geçirdiğini iddia etmek ise, akıl ve mantık dışıdır.

Bu konuda, Türk Devrim Yasalarını okumaktan çok daha pratik ve herkesin yapabileceği bir gözlem, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün halkla birarada çekilen fotoğraflarına, açık yüreklilikle gözatmaktır. Büyük Önderle birlikte olmanın gurur ve mutluluğunu bakışlardan okuyamayanlar, ya “GÖNÜL KÖRÜ”dürler, ya da gerçeği görmek istemiyorlardır…

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞ FELSEFESİNİ İÇEREN ATATÜRK DEVRİMLERİ; ULUSUMUZUN ÇAĞDAŞLIK YOLUNDA, SÖNMEYECEK BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞMUŞTUR VE SONSUZA DEK PARLAYACAKTIR. IŞIĞIYLA GÖLGELERİ DAĞITACAK OLAN BU GÜNEŞİ SÖNDÜRMEYE HİÇ KİMSENİN GÜCÜ YETMEYECEKTİR…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 03 Temmuz 2008

TEHLİKE NEREDE ?

Son zamanlarda, ülkemiz için kaygılanan herkesin dilindeki şu ifade, tüm gerçekliğine rağmen, beni çok endişelendiriyor: “TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ ?”…

Günümüz koşullarında, “TEHLİKENİN FARKINDA OLMAK”tan öte, bir şeyler yapmamız gerekiyor. Üstelik tehlikeye dikkat çeken birçok yurtseverin de -hiç istemeden de olsa- konunun özü olan bu gerçeği, ne yazık ki, gözden kaçırdıkları görüşündeyim…

Nitekim Genel Ağ ortamında fırtınalar estiren bunca milliyetçi ve laik söyleme rağmen, “Dâhili Bedhahlardan” hiç kimsenin istifinin bozulmadığını pekâlâ hepimiz görüyoruz. VATANIMIZ (hatta KKTC’yi de kapsayarak söylersek) VATANLARIMIZ, bizim hiç istemediğimiz, asla onaylamayacağımız bir yerlere sürükleniyor ama biz hala kişilerle (Fethullah GÜLEN, Cüppeli Ahmet vs.) meşgulüz… Atı alan, Üsküdar’ı geçiyor; haberimiz var mı ?!!!!

ATATÜRK’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, Onun ilke ve devrimleriyle sonsuzluğa doğru yol almasının; Türk Milleti için ne ifade ettiğini anlamak zorundayız. Aksi takdirde, ne mürtecilerle, ne de irticayla savaşılamaz…

Kanımca, sorulması gereken soru şudur: “TEHLİKE NEREDE ?”
Evet, nerede tehlike ?

Okul kitaplarına sokulan hurafelerde mi, yoksa onları okuduğu zaman akıl+mantık+sağduyu üçlüsünü devreye sokup, doğruyla yanlışı ayıramayacak durumdaki gençlerde mi ?

Tehlike; haremlik-selamlık düzen kurulmasında mı, yoksa bu ayrımcılığı gönüllü kabullenen kadınlar ve şeriat hevesiyle körükleyen erkeklerde mi ?

Tehlike; ATATÜRK hakkında olumsuz konuşulması mı, yoksa bu sözlerden etkileneceğinden korktuğumuz kitlelerde mi ?

Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, üzerinde çok iyi düşünülmesi gereken bir sözü var: “Bu millet isterse tabii ki laiklik gider.” diyor. Bakın bu, korkunç bir gerçek. Bu cümleyi ancak, halkta gericilik eğiliminin arttığını gören biri söylemeye cesaret edebilir.

Mitinglerde, bayramlarda herkes ATATÜRKÇÜ’dür. Gelin görün ki, istisnalar dışında hiç kimse yaşantısından taviz vermez; çünkü hiç kimse aç, işsiz kalmak istemez…

ATATÜRK diyor ki:
“Yalnız mitingler ve benzeri tezahürat, büyük gayeleri hiçbir vakitte kurtaramaz ve ancak milletin sinesinden bilfiil doğan müşterek kudrete dayanırsa, kurtarıcı olur. ( 1919 )

Emin olun, R.T.ERDOĞAN Cumhurbaşkanı da olsa, halktan kimsenin kılı kıpırdamayacak, birkaç etkisiz tepkiden sonra, hayat devam edecektir… Tarihimizde buna benzer örnekler çoktur.

Asıl tehlike, değerlerimize saldırılması değil; Türk Milleti olarak,
o değerlere sahip çıkmayı ihmal etmeye başlamamızdır. Zaten dâhili bedhahların bu kadar cüretkâr davranabilmelerinin temel nedeni de budur.

ATATÜRK’ümüze, laik cumhuriyetimize, devrimlere, özetle bizi biz yapan her şeye; her türlü kişisel, ailesel kaygımızın ötesinde sahip çıkmalı ve bu ideali, gelecek kuşaklara aktarmalıyız…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 26 Aralık 2006

Tehlike nerede ?   PPS  (Tıklayın)

SÖMÜRGECİLİĞİN GİZLİ HEDEFİ

Yüce Türk Milleti, sömürgeciliğe(emperyalizm) karşı tarihin en büyük destanını yaratmıştır. Bu destanı, Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde yazmış olmamız, bugün güçsüz olduğumuzu zannetmeyi, daha da kötüsü, bu zannı dışa vurmayı gerektirmez. Zaten böyle bir özgüven eksikliği, ATATÜRK ÇOCUKLARINA hiç yakışmaz.

İstiklal Marşımızda; “Medeniyet” dediğimiz halde, “Tek dişi kalmış canavar” olarak nitelediğimiz batının ve günümüzde ABD’nin; Ortadoğu’ya, özellikle de ülkemize yönelik yayılmacı politikalarını bilmeyen yok.

Sorumluluk üstlenme içgüdüsü uyandırılamamış kişi ve toplumlarda, karşılaşılan sorunlara “Günah Keçisi” bulma eğilimi vardır. Bu durumda, olayların sorumluluğu, üstün olduğu varsayılan güce devredilir. O, yaşanan her olumsuzluğun örtülü ya da açık suçlusudur. Üstelik her türlü egemenlik de onun denetimindedir.

Düşünüyorum da, acaba emperyalizm olmasaydı, ülkemizi istemediğimiz yerlere sürüklemeye çalışanlar karşısında yeterince aktif davranmamak için neyi bahane edecektik?!…

Kendimize şöyle bir soru soralım: Şu anda Türkçe’yi iyi bilen özellikle de ABD’li bir yabancı; “Mütareke Basını”mız bir yana, ATATÜRKÇÜLÜK iddiasındaki yayın kuruluşlarımızı izlese, ya da genel ağda biz ATATÜRKÇÜLER arasında dolaşan iletileri okumaya kalksa
-ki, ABD tarafından her elektronik postanın denetlendiği söylentileri dolaşıyor- acaba hakkımızda ne düşünür? Korkarım ki, sömürgeci planlarına ilişkin, daha da cesaretlenir…

Bir an için, söyleyip, yazdığımız her şeyin sonsuz sayıda yankılandığı bir dünyada olduğumuzu ve sürekli aşağıdaki cümleleri tekrarladığımızı varsayalım:

“TÜRKİYE KÖTÜYE GİDİYOR…”
“CUMHURİYETİMİZİN TEMEL DEĞERLERİ YOK EDİLİYOR…”
“ŞERİATÇILAR ÜLKEYİ ELE GEÇİRDİ…”

Ey ATATÜRKÇÜLER, yukarıdaki cümleler yüzlerce kez kulaklarımızda yankılansa,, kendimizi nasıl hissederiz? Moralimiz bozukken, kendimize dahi faydamız yoktur, vatanımıza nasıl olsun?

Üstelik kullandığımız her olumsuz ifade; bedhahlarımıza, “SÖMÜRGELEŞMEYE ÖNCELİKLE PSİKOLOJİK OLARAK HAZIRLANDIĞIMIZI” hissettirecek, bu da onlar için büyük başarı olacaktır… Daha ne kadar zaman, böylesine basit bir oyuna gelecek ve onları sevindireceğiz? Şehitlerimizin yakınları bile, “DÜŞMANI SEVİNDİRMEMEK İÇİN” kamera karşısında acılarını gizlerken, bizim karamsar konuşmaya ne hakkımız olabilir ki?

Lütfen şu cümlelerin yankısına kulak verin:

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR…”
“NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !”
“GENCİZ, GÜÇLÜYÜZ, ATATÜRKÇÜYÜZ…”

Başkalarını üstün görmek yerine, kendi gücümüzün bilincine varıp, onu aktif kullanalım. O zaman, korkularımızla yaşamak yerine, bedhahlarımızın planlarını boşa çıkarırız…

Büyük ATATÜRK’ü ölümsüz yapan en önemli özelliği nedir, hiç düşündük mü? O, asla umutsuz olmadı ve bizlere de korku aşılamadı. 1919 yılındaki olanaksızlıklar içinden yazdığımız destanın çıkış noktalarından biri de budur.

ATATÜRK söz değil, eylem adamıydı. Bunun için, fotoğraflarından bile korkuyorlar. Onun gözlerinde kendimizi görüp, ışığıyla aydınlığa uyanırız diye, tir tir titriyor o çok güçlü zannettiklerimiz… Bunun için zavallı beyinleriyle ürkütmeye kalkışıyorlar bizi. Biliyorlar ki, korkarsak unuturuz… Tarihimizi, kültürümüzü ve neler yapabileceğimizi unutup, zayıf düşeriz zannediyorlar.

Karanlık, ışıkla dağıtılır; korku ya da karamsarlıkla değil…
Çözüm, ATATÜRK gibi düşünmek ve davranmaktır. Bu konuda hiçbir mazeretimiz yoktur ve olamaz da… Çünkü atalarımız bu vatanı kanlarıyla korurken, hiçbir şeyin arkasına sığınmadılar…

Unutmayalım ki tarih, sadece bedhahlarımızın yaptıklarının değil, bizim yapmadıklarımızın da hesabını soracaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 06 Mart 2008

Sömürgeciliğin gizli hedefi  PPS  (Tıklayın)

SEVDAMIZ

Gelin bugün, en büyük sevdamızdan sözedelim… Hepimizi saran, sımsıcak kucaklayan, ezeli ve ebedi sevgilimiz: VATANIMIZ…

Tüm kişisel çıkarlardan öte bir sevdadır Türkiye… Çünkü biz onunla varolduk; o bizim yuvamız, ekmek kapımız, çocuklarımızı uğruna büyüttüğümüz, şehit verdiğimiz, gazi ettiğimiz büyük ve güzel sevdamız… Dünyada, “Ne mutlu Türk’üm !” diyenler kadar vatanlarını seven var mıdır? Sanmıyorum…

Bazı duyguların ifadesi çok zordur. Türk’ün Yurduna sevgisini, bir şehit babasından duyduğum şu cümle ne kadar derin ve güzel anlatıyor:
“Bir oğlum daha var, onu da vatanıma seve seve şehit veririm…”

İfadesi çok zor olan bu duyguların, onları hissetmeyenler tarafından algılanması da öylesine zor oluyor. İşte, Türkiye Sevdamızı paylaşamayanlar da bu nedenle bir süredir, meydanın boş kaldığını zannettiler.

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri sonucunda şu gerçek bir kez daha kanıtlanmıştır: BÜYÜK TÜRK MİLLETİ, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN KIZLARI VE OĞULLARI, VATANLARINA SAHİP ÇIKMAK GEREKTİĞİNDE ER YA DA GEÇ, EN DOĞRU KARARI VERECEKLERDİR. Çünkü ülkemizin geleceği, bizim yarınlarımızdır…
Türk Milleti’ni “Cebren ve hile ile” kandırmaya çalışanlar da umarım seçim sonuçlarından gerekli dersleri çıkarırlar. Aksi halde, er ya da geç, “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER”…

29 Mart, Türkiye ve ATATÜRK sevdasını beyin ve yüreğinde taşıyanlar için de yeni bir başlangıç olmalıdır. Daha çok çalışmalı, araştırmalı, öğrenmeli, okumalı, yazmalı ve seçtiklerimizi çok daha sıkı denetlemeliyiz… GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN EMANETİNİ YÜCELTEREK, “AYDINLIK TÜRKİYE” İDEALİNE ANCAK BÖYLE ULAŞABİLİRİZ…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 03 Nisan 2009

SEÇMEK

İnsanoğlunun -konu her ne olursa olsun- gerçek anlamda bir seçim yapması olanaklı mıdır? Olanaklıysa, bunu başarabilmek için olmazsa olmaz etken nedir?

Seçebilmek; böyle bir hakkımızın varlığını ve onu kullanırsak gücümüzün nelere yeteceğini bilerek, dayatılana değil, sağduyumuza göre hareket ettiğimiz sürece mümkündür. Aksi takdirde, sadece ”Sanal Seçimler” yapabiliriz. Diğer ifadeyle, SEÇİM YAPTIĞIMIZI ZANNETSEK DE, ASLINDA “BİZE DAYATILANLARDAN BİRİNE RIZA GÖSTERMİŞ OLMAKTAN” ÖTEYE GEÇEMEYİZ. Bu durumda da, tercihlerimizi yaşantımıza gerçek anlamda yansıtmamız düşünülemez.

Öyleyse seçim yapabilmenin ilk adımı, kişi ve/veya toplumun, tercihlerinin farkında olmasıdır. Ne istediğimizi bilmiyorsak, neyi / kimi, niçin seçeceğimizi de bilemeyiz.

Tercihlerimizi belirlerken, mutlaka göz önüne almamız gereken temel ilkeler vardır:

· YURTSEVERLİK…
Hala, şehit ve gazilerimizin canı / kanıyla sahip çıkılan bu cennet vatanı kendi varlığımızdan aziz bilmek ve her seçimimizde, öncelikle Türkiye’mizin geleceğini düşünmek, boynumuzun borcudur. Zira, Türkiye’mize yönelik her türlü olumsuzluk, bizim zarar görmemizle sonuçlanacaktır…

· ATATÜRKÇÜLÜK…
Biz Türkler ne kadar şanslı bir milletiz !… Bilimden, spora, sanata, dile, dine, kültüre, tarihe kadar, her konuda ışığımız olan, ebedi bir liderimiz var. Bize, seçimlerimizi yaparken yararlanabileceğimiz öyle güzel sözler bırakmış ki…

Özellikle de biz gençler, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü okumalıyız; okuyorsak çok okumalıyız, çok okuyorsak daha da çok okumalıyız… Ve seçimlerimizi Onun gösterdiği yoldan ayrılmamak adına yapmalıyız. Çünkü o yol, tüm çıkmaz sokakların ötesindedir ve bizim tek çıkış rehberimizdir…

· GEÇİCİ ÇIKAR KAYGILARI TAŞIMAMAK…
Maddi ihtiyaçlarımızın bugün karşılanması, bize bir ömür yetmeyecektir, unutmayalım… İki kilo un, üç torba şekerle, dört yıl karın doymaz; bir torba düşük kalite kömür de insanı dört kış boyunca ısıtmaz… Bu güzel ülke gerçek Kemalistler tarafından yönetilirse, yardıma da ihtiyacımız kalmaz, zira kaynaklarımız bize yetecektir. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK döneminde -o yoksulluk içinde- nasıl tam bağımsız yaşıyorsak, yine öyle, hatta daha iyi koşullarda varolabiliriz.

· BÜYÜK RESMİ BOZMAMAK…
“Büyük resim” EVREN’dir… Tercihlerimiz, evrenin esenliğini zedelemeyecek nitelikte olmalıdır. Çünkü ona verilecek zarar, dönüp dolaşıp bizim felaketimize yol açacaktır.

İşte, 29 Mart 2009’da sandık başına gittiğimizde, seçimlerimizi bu bilinçle yapmalıyız. Sonradan pişmanlık duymamak ve geceleri huzurlu uyuyabilmek için; çocuklarımızın yarınları için, çok geç kalmadan, ülkemize, ATATÜRK Türkiye’sine sahip çıkmalıyız…

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ SENİNDİR, YÜCE TÜRK ULUSU…
EGEMENLİĞİNDEN ASLA, ASLA, ASLA VAZGEÇME !…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 12 Mart 2009

ÖRNEK ALMAK

Sadece benimsediğimiz görüş ya da uygulamaların sahiplerini mi örnek alırız? Doğru yoldayken, yanlış yollardakilere açık bilinçle bakıp, neden orada olduklarını anlamaya çalışabilir miyiz? Daha da önemlisi, onların stratejilerini örnek alıp, ders çıkarabilir miyiz?

Bir şeyleri eleştirerek katettiğimiz mesafeye bakmak, düşünme yeteneğimizin bizi yöneltmesi gereken bir faaliyettir. Böylelikle tepkilerimizin, “STRES ATMAK” dışında ne işe yaradığını kendi içimizde sorgulayarak, davranış değişikliğine yönelebiliriz.

Ancak davranış değişikliği, eleştiri kadar kolay gerçekleştirilemediği için, çoğu zaman sadece gönül yükümüzü hafifletmek amacıyla bir şeyleri eleştiririz.

İyi niyetimiz kuşkusuzdur. İdeallerimiz vardır. Gerçekleri savunmaya da baş koymuşuzdur. Ne yazık ki, bir şeyleri değiştirmenin ilk adımının belki de herkesten önce kendimizi değiştirmek olduğunu benimsemek zor gelir.

TÜRKİYE’MİZİN BUGÜN İÇİNDE BULUNDUĞU TABLO, SİSTEMLİ YIPRATMA SÜREÇLERİNİN DOĞRU OKUNAMAYIŞININ SONUCU…
Bu tabloyu yaratanları eleştirmek, onların ihanetlerini sayıp dökmek, gerçekleri görmek ve göstermek adına elbette ki tartışılmaz bir erdem. Hatta günümüz şartlarında, düşünebilen bir canlı olmanın yükümlülüğü…

Diğer taraftan eyleme baktığımda, biz ATATÜRK’ün çocuklarının açık arayla geride kaldığımızı, dehşetle farkediyorum. Elli yedi yıllık kısacık ömrünün her anını yeni bir oluşumun dinamizmiyle değerlendirmiş bir Büyük Önderin çocukları olarak bizler; onu anlayamayan, sevmeyen, çekemeyen piyonların, onun kurduğu cumhuriyete indirdikleri darbeleri, sadece seyrediyoruz. Zira böyle bir durumda, soruna el koymayan tepkiler ya da kuru eleştiriler de, “SEYİR” anlamına gelir…

Hemen her gün şehit verirken, ülkemizi bölünmüş gösteren çirkin haritalar ortalıkta dolaşırken; mitinglerde “ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ…” diye bağırmak, vatana sahip çıkmak değil, vicdanımızı rahatlatarak kendimizi avutmaktır…

Evet, yakınmak yetmiyor… Cumhuriyet değerlerimizi yıpratmak isteyenlerin kendi çıkarları uğruna gösterdikleri kararlılığı, ATATÜRK Devrimi Yasalarını koruma yolunda örnek alıp, uyguluyor muyuz? Fethullah’çı, Adnan Hoca’cı gençlerden ders çıkarıp; Mustafa Kemal ATATÜRK ışığıyla aydınlanmış, kocaman yürekli, pırıl pırıl beyinli çocukları, vatanımızın dört bir yanında, kardelen misali büyütüyor muyuz?

Bizler, karanlık zihin ve yüreklilerden çok daha şanslı ve güçlüyüz ama onlar bizden çok daha sebatlı ve organize olarak AKTİF EYLEME ODAKLANDIKLARI İÇİN, ne yazık ki bugünlere geldik…

Elbette ki, ATATÜRK yoluna dönüş mümkün. Çünkü o yol, sevgili önderimiz tarafından öylesine dinamik ve geleceğe dönük açılmış ki, sonsuza dek kapanmaz, kapatılamaz… Bu gerçeği görmek istemeyenler varsın olsun. Tarih, tekerrürden ibarettir ve bir gün Yüce Türk Ulusu onlara gereken dersi verecektir.

İÇİMİZ RAHAT OLSUN…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 13 Aralık 2007

Örnek almak  PPS  (Tıklayın)

ON KASIM’DA KAYBETTİĞİMİZ NEYDİ ?

10 Kasım 1938 Saat 09.05, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün fiziksel varlığının bu dünyadan ayrıldığı tarihtir. Bunun ötesinde hiçbir anlamı yoktur ve olması da mümkün değildir. Çünkü O, Türk Milleti’nden ayrı düşünülemez. Mustafa Kemal ATATÜRK, Türk Milleti’dir ve bizimle sonsuza dek yaşayacaktır.

Sayısız değerimiz gibi, ULUS OLMA BİLİNCİ de bize Büyük Lider’in armağanıdır. GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK; TÜRK ULUSU’DUR, BİZİM MİLLİ KİMLİĞİMİZDİR…

Türkiye’mizin dört bir yanında -resmi ya da özel- işyeri ve evlerimize astığımız ATATÜRK fotoğraflarının anlamını da bu çerçevede değerlendirebiliriz. PADİŞAHA ÜMMETKEN, NASIL HÜR BİR MİLLET OLDUĞUMUZU, ONUN GÖK MAVİSİ GÖZLERİNDE GÖRMEYE İHTİYAÇ DUYUYORUZ BELKİ DE…

Selden kaçan bir Türk’ün, kurtarmayı düşündüğü ilk şey, ATATÜRK fotoğrafıysa, bu, hissetmeyenin asla anlayamadığı bir sevdadır. Türk Ulusu’nun sevdasıdır Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK…

Her ne kadar 1988’den bu yana, Ebedi Önderimizi yas tutmadan anıyor olsak da, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlayabilecek zihin ve gönül kapasitesine sahip olanlar, On Kasım’larda, yanaklarından süzülen o birkaç damla yaşa engel olamazlar.

Öyleyse, içimizde yaşadığını bildiğimiz sevgili Önderimizin, sadece fiziksel varlığının bu dünyadan ayrıldığı günün yıldönümlerinde duyduğumuz hüznün farklı bir nedeni olmalı… Üstelik bu nedenin oluşumunda bizim de payımız var ki, gözyaşlarımız biraz da bilinçaltındaki suçluluk duygularımızı yıkamak ümidiyle akıyor…

Soruyu şöyle soralım: On Kasım 1938’de kaybettiğimiz ve yetmiş yıldır da geri getiremediğimiz, neydi?

En kısa tanımla: ULUS OLMA BİLİNCİ… On Kasım’larda tuttuğumuz gizli yas, dile getirme cesaretini asla bulamadığımız, işte bu acı kaybımız yüzündendir. On Kasım’larda, ATATÜRK’ün sayesinde farkına vardığımız ULUSAL ÖZGÜVENİMİZİ yitirdiğimiz için hüzünleniriz.

“O zaman Mustafa Kemal vardı…” demek, kendi kendimizle çelişkiye düşmektir. Hani ATATÜRK hep bizimleydi? Öyleyse, neden kötü gidişe, etkili anlamda dur demiyoruz? Gençliğe Hitabe’sini ya da Bursa Nutku’nu okumuyor muyuz? O BİZDEN, ELEŞTİRMEMİZİ DEĞİL, DEĞİŞTİRMEMİZİ BEKLİYOR…

Evet, ULUS OLMA BİLİNCİ ile yeniden güçlenmek ve “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !” temelinde birleşerek, çağdaş uygarlık yarışında, durmaksızın ilerlemek, her zaman bizim elimizde. Milli Mücadelenin en ağır şartlarında, yokluk içindeyken bu bilinçle harekete geçmişsek, bugünkü olanaklarımızla çok daha kolay olmalı.

En uzun yollara, bir adımla çıkılır. Yetmiş yıllık dinlence yeter. Haydi Yüce Türk Ulusu ! YOLA ÇIKIŞ VAKTİDİR…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 02 Kasım 2008

On Kasım’da kaybettiğimiz neydi  PPS  (Tıklayın)

NEDEN, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !” ?

Ulusal Kurtuluş Mücadelemizin bir MUCİZELER BÜTÜNÜ olduğu, dünya uluslarınca da kabul edilmiştir. Biz, güzel ülkemizi seven, benimseyen ve VATAN BİLENLERLE omuz omuza bu mucizeyi yarattık…

O günlerde, böylesine onurlu bir varoluş savaşını bizimle paylaşan herkes, kendini Türk hissetmenin mutluluğunu duyuyordu. “Bütünden ayrılma / bölünme hezeyanları” içinde değildi.

En büyük Türk, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK; Türk olduğunu söylemenin, özelde bireye, genelde ise, tüm topluma mutluluk vereceğini ifade ederken, bize hangi mesajı iletmek istiyordu?

Biz, tarihin gördüğü ve görebileceği en büyük liderle birleşerek, genç, dinamik, idealist, örnek bir cumhuriyet ülkesi yaratırken; bunu ırkçı ideolojilerle değil, vatanseverlik erdemiyle gerçekleştirdik…

İşte ATATÜRK’ümüz, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !” vecizesiyle bu erdemi ölümsüzleştirmiş ve “Türk’üm diyen” herkesin, kahraman bir ulusun ferdi olma coşkusunu tatmasını istemiştir. Çünkü “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” diyen sevgili önderimizin tüm insanlık adına temel dileği, en büyük düşü; barış içinde, kardeşçe ve mutlu bir yaşamdır.

“NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !” felsefesi, sömürgeci devletlerin karabasanıdır. Çünkü tarihte emperyalizme karşı ilk zafer, Yüce Türk Milleti’nin, diğer deyişle, NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENLERİN eseridir. “UYUYAN DEV” BİR UYANIP, DİĞER MAZLUM ULUSLARI DA UYANDIRIRSA, DÜNYANIN KONTROLÜ, EMPERYALİSTLERİN ELLERİNDEN KAYIP GİDECEKTİR…

BUGÜN ÇEŞİTLİ VESİLELERLE İMA EDİLMEYE ÇALIŞILDIĞI GİBİ, ETNİK AYRIMCILIĞA GÖZ YUMACAK OLSA, YA DA BU HUSUSTA MİLLİYETÇİLİK İLKESİNİ IRKÇILIKLA EŞDEĞER TUTSA, BÜYÜK ÖNDERİMİZ, NE MUTLU TÜRK OLANA ! DERDİ; “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !” DEĞİL… KİŞİSEL ve/veya KİTLESEL ÇIKARLARI UĞRUNA, BU ÇOK AÇIK İFADE FARKLILIĞINI ALGILAMAKTAN VE AÇIKLAMAKTAN KAÇINANLAR; KARDEŞÇE, MUTLU YAŞAMAK İSTEDİKLERİ HALDE ARALARINA NİFAK TOHUMLARI EKİLENLERE, ER YA DA GEÇ HESAP VERMEK ZORUNDA KALACAKLARDIR.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN GÜCÜ, BU ÖZEL TOPRAKLARDA YAŞAYAN HERKESİN TEMEL GÜVENCESİDİR. Cumhuriyetimize güç kaybettirmek isteyenler de, aslında belirli grupları desteklemeyi değil, kendi çıkarlarına hizmet edenler dışında, herkesi zayıf düşürmeyi hedeflemektedirler. Dolayısıyla, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE !” BİLİNCİ, çok değerli ve önemlidir. Bu temel zenginliğimizi ele geçirme girişimlerine karşı, özellikle de doğu ve güneydoğulu “Çılgın Türkler” hepimizden daha tedbirli olmalıdırlar…

ÜLKEMİZ ÜZERİNDE YILLARDIR OYNANAN TÜM OYUNLARA RAĞMEN, YÜCE TÜRK MİLLETİ’NİN SAĞDUYUSU MUTLAKA GALİP GELECEK VE ZAFER DAİMA, NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENLERİN OLACAKTIR…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 05 Aralık 208

Neden, Ne mutlu Türk’üm diyene   PPS (Tıklayın)

NEDEN AKP ?

22 Temmuz geçti ve sandıktan, her ne kadar yadsımak istediysek de, hepimizin önceden kestirebildiği sonuç çıktı: AKP… Oy oranı: Yüzde 46.5…

Seçime ilişkin her türlü düşüntü (spekülasyon) yapılabilir:
“Mütareke basını destekledi.”,
“Çay, şeker, vs. dağıtıldı.”
“AB-D istedi…” vb.

Ne dersek diyelim, ortada şu gerçek var: Bir şekilde AKP oyların yarısına yakın bölümünü aldı ve normal şartlarda beş yıl daha tek başına iktidarda olacak.

AKP’ye verilenler dışındaki oyların bölündüğünü de savunabiliriz. Evet, seçime iki parti girseydi, diğeri yüzde 53,5 oy alırdı ama bu da bence soruna sığ yaklaşmak olur. Çünkü yüzde 46.5 gerçeğini değiştirmez.

Asıl soru ve sorun, AKP’nin bu oranı nasıl elde ettiğidir. Neden Türk Milleti, bugünkü yaşantısını borçlu olduğu büyük önderin devrimlerine karşı olduğunu bildiği bir partiye, azımsanamayacak oranda oy vermiştir? Üstelik her gün en az bir şehit verirken, vatan toprakları, kaynakları, sistemleri satılırken, AB-D işgali dolu dizgin gelirken, neden yüzde 46.5’imiz, bütün bunları destekleyen partiye “EVET” dedi?

Bilgisizlik mi?
Umursamazlık mı?
Hainlik mi?
Hiçbiri değil…

AKP’ye oy veren kesimlerin beklentilerini inceleyin; istikrarın devamı, AB.ne uyum reform sürecinin gereklerinin yapılması, hatta dindarlık bile var.

Birileri hala AKP’yi istikrar unsuru, İslam’a bağlı bir parti olarak görüyor ve AB’ye girmeyi de “İDEAL” zannediyorsa, yanlışlık biz ATATÜRKÇÜLERDEDİR…

Hala birileri, ATATÜRK’ü dinsiz, devrimlerini de dinsizlik olarak göstermeyi başarıyorsa, bırakalım AKP’yi, ya da ona çanak tutanları da, kendimize öfkelenelim…

Eğer bu ülkede 5 kilo un, 3 paket çay ile yüzde 46.5 oy alınabiliyorsa ve Türk Milleti, ATATÜRK’ün ulusu, böylesine aç, muhtaç bırakılmışsa, ATATÜRK gibi eşsiz bir halkseverin, büyük bir milliyetçinin düşüncelerini yaşatmayı ideal edinenlere büyük görevler düşmektedir.

Kemalist kişi, kurum ve kuruluşlar; çok değerli olan maddi / manevi kaynak ve gelirlerini, ağırlıklı olarak soyut düşüncelere, halktan kopuk, entel konferanslara ve “ROZET ATATÜRKÇÜLÜĞÜ”ne mi harcıyorlar? Nasıl oluyor da meydan, halkın ruhunu değil, karnını -bir seferlik de olsa- doyuranlara kalıyor?

Biz, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü, ölümsüz önderimizi hala anlayamadık… Bütün sorunumuz da bu… 22 Temmuz 2007 seçim sonuçları, AKP’nin Türk Ulusu’nu nasıl aldattığının değil, ATATÜRKÇÜLÜĞÜN, bizim zannettiğimiz şey olmadığının en somut kanıtıdır.

“ATATÜRK hayatta olsaydı…” kolaycılığı ile başlayan cümleleri sıralamak marifet değil. ATATÜRK’ün, aslında hiç ölmediğinin ve bir yerlerden bizi izlediğinin bilinciyle hareket etmek, gerçek ATATÜRKÇÜLÜK…

Her birimiz gerçek birer ATATÜRKÇÜ olduğumuz, olabildiğimiz zaman, tıpkı 1919’dan 1938’e kadar yaşadıklarımız gibi, diğer her şey bir kalemde silinecektir… İşte o zaman düşlerimizin Türkiye’sini kuracağız ve hiç kimse, hiçbir güç, önümüzde duramayacak.

Bugünden itibaren, ATATÜRKÇÜLÜĞÜNÜ ön plana çıkaran herkese çok büyük sorumluluk düşüyor. AKP’ye oy veren Yüzde 46.5’a, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü ve bu güzel ülkeye kazandırdıklarını, anlayabilecekleri biçimde yeniden anlatmak.

Haydi Türkiye, haydi yurtseverler, daha yapılacak çok şey var…
Asıl görev şimdi başlıyor.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 25 Temmuz 2007

Neden AKP ?  PPS (Tıklayın)

M.KEMAL ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ ÜZERİNE

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU, BÜYÜK ÖNDER GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN, SONSUZA DEK YAŞAYACAK OLAN “EN BÜYÜK ESERİ”Nİ EMANET ETTİĞİ TÜRK GENÇLİĞİNE YAZDIĞI, KISA, ÖZ VE ZAMANÜSTÜ BİR REHBER…

Büyük Nutuk’ta açıkça anlattığı ve tekrarlanması olasılık dâhilinde bulunan bu ihanetlerden sonra ATATÜRK, söz konusu tehlikelere rağmen geleceğimizi güvence altına alacak pusula olan Gençliğe Hitabe’yi kazandırmıştır bize…

Gençliğe Hitabe’yi, her dönemde, özellikle de BAĞIMSIZLIĞIMIZIN SINAV ZAMANLARINDA tekrar tekrar okuyup yorumlamak, tam tabiriyle, boynumuzun borcudur…

GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk Gençliği !

“Türk Gençliği” deyince; düşünce + eylemde birleşerek Kurtuluş Savaşı’nı kazanan, mutluluğu, NE MUTLU TÜRK’ÜM demekle özdeşleştiren ve Türkiye halkı iken, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak Türk Milleti olan([1]) MİLLİ ŞUUR”u algılamalıyız. Bu şuurun fizyolojik yaş, yaşanılan yer ya da etnik köken vb. ile bağlantısı olmadığına göre, Büyük Önder, hitabından başlayarak, ayrımcılık dayatan herşeyin ötesine geçmiştir.

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza dek korumak ve savunmak, birinci görevimizdir. TDK Sözlüğüne baktığımızda, her ikisi de Arapça olan “muhafaza” ve “müdafaa” sözcüklerinin, çok yakın anlamda olmalarına karşın, Büyük Önder tarafından bilinçli olarak arka arkaya kullanıldıklarını görüyoruz. ATATÜRK elbette ki Türkiye Cumhuriyeti’ni çok sağlam temeller üzerine inşa etmiştir. Ancak, bedhahların asla vazgeçmeyeceklerini de bildiği için, birinci görevimiz olan, CUMHURİYETİMİZE SAHİP ÇIKMAYI, tekrar tekrar vurgulamaktadır.

Dikkat edilirse, Büyük Önder, bağımsızlık ve cumhuriyet olgularının önünde, “TÜRK” sözcüğünü tekrarlıyor. Demek ki tehditlerin, özellikle TÜRK Bağımsızlığı ve TÜRK Cumhuriyeti’ne yönelik olacağını biliyor ve bizi buna karşı uyarıyor.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir.

Türk Bağımsızlığına, Türk Cumhuriyeti’ne sonsuza dek sahip çıkmak, varoluşumuzun ve geleceğimizin biricik temeli; bunu sağlayacak olan, “SAHİP ÇIKMA BİLİNCİ” ise, bizim en değerli hazinemizdir.

ATATÜRK, zamanla, kimliğinden uzaklaştırılacağını bildiği Türk Gençliği tarafından hazine kapsamında algılanabilecek servet, mal, statü vb. sahte değerler tehdidine karşı; “TÜRK BAĞIMSIZLIĞINI, TÜRK CUMHURİYETİ’Nİ SONSUZA DEK SAVUNMA BİLİNCİ”ni “EN DEĞERLİ HAZİNE” vurgusuyla ön plana çıkararak, önlemini almıştır.
Türk Gençliği asla unutmamalıdır ki, böyle bir coğrafyada, ancak Türk bağımsızlığı ve Türk Cumhuriyeti varsa, kişisel varlığımızı devam ettirebilir ve elimizdeki maddi, manevi olanakları kullanabiliriz…

İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve harici bedhahların olacaktır.

“Yurtta barış, dünyada barış” diyen sevgili Önderimiz, elbette ki diğer uluslara kuşkuyla, düşmanca yaklaşmamız için değil, bizi her zaman tedbirli görmek istediğinden, bu uyarıyı yapıyor. Çünkü Türk Bağımsızlığını yok edip, Türk Cumhuriyeti’ni ele geçirmek isteyen iç ve dış bedhahlar, ATATÜRK’ün zamanında ve bugün olduğu gibi, yarın da olacaktır.

Bu cümledeki önemli detay ise şu: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, dış düşmanlara karşı en zor şartlarda kazanılan savaşlardan sonra dahi, gelecekte öncelikle “DÂHİLİ BEDHAHLARIMIZ” olacağını vurguluyor. Bugün Türkiye gerçeğine baktığımızda, ne kadar düşündürücü, değil mi?…

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!

Bunun çok zorlu bir süreç olacağını bilen ATATÜRK’ün dileği, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalmamamızdır. Ancak, “Mecburiyete düşmek” gibi, çıkış noktası “ÇARESİZLİK” olan bu cümle, içinde bulunacağımız koşulların elverişli olup olmadığını düşünmememizi bildiren, kesin emirle bitiyor…

Hayatı boyunca ulusu için her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen bir dâhi, nasıl oluyor da, temel değerlerimiz olan bağımsızlık ve Cumhuriyetimizi korumak adına, “KOŞULLARI DÜŞÜNMEDEN GÖREVE ATILMAMIZI” isteyebiliyor? Elbette ki, aklın ve mantığın sınırlarını aşarak, en donanımlı ordulara karşı Kurtuluş Destanımızı yazan milli savunma refleksimizi canlı tutmak istediği için…

Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

Ebedi Önderimiz bizi, “Hiç düşünmeden göreve atılmamızı gerektiren bağımsızlık ve cumhuriyetimizi savunma koşullarının” çok zorlu olabileceği konusunda uyarıyor. Bu uyarının, “GÖREVE ATILMAYA” ilişkin kesin emirden hemen sonra yapılması, muhteşem… Çünkü ATATÜRK bizden, zorlukları aşma konusunda kesin kararlılık istedikten sonra, mücadele şartlarının uygun olmayabileceğini söylüyor. Diğer deyişle, her türlü zorluğa karşı, geri dönüşü olmayan tam bir kararlılıkla direnmemizi sağlamak istiyor.

İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Türk Bağımsızlığına, Türk Cumhuriyeti’ne kastedecek düşmanları gözümüzde büyütmememizi istiyor. Çünkü onun bize güveni sonsuz. Bu güveni tam anlamıyla hissetmeyi bir başarabilsek, önümüzde hiçbir engel kalmayacak…

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Ne kadar ilginçtir ki, ilk sırada; gerek zorla, gerekse aldatma yoluyla bütün kalelerin zaptedilmiş olabileceğini söylüyor ATATÜRK… “KALE”nin mecaz anlamı, “bir düşüncenin savunulduğu, sürdürüldüğü yer”… Sakın bu, “ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE” olmasın?…

Burada çok dikkat etmemiz gereken bir saptama var: Büyük Önder, “…BÜTÜN ORDULARI DAĞITILMIŞ…” ifadesi kullanıyor. Silahlı ordu, tek olduğuna göre, çoğul eki kullanılmaz. Öyleyse, sadece askeri anlamda algılayamayız bu uyarıyı…

ÖRNEĞİN, GENÇLİĞE HİTABE’Yİ OKUYAN “ÖĞRETMENLER ORDUSU” ACABA BU CÜMLEDEN KENDİ PAYINA DÜŞEN MESAJI ÇIKARIP, DAĞITILMAMAK İÇİN ÖNLEM ALIYOR MU?

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.

ATATÜRK, yukarıda sözünü ettiği zorlu şartlardan daha acıklı ve çok tehlikeli bir duruma değiniyor. Önce kelime anlamlarına bakalım:

GAFLET: Dalgınlık, dikkatsizlik, boş bulunma…
DALALET: Sapkınlık.
HIYANET: Kutsal sayılana hainlik, ihanet…

“… iktidara sahip olanlar…” ifadesi de, sadece siyasi iktidarı kapsamaz. Öyle olsa ATATÜRK elbette ki “siyasi” kelimesini ilave ederdi. Ancak, anlamı daraltmak ve kısıtlamak istemediği için bunu yapmamıştır…

Öyleyse, “gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilecek” iktidara sahip olanlar kapsamına, “ÜLKE İÇİNDE, İŞ YAPMA GÜCÜNÜ ELİNDE BULUNDURAN” işadamlarından, sanayiciye, medya mensuplarına vb. kadar, düşünsel boyutta aktif konumda olan herkes girer. Dolayısıyla hepimiz, TÜRK Bağımsızlığı ve TÜRK Cumhuriyeti’ne karşı sorumlu olduğumuzu asla unutmamalı, gaflet, dalalet ve hıyanetten özellikle kaçınmalıyız.

Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler.

Bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını, işgalcilerin gerçekleştirilmesi zamana bağlı siyasi istekleriyle birleştirebilirler.
Günümüz Türkiye’sinde yaşadıklarımızı, bundan daha açık ifade edebilecek bir cümle kurulabileceğini sanmıyorum…

Millet, fakruzaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Türk Bağımsızlığını yok edip, Türk Cumhuriyeti’ni ele geçirmek isteyen iç ve dış bedhahlar, milletimizin ileri derecede yoksulluk içinde, bitkin ve yorgun düşmesinden yararlanmak isteyeceklerdir.

Burada önemli bir detay var: “HARAP” sözcüğü, TDK Sözlüğü’ne göre, “ÇOK SARHOŞ” anlamına da geliyor… Demek ki, ATATÜRK bizleri, milli bilincimizin uyuşturulma tehlikesine karşı uyarıyor ve bu olasılığı da dikkate almaya yönlendiriyor…

Ey Türk istikbalinin evlâdı!

Vurgu, TÜRK GELECEĞİNİN EVLADI… Diğer deyişle, ATATÜRK’ümüzün gençliğe verdiği sorumluluk: BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’NİN YARINLARINI OLUŞTURMAK… Dünyanın en özel lideri tarafından böylesine derin bir güvene ve aynı zamanda da sorumluluğa layık görülmekten daha onur verici ve motive edici ne olabilir ki?

İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Tüm bu olumsuz koşullarda dahi görevimiz; Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır. Hiçbir mazeret öne süremeyiz. Çünkü karşımıza çıkabilecek en olumsuz koşulları Gençliğe Hitabe’de sıralayan sevgili önderimiz, Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni kurtarmak yolunda bizlere kesin emir vermektedir. Bu talimatı yerine getirmemizi hiçbir güç engelleyemez ve engelleyemeyecektir…

Çünkü ATATÜRK, Gençliğe Hitabe’sini şu cümleyle bitiriyor:

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 05 Ağustos 2008

(1)  “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” Mustafa Kemal ATATÜRK

Gençliğe Hitabe üzerine  PPS  (Tıklayın)

KANDIRMAK ve KANMAMAK

Atasözü şöyledir: “Deliden korkma, cahilden kork.” Cehaletin, akli denge bozukluğundan daha tehlikeli olduğu anlatılmak istenen bu söz, almak isteyen için çok önemli mesajlar içerir.

Cahili kandırmak kolaydır. Kandırılan kişi ise, bunu fark ettiği andan itibaren, iki temel davranış kalıbına yönelir:
1. Kandırılmayı kabullenir.
2. İntikam almak için, gücü yettiğince o da başkalarını kandırır.

“Kandıran”a öfke duymak erdemdir de, “Kanan”a, “Neden?” diye sormak, “Sen de mi Brutus?” tepkisiyle karşılaşır. Birileri tarafından kandırılmamanın sorumluluğunun biraz da bizde olduğunu hep yadsımak isteriz. Çünkü böyle büyütülmüşüzdür. KANDIRAN SUÇLUDUR, KANAN MASUM…

Oysa cahil bırakılan bir toplum, cehaleti bir kambur gibi sırtlamadıkça kandırılamaz. Çünkü “CAHİL BIRAKILMAK” da bir seçimdir. Günah keçisi bulmak çok kolaydır ama şu da bir gerçektir ki, uygarlık, bir şeylere bahane ve mazeret ileri sürmeyenlerin omuzlarında yükselmiştir ve bundan sonra da böyle yükselecektir…

Kanmayı çaresizlikten yüklendiğimizde, bu aldatılış, sadece maddi kavramlarla sınırlı kalmaz.

Allah ile aldatılırız…
Bize karşı silah haline getirilen, en derin inançlarımızla kandırılırız… Temel insani değerlerimize ilişkin kandırılırız…
Bize bir ülke, bir varoluş anlamı, bir yaşam armağan eden atalarımızla ve Ebedi önderimiz ATATÜRK ile dahi kandırılırız…

Eğer cahilsek ve kandırılmışsak, ortaya çıkmasını da istemeyiz. Çocuklarımızı kaybederiz, hesap sormayız. Sormak isteyenleri de, birileri inanç ticaretine devam edebilsin diye, sustururuz… Kandırılmayacak bilince ulaşmaya çalışmak aklımızın ucuna gelmez. Çevremizde öyle çok “sorumlu” buluruz ki, kandırılmamanın da, yurttaşlık sorumluluğu olduğunu düşünmeyiz.

Bir dönem gündemde büyük yer tutan arabesk müzik kültürünün, kandırmayı haksız + kandırılmayı haklı gören bir toplumdaki yeri, aslında eleştirilmek yerine, incelenmelidir.

Çaresiz ve aciz olduğunu zanneden bireylerden oluşan toplumlarda, “OLUMSUZLUKLARA TEPKİ GÖSTERMEK” DEMOKRATİK HAKKI -kendi oylarıyla seçtikleri de olsa- otorite kabul edilen gücün önünde yok olur… Anılan güç, kader ile özdeşleştirilir ve zaten kader de önceden yazılmış olduğundan, kandırılmamak için yapılacak hiçbir şey yoktur…

Oysa “Tereyağdan kıl çeker gibi” kendilerini gerçeklerden soyutladıklarını düşünen bu kişiler, böyle bir mantık bozukluğunun bilinçaltı sonucu olarak, zaten sarsılmış olan özgüvenlerini tümüyle yitirmeyecekler midir?

“KANDIRMAK” AHLAKİ BİR SUÇ OLDUĞU KADAR, “KANMAMAK” DA, BİREY VE TOPLUM TARAFINDAN ALINMASI GEREKEN TEDBİR VE SORUMLULUKTUR. SORUMLULUK ÜSTLENMİYORSAK, KANDIRILMAYA DA KATLANMAK ZORUNDA KALIRIZ. ANCAK, ÜSTLENİLMEYEN ÖYLE SORUMLULUKLAR VARDIR Kİ, ÇOK AĞIR OLAN BEDELLERİN TEK BİR FERT DEĞİL, BİRÇOK KİŞİ, HATTA BÜTÜNÜYLE TOPLUM TARAFINDAN ÖDENMESİ GEREKİR…

Türk Ulusu artık uyanmalı ve kendisini kandırmak isteyenleri de gaflet uykularından uyandırmalıdır.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 21 Eylül 2008

KAHRAMANA SUSAMAK

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, “PANEL” ile “AÇIK OTURUM” eşanlamlı…

“AÇIK OTURUM:
Seçilmiş bir konuşmacı grubu tarafından güncel, siyasal, sosyal ve bilimsel konuların veya sorunların herkesin izleyebileceği bir biçimde açık olarak tartışıldığı toplantı, panel.”

Konuyu biraz daha araştırdığımızda, panelin şu özelliklerini de farkediyoruz:

· Sohbet ortamında yapılması,
· Karara varma amacı taşımadan, konunun çeşitli yönleriyle ele alınması.

Panellerin değerli, önemli etkinlikler olduğu ve özellikle de evrensel, sosyal, milli ve/veya güncel konuların tartışılarak, sorunların çözümünde atılması gereken adımların belirlenmesini kolaylaştırabileceği, kuşkusuzdur. Ancak “KARARA VARMA AMACI” SÖZ KONUSU OLMADIĞINDAN, PANELLER BİR “DEVLET YA DA ÜLKE MESELESİ” ZANNEDİLMEMELİDİR.
* * *
Bir panelde sergilenen, üstelik uluslararası diplomasiye tümüyle aykırı olan davranışı, “ULUSAL KAHRAMANLIK” düzeyine yükselten milletlerin psikolojisini incelemek yararlı olacaktır. “KAHRAMAN”a böylesine susamış olmanın arkasında yatan neden, ne olabilir?

Fiziksel, duygusal, sosyal yönden aç, mutsuz ve maddi/manevi açıdan giderek fakirleşen toplumlar, hiç olmazsa güncel, medyatik ve geçici cesaret gösterileriyle avunma ihtiyacı duyarlar.

Mutlu ve gerçek anlamda gönenç (refah) içinde yaşayan toplumlar ise, kahraman aramaz, beklemez, ya da sanal olarak yaratmaya çalışmazlar. Çünkü onlar yurttaşlık bilinciyle seçtiklerini sürekli olarak denetlerler ve yanlış yapıldığında, demokratik yollarla duruma el koyarlar…

Ulusal bilinç arttıkça;
Bir panelde gösterilen tepki ve dışlamayı alkışlarken;
· Sömürgeci devletler başka ülkeleri işgal ettiklerinde,
· IMF ile masaya oturulduğunda, ya da
· Ülkemiz parsel parsel satıldığında
neden aynı duyarlılığın gösterilemediğinin de sorgulanması gerektiğinin…

2. Doğru ve yerinde olup olmadığına bakmaksızın, siyasetçilerin fanatik taraftarlığını yaparak, onları göklere çıkarmanın, zararla sonuçlanacağının…

3. Amacı, hepimizi uyurgezer yapmak olan televizyon programları ve futbolla zaman kaybedilirse, daha çok uzun yıllar boyunca gelmesi mümkün olmayan kahramanın bekleneceğinin… Farkına varılacaktır.

Umarım çok geç kalınmaz…

Bu bilinci çocuklara/gençlere kazandırma sorumluluğu, öncelikle ailelere ait…

Eğitim sistemimizin giderek ATATÜRKÇÜLÜK’ten uzaklaştırılması, elbette ki çok büyük bir gaflet, dalalet ve hatta hıyanet… ANCAK BUNU, “ÜLKESİNE SÖZDE DEĞİL, ÖZDE SAHİP ÇIKACAK ATATÜRK GENÇLERİ YETİŞTİREMEMENİN” TEK MAZERETİ OLARAK ÖNE SÜRMEK DE, ŞEHİT KANLARIYLA KURULAN VE KORUNAN BU GÜZEL VATANI GÖNÜLDEN SEVENLERE HİÇ YAKIŞMIYOR…

Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet edeceğimiz nesiller için öncelikli hedefimiz; olayları mantık süzgecinden geçirip sorgulayabilen ve “KAHRAMAN ÖZLEMİ” duymak yerine, doğruyu seçip, seçtiğini denetleyebilen, böylelikle de yurttaş olarak kendine güvenen gençler yetiştirmek olmalıdır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 05 Şubat 2009

Önemli not:
Sn. Yılmaz Özdil’in 31.01.2009 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan muhteşem yazısını herkes okumalı. Yazıya ağ ortamında aşağıdaki bağlantıdan ulaşılabilir:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10896965.asp?yazarid=249

KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI

Çevresindeki / ülkesindeki olaylara ilgi duyan her vatandaş, Türkiye’mizdeki güncel sorunlar için endişeleniyor.

Endişelenmek; kişiyi çözüme el koymaya ya da çözüm yolunda somut ve pratik düşünce üretmeye sevk ediyorsa, pasif bir duygu olmaktan çıkıyor. Aksi takdirde sonuçsuz ve yararsız endişe girdaplarında boğulan birey, özellikle de endişe duyduğu konuda konuşup/yazıyorsa, ne yazık ki, ait olduğu toplumu da umutsuzluk ve çözümsüzlüğe sürüklüyor. Benim “Pasif endişe” diye adlandırdığım bu tür duygulanımların kişisel ve toplumsal boyuttaki kaçınılmaz sonucu ise, “KAHRAMAN” BEKLEME MANTIĞI oluyor…

“KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nda birey ve toplum, pasiftir. Adı üstünde; biri ya da birilerinin çıkıp, kendisi adına kahramanlık yapmasını, LİDER OLMASINI bekler… Söz konusu kahramanlar, olağanüstü hatta insanüstü özelliklere sahip olacaklardır. Bu nedenle, “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nda, kendi gerçeklerini keşfederek, ait olduğu topluma lider olan kişilerle özdeşleşme çok zordur. Tam tersine, anlama ve benimseme yerine, onları ilahlaştırma eğilimi gözlenir.

“KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nın etkisindekilerin, çoğunlukla kendilerine az güvenen kişiler olmaları da doğaldır. Eğer çıkarsa, beklenen kahramana koşulsuz ve tam itaat edilecek; “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”ndaki örtülü boyun eğme gereksinimini de bu itaat karşılayacaktır.

Diğer taraftan, ne kadar çelişkili olsa da, “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nda güçlü görünme gereksinimi de vardır. Çünkü güçlü görünmek, gücünün bilincinde olmayanların yegâne avuntusu, sosyal tatmin vasıtasıdır.

“KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nda bu gereksinim, söz kirliliği/kalabalıklığı ile karşılanır. Bu mantıkta açıklık ve yalınlık, özellikle kaçınılması gereken kavramlardır. Ne kadar uzun konuşup/yazar ve özellikle de herkesin anlamayacağı ifadeler kullanırsanız, o kadar bilgili/güçlü görünür, dolayısıyla da “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nın arkasına sığınabilirsiniz.
Peki, ya “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nın etkisindekilere, “KAHRAMAN OL !” diyen birileri çıkarsa?

Söz kalabalıklığında başkahraman olsalar da, taşın altına el koymaları istendiğinde, çok geçerli mazeretlerle ÇARK EDEN KİŞİLERDİR ONLAR… Öyle ki, “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nı bile gizleyecek bahanelerle, kahraman olamayacaklarını, örtülü biçimde dile getirirler.

“KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nı bilmeyenler bu bahanelere inanır, bilenler ise genellikle göz yumar. Çünkü “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”, alışılmış bir kalıptır ve alışılmış kalıplara başkaldırmak, başlı başına kahramanlıktır(!)…

Şimdi düşünüyorum: Ya, büyük önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK de “KAHRAMAN BEKLEME MANTIĞI”nın etkisinde olsaydı?

Demek ki, kahraman beklemek yerine, her birimiz yüreğimizi koyduğumuz konuda LİDER OLMA SORUMLULUĞUNU ÜSTLENMEYE GÖNÜLLÜ OLMALIYIZ.

DOĞALDIR Kİ, “BİR” DEĞİL, “YETMİŞ MİLYON” KAHRAMANIN YAŞADIĞI BİR ÜLKENİN GELECEĞİ, ÇOK DAHA AYDINLIK VE GÜVEN DOLU OLACAKTIR…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 15 Temmuz 2006

Kahraman bekleme mantığı PPS  (Tıklayın)

İRTİCAYI TEMİZLEMEK

Bugün ne yazık ki ülkemizin temel sorunu, batı sömürgeciliğinin de desteklediği “İRTİCA” haline gelmiştir. Bunu yok saymak, mürtecileri gözümüzde büyütmek kadar tehlikelidir.

TÜRKİYE’DE İRTİCA, DESTEKÇİLERİNİ YOK ETMEKLE YA DA ENGELLEMEKLE TEMİZLENEBİLİR Mİ? Özellikle ATATÜRK’ümüzü kaybettikten sonra -hatta Büyük Önder hayattayken dahi- yaşadıklarımız, bu soruya gönül rahatlığıyla olumlu yanıt vermeyi olanaksız hale getiriyor.

Her karış toprağı kanla korunan bu cennet vatan topraklarında binlerce şehit yatıyor. Üstelik hala, dağ gibi çocukları teröre şehit veriyoruz. Tüm bunlara rağmen, bir kısım Türk Gençliğinin kalplerinin nasıl körleştirildiğini ve “ATATÜRK düşmanlığı” tohumlarının o kalplere nasıl ekilebildiğini çözmek zorundayız. Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı meşalesini ateşlemeseydi, bugün babamızın kim olduğunu bilemezdik…

Hal böyleyken, bizim için can veren atalarımıza ve Yüce Türk Ulusu’na Türkiye Cumhuriyeti’ni yoktan varederek armağan eden Büyük Öndere karşı böylesine büyük bir nankörlük ve ihanetin nasıl inşa edildiğini anlamaya mecburuz. Eğer anlamazsak, gidişi tersine çeviremeyiz…

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çocukları olarak bizler, artık ülkemizdeki irticayı kökten temizleme yoluna gitmek zorundayız. “A” partisi kapatılıp yerine “C” partisi kuruluyor ve sonlandırılmak istenen ideoloji, kesintiye uğradığı noktadan, üstelik de hiç zaman yitirilmeden devam ettirilebiliyorsa, yanlış ya da eksik düşünülen bir şeyler vardır…

İrticaya savaş; mürtecilerin kullandıkları temel silahları ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ DOĞRULTUSUNDA DEĞERLENDİRİP, KULLANARAK AÇILMALIDIR.

Nedir bunlar:

1. İŞBİRLİĞİ, KARARLILIK, SİSTEMATİK ÇALIŞMA
ATATÜRK gibi eşsiz bir liderin düşünce sistemini benimsediğimizi söyleyen bizler, çok kritik bir coğrafyada, böylesine zorlu bir dönemden geçerken dahi, hala “TEK ŞUUR” olmayı başaramıyoruz…
Propaganda sadece olumlu cümlelerle yapılmaz… Sözlü, yazılı ve görsel medyada, bazı kişi ve kuruluşların adlarının geçmesi bile, yürekleri köreltilen yandaşlarına cesaret ve moral verir… Son zamanlarda bedhahlar, beyin ve yüreğimizi adeta kanserli hücreler gibi sarmış durumdalar… ONLARI ATATÜRK’TEN DAHA ÇOK KONUŞUYOR VE SÜREKLİ GÜNDEMDE TUTUYORUZ.

Artık görmek zorundayız: KANDIRILAN HALKIMIZI BU YOLLA BİLİNÇLENDİREMİYORUZ. Gelin tam tersini yapalım. Mustafa Kemal ATATÜRK aydınlığını sunalım çevremize… Onun düşüncelerinde, insan sevgisinde birleşelim. SONSUZA DEK YAŞAYACAK OLAN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİYLE KOLAYLAŞTIRALIM İNSANLARIN HAYATINI… O zaman, kandırılamazlar.

2. HEDEF KİTLEYE SAĞLANAN MADDİ OLANAKLAR
Bile bile oyuna gelmek, ya da işe yaradığını göre göre, bedhahların izledikleri politikalardan yararlanmamak… Doğru mudur sizce?
Evet, aç, işsiz kalan ve bu yolla oyları kiralanan (Satın almak kimsenin haddine düşmemiştir) halka, gerekirse maddi yardım da yapılacak… “Bizde, bedhahlardaki maddi imkânlar yok” mazeretini öne sürenler, Ulusal Kurtuluş Savaşımızı anımsasınlar lütfen… Vatanımızı savunmanın yolu buysa, önce cebimizdeki akrebi öldüreceğiz…

3. ANTİ-KEMALİST EĞİTİM STRATEJİLERİ
ATATÜRKÇÜ eğitim sistemini hala, adı “Milli” olan eğitim-öğretim kurumlarından mı bekliyoruz? Biz durumdan yakınıp, düzeltilmesini bekleyeduralım. Bu arada, Anti-Kemalist eğitim stratejilerini yürütenler de hiç duraksamadan çalışsınlar…

ATATÜRKÇÜLÜK, bizim genlerimize kazınmıştır. Temeli sağlam yapı, kolay çökertilemez. BU TEMEL, AİLE TARAFINDAN DA DESTEKLENİYOR VE GÜÇLENDİRİLİYORSA, ÇOCUK EĞİTİM ÇAĞINA GELDİĞİNDE, ZATEN DOĞASINDA VAROLAN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ OTURMUŞ OLACAKTIR. O zaman bedhahlar ne yapsalar boşunadır. Çünkü sevgili önderimizin ışığıyla aydınlanan beyin ve yürekler, bir daha karartılamazlar…

4. DİN SÖMÜRÜSÜ
İslam dinini, yaradan ile yaradılanın ARACISIZ yakın ilişkisinden, BEYİN, YÜREK ve BEDEN TEMİZLİĞİNDEN soyutlayarak; simge ve şekil dini yapmaya çalışanlar, bu art niyetleriyle ancak dinini iyi bilmeyenleri aldatabilirler.

ATATÜRK’ün dehası, burada da karşımıza çıkıyor. Büyük Önder, İslam’ın temel kaynağının Türkçe Mealinin yapılmasını neden istemiştir? Türk Milleti, dinini birinci kaynaktan okuyup öğrensin, böylelikle de bedhahlara kanmasın diye…

O zaman, gerçekleri halka anlatıp, “DİN SÖMÜRÜSÜ”nü engelleme görevi de, ATATÜRK ÇOCUKLARI olarak bizim sorumluluğumuzdur… Laiklikle, hatta ATATÜRK ile İslam’ın karşı karşıya getirilmeye çalışıldığını görüyorsak, bunun koca bir yalan olduğunu da halka en yalın ve açık biçimde anlatmalıyız…
—————–
TÜM BUNLAR, GERÇEKLEŞTİRİLEMEYECEK ŞEYLER DEĞİLDİR. YETER Kİ, ARTIK BİRLİK VE BERABERLİK İÇİNDE OLALIM VE DÜŞÜNMEKTEN, KONUŞMAKTAN, YAZMAKTAN ÖTEYE GEÇELİM…

Aslı DİNÇMAN
/İzmir, 02 Nisan 2008

İrticayı temizlemek   PPS  (Tıklayın)

İRTİCA NASIL İLERLİYOR ?

“Türkiye’de irtica var mı, yok mu?” şeklindeki, akıl almaz bir tartışmanın gündeme getirildiği günümüz koşullarında; irticai olaylar her geçen gün artarken, kanımca çok daha can alıcı bir soruya yönelme zamanı gelmiştir:

ÜLKEMİZDE İRTİCA, NASIL BU KADAR RAHAT VE KOLAY İLERLEYEBİLİYOR? En basit yanıt, her gün karşılaştığımız açıklama ve yorumlardır. Özetle: “Ülkeyi yöneten iktidar, irticaya fırsat veriyor, en iyimser ifadeyle, göz yumuyor.”…

Peki, sorun gerçekten bu kadar basit mi? Diğer deyişle, bu iktidar değiştiğinde, irticanın desteklenmesi + ilerlemesi de sonlanacak mı? Yanıtlanması cesaret gerektiren bu soru, bizi aşağıdaki derin soru / sorunlara getiriyor:

1. İrticaya karşı toplumsal tepkiler, neden halk tarafından yaygın olarak dışa vurulmuyor?

2. İrtica, mürteciler tarafından İslam ile nasıl özdeşleştiriliyor? Daha da önemlisi, bu konuda halk nasıl inandırılıyor?

3. Laiklikle İslam, halkın bilinç ve bilinçaltında nasıl karşı karşıya getiriliyor ve bu durum, ATATÜRK sevgisine karşı nasıl gizli koz olarak kullanılabiliyor?

4. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış bir neslin çocukları, bugün kendi çocuklarına, ATATÜRK’ün armağan ettiği değerlere sahip çıkmayı neden yeterince öğretemiyor?

5. İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, anadilimizde okunup anlaşılması yerine, denetimsiz açılan kurslarda gencecik beyinlere nasıl papağan gibi ezberletiliyor?

6. Dinin siyasete karıştırılması ve din üzerinden ticaret yapılması (Dua kitapları, mevlitler, kabirlerde hocalara okutulan Yasin’ler vb.) halka nasıl “DİNDARLIK” olarak yansıtılıyor?

Kanımca, irticanın hortlamasını şu ya da bu kişi, kurum, kuruluş, vs.ye fatura etmeden önce, kendimize aşağıdaki soruları mutlaka sormalıyız:

· Karşıt kavramlar olarak dayatılmak istenen laiklik ve İslam’ı Türk Ulusu’na gerçek anlamlarıyla ne kadar anlatabiliyoruz?

· İnancın güvence altına alınmasında laikliğin değer ve önemini hakkıyla dile getirebiliyor, halkı bilinçlendirebiliyor muyuz?

· Mustafa Kemal ATATÜRK’ü gençlere hakkıyla anlatabilmek için, bugünkünden daha büyük çaba gösteremez, daha büyük özveride bulunamaz mıyız?

· Eğitim-öğretim sisteminde ATATÜRKÇÜLÜKTEN uzak, gerici dayatmalar var. Peki, çocuklara ATATÜRK ve ATATÜRKÇÜLÜK BİLİNCİNİ, okula başlamadan, aile içinde kazandırmayı kim engelleyebilir?

· Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün düşünce sistemini, ilke ve devrimlerini yeterince düşünüp inceleyebiliyor ve gençlere ATATÜRK coşkusuyla aktarabiliyor muyuz?  (ATATÜRK COŞKUSU, büyük önderimizin Onuncu Yıl Nutku’ndaki ses tonunda gizlidir…)

İrticanın ilerlemesini önleyebilecek tek güç, halkın bilinçlendirilmesidir. Ancak bunu, karanlığı yumruklayarak asla başaramayız. Hepimiz kendi çapımızda, etrafımızı aydınlatacak küçük birer ışık yakabilirsek, irticanın kara bulutları da ülkemizin üstünden kısa zamanda çekilecektir…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 09 Ekim 2006

İrtica nasıl ilerliyor?  PPS  (Tıklayın)

IŞIĞI GÖLGE, KARANLIĞI DA GÜNEŞ ZANNETMEK

Gölgeyle Güneşi ayırt edemeyen olabilir mi?

“Gölgeyle Güneşi ayırt edememek”, görme duyusuyla değil, BİLİNÇ ve/veya RUH YETERSİZLİĞİYLE ilgili bir sorun olsa gerek; KARANLIKLA BESLENMEK de, bu sorunu arttıran bir faktör…

Işığı sevmeyen olabilir mi?

Gücünü karanlıktan alanlar için ışık, gölge anlamına gelir. Zira gölge, ışığı tümüyle örtemez; oysa ışık, karanlık karşısında kesin etkilidir. Üstelik göz kamaştırıcıdır. Bu nedenle, IŞIKTAN KORKANLARIN GÜNEŞİ DE “KARANLIK”TIR…

Ancak O, ÇOK TEHLİKELİDİR. Hele kişisel çıkarlar için, büyük bir milleti karanlığa sürüklemek, üstelik bunu sözde aydınlık, özgürlük vb. haklar vaadederek yapmak, öncelikle buna cesaret edenler açısından tehlikelidir. Kurtuluş Savaşı tarihimizi az da olsa bilen hiç kimse, “Çılgın Türkler”e karşı böyle bir gaflete düşmez.

KARANLIKTAN KİMSEYE FAYDA GELMEZ. ONDAN MEDET UMANLARIN ZAMANLA BEYİN VE YÜREKLERİ KARARIR, KÖRELİR VE KENDİ KAZDIKLARI ÇUKURLARA DÜŞERLER.

IŞIK, dünyamızı sadece fiziksel anlamda aydınlatmaz. Örneğin, ilerici, hür düşünceler de ışıktır; san’atın, her biri çok özel olan dalları da… Bu nedenledir ki, Ölümsüz Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, aşağıdaki özlü sözüyle SAN’AT ve IŞIK kavramlarını bütünleştiriyor:
“SANATKÂR, TOPLUMDA UZUN MÜCADELE VE GAYRETLERDEN SONRA ALNINDA IŞIĞI İLK HİSSEDEN İNSANDIR.”

“DÜŞÜNCE IŞIK’TIR…” dedik. Öyleyse, zamana yenilmek şöyle dursun, zamanın ötesine geçen düşünceler de, ışık kaynağıdır ve Türk Ulusu bu konuda ender şanslı milletlerdendir. Türk düşün hayatına ışık katan sayısız ismi buraya sığdırmak olanaksız.

Bu nedenle biz her zaman, Türk ve dünya düşünce ışıklarının dev isimlerinin pek çoğunu okumuş, özümsemiş ve sentezini bize emanet etmiş, “TÜRK’ÜN IŞIĞI, ATATÜRK”ten yola çıkalım. İdeallerimizi o tükenmez + tüketilemez kaynaktan beslenerek belirleyelim.
Özellikle de AKP zihniyetinin afişlerle duygu sömürüsüne sıkça başvurduğu bugünlerde, ülkemizin her yerine aşağıdaki pankartı asmak gerekir:

KARANLIĞI IŞIK ZANNEDENLER, ELBETTE Kİ ÜSTLERİNE GELEN GERÇEK AYDINLIĞI DA GÖLGE ZANNEDİP, RAHATSIZ OLURLAR…

HAYAT, SEÇİM OLDUĞUNA GÖRE, KARANLIKLARDA BOĞULMAK DA BİR TERCİHTİR… NE VAR Kİ, TÜRK MİLLETİ’NİN GELECEĞİNİ KARARTMAYI, BUGÜNE DEK OLDUĞU GİBİ, BUGÜNDEN SONRA DA HİÇ KİMSE VE HİÇBİR GÜÇ BAŞARAMAYACAKTIR.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 18 Haziran 2008

GENÇLER TÜRKÇE’Yİ ALGILAYABİLİYOR MU ?

Türk Gençliğinde, tarihi yüzlerce yıl öncesine uzanan ve 210 milyondan fazla kişinin anadil olarak benimsediği bir lisanı konuşmanın bilinci var mı? (İstisnalar ne yazık ki kaideyi bozmuyor.)

Bu sorudan önce belki de, “Türk Gençliği, bilinçli bir yaşam sürdürüyor mu?” sorusuna yönelmek zorundayız. Ancak bu soru bizi, dünyanın en zengin dilini, bu kadar şuursuzca konuşan bir gençliğin çıkış noktasına götürebilir.

Burada, “BİLİNÇLİ YAŞAM”dan neyi kastettiğimi özetlemek istiyorum: BİREYSEL, TOPLUMSAL, ÜLKESEL VE EVRENSEL DEĞERLERİN FARKINDA OLARAK YAŞAMAK. KENDİNİN FARKINDA OLARAK YAŞAMAK…

Türkçe, bizim için çok önemli ve yaşamsal bir değerdir. Çünkü kendimizi, kendi değerlerimizi ifade edebilmemizin tek anahtarıdır.

ATATÜRK, bakın bu konuda ne diyor:

“MİLLET; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi ve sosyal toplumdur.”

Büyük önderin bu sözünde milleti tanımlarken ilk sırada dile yer vermesi, düşündürücüdür. Demek ki, bizi birbirimize dilimiz bağlıyor. Öyleyse, tersini de göz önünde bulundurmak zorundayız; BİZİ BİRBİRİMİZDEN ÖNCELİKLE DİL AYIRABİLİR. Bu bölünme, en kolay kimlerin zihin ve davranışlarında şekillendirilebilir? Elbette ki, GENÇLERİN…

Gençler; yabancı dil bilmedikleri için değil, tıpkı Avrupalılar gibi, anadillerini sevdikleri için Türkçe konuştuklarında, kendilerini daha az entelektüel hissediyorlarsa, ortada bir sorun var demektir. Bu önemli sorun, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de, hayatı boyunca aşmamız için büyük çaba sarf ettiği, “AŞAĞILIK KOMPLEKSİ”dir. Bunun içindir ki, ölümsüz önderimiz, “Güneş Dil Teorisi”ni bizzat geliştirmiştir.

Bakın ATATÜRK ne diyor:

“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Oysa büyük önder hayatımızdan çıkıp, yüreklerimize girdikten sonra dilimize duyduğumuz inancı yitirmeye başladık. Son zamanlarda da, Türkçe dururken, 1500 sözcüğünü Türkçe’den alan İngilizce vb. dilleri yarım yamalak da olsa konuşmak için birbirimizle yarışır olduk. Türkçe’nin bilim dili olmadığına inandırıldık. İstisnalar dışında, aydınlarımız ve sanatçılarımız zaten kozmopolit bir dil geliştirmiş durumdalar.

Türkçe’ye sahip çıkabilecek tek güç olarak, HALK var. Aslında o, en büyük güç… Ancak, çoğunluğu genç nüfus olan halkın da, TÜRKÇE’YE SAHİP ÇIKMA konusunda, ne yazık ki çok çeşitli yöntemlerle beyni yıkanmaya çalışılıyor.

DİLİ YASAKLAMAK, RADİKAL TEPKİLERE YOL AÇAR. OYSA DİLİ BOZMAK; HEM DAHA KOLAYDIR, HEM DE BİLİNÇLİ YETİŞTİRİLMEMİŞ KİTLELERDE, YETERLİ ÖLÇÜDE TEPKİYE YOL AÇMAZ.

Bu yolda çaba harcayanların ne kadar hain ve derin projeler yaptıklarını anlamak, hiç de zor değildir. Gençlerin konuşmalarına, yazışmalarına kulak kabartmak/gözatmak yeterlidir. Okullarda öğretilen Türkçe,
ne yazık ki, çoğu genç tarafından okullarda bırakılmaktadır. Çünkü Türkçe yerine, yabancı sözcüklerle iletişim kurmanın özendirildiği bir ortamda, milli benliğiniz yeterince gelişmemişse, dilinizin evrenselliğini unutmanız ve başka dillere öykünmeniz, olağandır.

Bu koşullarda, dilimizi hakkıyla algılayabilmek ve onu en üst düzeyde kullanarak nitelikli iletişim kurabilmek için; öncelikle biz gençler, bizi birbirimize kenetleyen dilimizin gücünü, güzelliğini ve evrenselliğini keşfederek, onu yabancı dillerin baskılarından ve yozlaşmaktan kurtarmalı, korumalıyız. Bunun da en güvenilir yolu, OKUMAKTIR…
Hatırlamalıyız ki, ülkemizi savunmamızın ilk adımı, dilimize sahip çıkmaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 20 Şubat 2007

Gençler Türkçe’yi algılayabiliyor mu ?  PPS (Tıklayın)

FARKINA VARARAK GELECEĞİ YENİDEN KURMAK

Son zamanlarda ülkemizde olup bitenler…

Türkiye’de bir şeyler oluyor. Ülkemizin aydınlığına bir ömür boyu emek vermiş, geleceğimizin güvencesi insanlara, adi suçlu muamelesi yapılıyor. Sağlık sorunları dahi hiçe sayılarak, özerkliklerine saldırıda bulunuluyor. Cumhuriyetimizin en temel dayanaklarıyla oynanmak isteniyor.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Düşmüşüz bir boğaz tokluğu derdine; tepkisiziz, ilgisiziz, duyarsızız.
“Bize dokunmayan yılan…” diye bakıyoruz olaylara. Yılan bize sonsuza dek dokunmayacak sanıyoruz… Oysa sessiz kaldıkça, aldırmadıkça ve korktukça, geleceğimizi kendi ellerimizle karartıyoruz.

Biz değil miyiz, Cumhuriyet Mitinglerinde, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün kurduğu Cumhuriyetimizi sonsuza dek yaşatacağımıza dair söz veren?

Karanlık güçler, artık gizlemeye dahi gerek görmedikleri hain emellerini gerçekleştirme yolunda aktif eylemdeyken, biz hala, “Sarı saçlım, mavi gözlüm, nerdesin dost?” serzenişindeyiz. Yakışıyor mu?

ATATÜRK bugün çıkıp gelse, gözlerine bakacak yüzümüz mü var?
Büyük Önder bize: “Ben bu ülkeyi yobaza değil, sizlere emanet etmiştim.
Hiç mi okumadınız yazdıklarımı? Vatanımız parsel parsel satılırken, Cumhuriyetimiz kuruluş ilkelerinden uzaklaştırılırken, siz neredeydiniz? Neden sahip çıkmadınız?” diye sormayacak mı? Ne yanıt verebileceğiz? KENDİMİZİ AVUTTUĞUMUZ GİBİ, ONU DA AVUTMAYA MI KALKIŞACAĞIZ ?

Padişaha ümmetken, bir millet yaratabilmek için ödediğimiz bedelleri, akıttığımız kanları, hala da ülke bütünlüğümüzü korumak için canlar vermekte olduğumuzu unuttuk mu?

Yoksa, her şeyi gümüş tepsi içinde bize sunacak bir kahraman daha mı bekliyoruz?

ATATÜRK’ün değerini ne kadar biliyor ve eserlerine ne kadar sahip çıkabiliyoruz ki, yeniden bir kahraman istemeye cesaret edebiliyoruz?
Bu ülke, sahip çıktığımız kadar bizimdir. Tüm sınırlarımızda, özellikle de Güneydoğu Anadolu’da yiğit Mehmetçiklerimiz topraklarımızı nasıl koruyorlarsa, biz de her yerde her an Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sesi, ışığı, gücü olacağız. Aksi takdirde hiçbir zafer yıldönümü kutlamaya, hiçbir gazimizin yüzüne bakmaya, hiçbir şeyden yakınmaya hakkımız olmayacak.

Hatırlıyorum, ben bir yıl önce de buna benzer yazılar yazıyordum…
Yani hiçbir şey değişmiyor. Hayır, değişen bir şeyler var; dâhili ve harici bedhahlar Üsküdar’ı geçiyor…

Artık ATATÜRK yoluna dönme zamanıdır…
Geleceği güvenle yeniden kurmak için,
gerçeklerin farkına vararak, gerekli hamleleri süratle yapmalıyız…
VATAN söz konusu olduğunda,
geçmişe yönelik pişmanlık duyma lüksümüz asla yoktur ve olmayacaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 15 Nisan 2009

CUMHURİYET BAYRAMI’NDA AĞLAMAK

Bugün 28 Ekim 2009… Sabah, Cumhuriyetimizin 86. yılı kutlamaları çerçevesinde apartmanımızın önünden bando eşliğinde liseliler geçti. Koca bir cadde üzerindeki tüm apartmanlardan insanlar yarı bellerine kadar eğilip el ve bayrak sallayarak, alkışlayarak gençlere destek verdiler. Hepimiz, özellikle de ileri yaşlardaki büyüklerimiz, hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Adı üzerinde: Bayram… Hem de Ölümsüz Önderimizin tanımıyla “EN BÜYÜK BAYRAM”… Hiç ağlanır mı?…

Ben 36 yaşındayım. Bugüne dek 35 Cumhuriyet Bayramı arifesi yaşadım, asla ağlamadım… Benim için Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ancak COŞKU kaynağı olabilirdi. İlk kez bu yıl boğazım düğümlendi. Şu anda bunları yazarken de gözlerim yaşlarla dolu…

Bir yandan da kızıyorum; çünkü ağlamak, düşmanı sevindirmek olur. Her zamankinden de daha coşkulu kutlamalı ve sahip çıkmalıyız…
Şehitlerimizi şükranla anıyoruz, gazilerimize derin ve içten saygılarımızı sunuyoruz.

YAŞASIN CUMHURİYET yetmez…
YAŞASIN ATATÜRK CUMHURİYETİ !…
YAŞASIN NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENLERİN CUMHURİYETİ !…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 28 Ekim 2009

CENNETİ UZAKTA ARAMAYALIM

Fidan dikiyor musunuz? Bu ay kaç ağacın doğmasına katkınız oldu?

Küresel iklim değişikliğiyle mücadele edilen şu dönemde, birden fazla yerde aynı anda başlayan orman yangınları artarken, DÜNYAMIZLA NE KADAR AZ İLGİLENDİĞİMİZ gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Yangın çıkaranlar, neyi yaktıklarının bilincinde değiller. Yok ettikleri ormanlarla birlikte, alacakları nefesin, içecekleri suyun, besin ve yaşam kaynaklarının yanı sıra, en az kendileri kadar yaşama hakkı olan başka canlıların da yok olduğunu algılayamıyorlar.

Çünkü eğitim sistemi çoğunlukla kişileri, “AN”ı kurtarmaya programlı yetiştiriyor. “AĞACI KES, İNŞAATI YAP, SAT, KÖŞEYİ DÖN.” Peki, ya sonrası?…

Başlı başına bir servet olan ağaç ve orman sevgisi, çocuklukta ağacın ve ormanın yararlarının anlaşılarak benimsenmesiyle oluşur. Çocuk, yaşamının her döneminde onlara gereksinim duyacağını bilirse, hayatı boyunca koruyacağı bu hazinelerini daha da zenginleştirmeye çalışacaktır.

Bakınız Büyük Önderimiz, ATATÜRK Orman Çiftliği’nde dolaşırken nasıl bir emir veriyor: “Yeşili görmeyen gözler, renk zevkinden mahrumdur… Burasını öyle ağaçlandırınız ki, kör bir insan bile, yeşillikler arasında olduğunu fark etsin…” ÖLÜMSÜZ LİDERİN HİÇBİR SÖZÜ, SÖYLEDİĞİ YER YA DA ZAMANLA SINIRLI OLMADIĞINA GÖRE, BİZ ATATÜRKÇÜLER ONUN, AĞAÇLANDIRMA EMRİNİ YERİNE GETİREBİLİYOR MUYUZ?

İslam dini de ağaçlandırmaya büyük önem verir. Oysa din konusunda bu kadar çok fetvanın verildiği bir ülkede, Hz. Muhammed’in, “BİRİNİZ, ELİNDE BİR HURMA FİDANI VARKEN KIYAMETİN KOPACAĞINI ANLASA BİLE YİNE ONU DİKSİN.” Hadisinin neden bu kadar az gündeme getirildiğini anlamak çok zordur…

Fidan dikmek için öyle çok zengin olmaya da gerek yoktur.
Örneğin Ege Orman Vakfı bağışlarımızda bir fidan bedeli, sadece üç YTL.dir.
(Bilgi için: www.egeorman.org.tr / Tel: 0232 463 80 80 – 464 51 60)

Düğünlere, cenazelere, panellere vs. gönderilen çelenklere her yıl servet harcanır ve bunlar bir süre sonra çöpe gider. Oysa her önemli günde sevdiklerimiz ya da kutlamalarımız için sadece beş-on fidan bile diksek, yakılan ormanları dengeleme şansımız olabilir. Bu konuda, fırsat yaratmaya gönüllü olmalıyız. Elbette ki fidan bağış makbuzu, çiçekler kadar hoş bir görsellik yaratmayacaktır ama işlevsel olarak düşündüğümüzde, bence dünyalara değişilmeyecek bir armağandır.

Cenneti bu dünyada yaşamak, hayat şartlarımızı iyileştirmekle mümkündür ve bunun yollarından biri de, yeşil hazinemizi korumak ve genişletmektir.

Haydi Türkiye… Küresel iklim değişikliğiyle mücadelede dünyaya örnek olalım. Haydi Türkiye… Aydınlık geleceğimiz için fidan bağışı yapalım…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 28 Ağustos 2007

Cenneti uzakta aramayalim-Sesli   PPS  (Tıklayın)

BİRLİK BERABERLİK

Televizyonda vahşi doğa belgesellerini izleyenler bilirler. Örneğin, yaban domuzlarında sürüden ayrılan tek bir hayvana, dişi aslan saldırır, onu parçalar ve yer… Sürü de, hiçbir şey yapmadan seyreder. Oysa hepsi bir araya gelip aslana saldırsalardı, onu kurtarmaları hiç de zor olmazdı…

İnsanı, diğer canlılardan ayıran pek çok özellik vardır: Aklını kullanabilmesi, sorun çözme yeteneğine sahip olması, gülmesi, ağlaması vb. Ancak, bir yeteneği vardır ki, çok az canlı bu konuda ona erişebilmiştir: YARDIMLAŞMA…

İnsanoğlunu yardımlaşmaya yönelten, birlik-beraberlik duygusudur. Duygu olmanın da ötesinde, bir bilinç ve temel yaşam gereksinimlerimizdendir bu. Gerçi her zaman bizi yardımlaşmaya yönelten, doğadaki diğer canlılardaki gibi bir ölüm-kalım meselesi değildir. Buna rağmen, birlik-beraberlik içinde kalmayı başardığımızda, varoluşumuzun daha da anlam kazandığını hissederiz.

BİRLİK-BERABERLİK İÇİNDE KALMAK… Buradaki “KALMAK” sözcüğü önemlidir. Çünkü birlik-beraberlik duygu ve gereksinimi insanın doğasında varsa, DIŞ ETKİLERLE ZEDELENİNCEYE KADAR, bizler onunla yaşıyoruz demektir.

Birlik-beraberlik, ne zaman bozulur? İnsan ne zaman “ayrılığa” düşer?
Paylaştıklarımızı unutursak, ayrılıklar ön plana çıkar, çıkartılır… Çünkü birlik-beraberlik içinde yaşamak, “AYRILIK”lardan çıkar sağlayacaklar için, büyük risktir. Bu nedenle, mutlaka bozulmalıdır.

“Toplu bir milleti İSTİLA ETMEK,
daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir…”
Mustafa Kemal ATATÜRK
(1919)

Bu taktik, ülkemiz üzerinde daima sahnelenen bir oyundur. Elbette ki, oyunu bozmak bizim elimizdedir. Çünkü sonuçta zarara uğrayacak olan, laik Türkiye Cumhuriyeti halkıdır. HERKES BİLMELİDİR Kİ, BÜTÜNÜN ZARAR GÖRMESİ HALİNDE TAHRİBAT, BÜTÜNE AİT TÜM PARÇALARA YANSIYACAKTIR. Ülkemizde yaşayan herkesin bu gerçeği görebilmesini sağlamalıyız. “Ayrılık”lardan çıkar umanların planlarını boşa çıkarabilmemizin tek yolu budur…

Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, engin öngörüsüne dayanan ilke ve devrimleriyle yüceltip bizlere armağan ettiği cumhuriyetimizi, “Türk’üm diyen mutlu” çoğunluklarla, birlik-beraberlik içinde, sonsuza dek yaşatmak ümidiyle…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 03.03.2007

BİREYSEL BAĞIMSIZLIĞIN ÖTESİNE GEÇEBİLMEK

Bireyler söz konusu olduğunda, bağımsız yaşamaya verilen önemi hepimiz biliriz…

“BAĞIMSIZLIK” KAVRAMINI TOPLUMSAL, SİYASAL, EKONOMİK VE KÜLTÜREL BOYUTTA DEĞERLENDİRDİĞİMİZDE İSE; ÜLKEMİZDE SOSYAL DUYARLILIĞIN GİDEREK AZALDIĞINI, HATTA KAYBOLMAYA YÜZ TUTTUĞUNU FARK EDİYORUZ. TÜRKİYE’MİZİN, GÜZEL YURDUMUZUN BAĞIMSIZLIĞINI HEMEN HEMEN HİÇ İRDELEMİYOR, BAĞIMSIZLIĞIN DEĞERİNİ KİŞİSELLİKTEN EVRENSELLİĞE YÜKSELTEMİYORUZ…

Bu nedenledir ki, bizim temsilcimiz olma sorumluluğunu verdiklerimizin, toplumsal bağımsızlığımıza verecekleri değeri önceden görme ya da bize böyle bir değer verilmesini bekleme bilincimiz zedeleniyor.

Oysa ATATÜRK’ümüz bu konuda bize şöyle sesleniyor:

“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel vs. her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımızın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.” (1921)

“Kayıtsız şartsız tabiriyle açıkça ifade edilen egemenliği, milletin sorumluluğunda tutmak demek; bu egemenliğin en küçük bir parçasını sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir.”

“Bir millet, varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün maddi ve fikri kuvvetleriyle ilgili olmazsa;,bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz.”

Kişisel bağımsızlık kaygısı taşısalar da, aynı kaygıyı yurduna karşı duymayan, ya da aktif biçimde dışa yansıtamayan kişilerden oluşan toplumlarda, “Bağımsızlık” kavramı da bireysellikle sınırlı kalıyor… Böylelikle de ülkemiz, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hedef gösterdiği “TAM BAĞIMSIZLIK” idealine yönelemiyor.

Kanımca, BAĞIMSIZLIĞI BİREYSELLİKTEN KURTARARAK, ÜLKESEL VE EVRENSEL BOYUTUYLA YAŞAMA İDEALİNE yönelebilmemiz için;

· Tam ulusal bağımsızlık yolunda, Mustafa Kemal ATATÜRK eşsiz bir rehberdir. Onun düşüncelerini analiz edebildiğimiz oranda, ideal bağımsızlığa ve ideal bağımsızlık bilincine de yakınlaşırız. ATATÜRK’ümüzün bu konudaki sözlerini, yorulmadan, tekrar tekrar okuyalım, okunmasını sağlayalım…

· Kişisel / ailesel kaygılarımızın ötesine geçerek, ulusal geleceğimize sahip çıkalım. Bizi temsil edenlere de, bu bilincimizi hissettirelim…

· Gençlere, sadece kendi bağımsızlıklarına ilişkin mesajlar vermek yerine, vatanla ilgili konularda da, ATATÜRK’ün ifadesiyle, “TAM BAĞIMSIZLIK” bilinci ve azmi kazandıralım…

Yine büyük önderimizin kendi kişiliğini tanımlarken söylediği gibi, BAĞIMSIZLIĞI KARAKTERİMİZ haline getirebildiğimiz oranda, sadece coğrafi değil; siyasi, mali, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki bağımsızlığı gerçek anlamda yaşayabilir ve bu kararlılığımızı tüm dünyaya hissettirebiliriz…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 04 Ağustos 2006

Bireysel bağımsızlığın ötesine geçebilmek  PPS (Tıklayın)

BİR ÜLKE DÜŞÜNELİM

Sevecen, güleryüzlü, kocaman yürekli insanların diyarı…

ONLAR Kİ, GAZİ MUSTAFA KEMAL İLE TEK GÖNÜL OLUP, TARİHİN BİR DAHA ASLA TANIK OLAMAYACAĞI DESTANLAR YAZARAK, ŞANLI BİR CUMHURİYET KURMUŞLAR…

Bir ülke düşünelim…

Doğanın, en cömert özelliklerini armağan ettiği… Dünyanın her yanından binlerce insanın; tarihinin+kültürünün derin zenginliğini keşfetmek ve doğasının tadını çıkarmak için, dört mevsim akın akın ziyaret ettiği… Otellerinde, kendi para birimlerine göre neredeyse “Bedava”ya konakladığı…

Bir ülke düşünelim… Bor gibi bir madenin en zengin yataklarına sahip… Hemen her yöresinde termal kaynakları, doğal maden suları olan… Güneş ve rüzgâr enerjisinden yana da çok şanslı…

Özetle, bu güzel ülke, Türkiye’miz, her şeye sahip… Potansiyelini tam olarak kullanırsa, ATATÜRK dönemindeki gibi, yine tam bağımsız olabilir…

Ne var ki, Türkiye’de, “Ülkeme nasıl daha çok hizmet ederim?” idealiyle çalışmak yerine; kendi varoluş sebepleri olan cumhuriyetin üzerinde yükseldiği değerlerin altını oymak isteyenler var. İşte buna anlam vermek olanaksız. Sistem çökerse, buna sebep olan+olmayan, kof tepkiler vermekle yetinen ya da tepkisiz kalıp olayları izleyen herkes altında ezilir.

“Bindiği dalı kesmek” deyiminin TDK Sözlüğü açıklaması şöyle:
“Kendisine gerekli ve yararlı olan şeyi farkında olmadan yararsız duruma getirmek, kendi eliyle yok etmek”

Ne kadar anlamsız ki, bizim ülkemizde binilen dal “farkında olmadan” da kesilmiyor. Tarihin en azılı TÜRK DÜŞMANLARI’yla dost olabileceğimiz gafletine kapılarak, TÜRK’ün gerçek dostunun sadece ve ancak yine TÜRK olabileceğini unutuyoruz. Türk Milleti boş bulununca da, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerlyle kavgalı olanlar, sinsi hedeflerini gerçekleştirmek için -tarihte de pek çok örneğini yaşadığımız gibi- yabancılarla işbirliği yapıyor, onların koruyuculuğuna sığınmak istiyorlar.

Şu cennet yurdumuzda, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK aydınlığından bol bol yararlanarak, huzur, barış ve mutluluk içinde yaşamak yerine; BİLE BİLE OYUNA GELİP, birbirimizi ve Türkiye’mizi tüketmeye uğraşıyoruz. Elimize ne geçiyor? Kocaman bir HİÇ…

Bu anlamsız gidişe dur demek için kahraman beklemek, daha da anlamsızdır. “NE MUTLU TÜRK’ÜM !” diyen herkes, “BİRİCİK YURDUMUZDA SONSUZA DEK BARIŞ İÇİNDE YAŞAMAYI” başlıca ideal olarak benimsemeli ve bu uğurda karşısına çıkarılan engelleri, mazeret ileri sürmeden aşmayı göze alabilmelidir.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 02 Temmuz 2008

ATATÜRKÇÜLÜK = KARŞITLIK OLURSA

“Ne olursa olsun bir şeylere karşı çıkmak”, ATATÜRKÇÜ düşünce sistemi midir ?

Aşağıdaki haber, 23.01.2008 tarihli Hürriyet Gazetesinden:

“Hükümetin, spor lokallerinde içki satışını durdurmasının ardından alkole bir yasak da RTÜK’ten geliyor. RTÜK’ün hazırladığı yasa taslağına, “Alkol, tütün ürünleri ve uyuşturucu madde kullanımını özendirici türde yayın yapılmaması” maddesi eklendi.”

Düşünüyorum…

Doğru dürüst alkol almayı, tadında bırakmayı bilmeyen, sarhoş olup eşine, çocuğuna, hatta ana-babasına şiddet uygulayan yüzlerce erkeğin olduğu; alkollü araç kullanan trafik canavarlarının her yıl binlerce can aldığı+sakat bıraktığı bir ülkede, üstelik de spor lokallerinde içkiye yasak koyulması yanlış mı ?…

Tütün ürünleri de uyuşturucu madde olarak kabul edilmeli…
Bu paralelde, uyuşturucu maddeye başlama yaşının giderek düştüğü güzel ülkemin gençliği, bomboş televizyon kanallarını saatlerce izlerken, bu kanallarda insanı öldüren maddelerin özendirilmesini engellemenin neresi yanlış ?

Sigara yasağının uygulamaya geçmesiyle, kışın kapalı mekânlarda da, özellikle bebekler, çocuklar, astım ve kalp hastaları, yaşlı insanlarımız tıkanmadan, zehirlenmeden rahatlıkla oturabilecekler…

Bu vb. yasakların, toplum sağlığını korumaktan farklı ideolojiler taşıdığını bilmiyor değilim elbette. Vurgulamak istediğim şu: Hükümetin her uygulamasına, olumlu yönlerini gözardı ederek karşı çıktığımızda, halkın güvenini kazanamıyoruz. Karanlığa lanet yağdırarak, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni aydınlığa çıkaramayacağımızı, 22 Temmuz 2007 seçimlerinin sonucundan öğrenmiş olmalıyız. Hala, aynı stratejiyle farklı sonuç alabileceğimizi zannediyoruz…

Ayrıca bir gerçek daha var:

“Bunlar alıştıra alıştıra, Kemalizm’in izlerini siliyorlar, yarın şeriat kuralları da gelecek.” vb. söylemleri dile getirenler, korkarım ki, YÜCE TÜRK ULUSU’na ATATÜRK kadar güvenmiyorlar. Türk Milleti’nin yüreğinden ATATÜRK silinemez; siliniyorsa, zaten ortada TÜRK MİLLETİ kalmamıştır…

İstenmeyen gidişe “Dur..!” demeden, “Ülke elden gidiyor !!!” çığlıkları atmak artık bana samimi gelmiyor. Art niyetli ve ülkenin zararına çalışanlar kadar, onları seyreden herkes de, olumsuzluklardan sorumludur. Olaylara etkin müdahale etmiyorsak, sonuçlarına katlanırız…

Türkiye Cumhuriyeti, bizlere Mustafa Kemal ATATÜRK’ün armağanıdır ve onu ancak büyük önderin benimsediği ilkeleri uygulamaya geçirerek, çağdaş uygarlık düzeyine çıkarabiliriz.

Bu ideal yolunda özellikle de biz ATATÜRKÇÜ’lerin, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün aydınlığından, daha bilinçli yararlanabilmemiz dileğiyle…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 25 Ocak 2008

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE İLE ASKERİ ZAFERLER TARİHİMİZE FARKLI BİR BAKIŞ

Ağustos ayı, Türk Ulusu’nun şanlı tarihinde “ZAFERLER AYI”dır. Türk’ün askeri stratejilerle yenilmesinin olanaksızlığını tüm dünya, özellikle de sömürgeci devletler görmüş ve kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Vatan uğruna hala şehit verirken, askeri tarihimizle gurur duymak ve aziz şehitlerimizle, gazilerimize olan gönül borcumuzu her fırsatta dile getirmek, elbette ki en doğal hakkımız ve sorumluluğumuzdur.

Ancak, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün idealindeki Türkiye düşünüldüğünde, ister istemez şu soru da akıla geliyor: Sevgili Önderimiz acaba bizden yalnızca gururlanmamızı ve minnettar olmamızı mı beklerdi?

ATATÜRK diyor ki:
“Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner.”

İnanıyorum ki, Büyük Önder bu sözü, İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında söylediği için özellikle ekonomiye vurgu yapmıştır. Bizim almamız gereken mesaj ise, sadece ekonomik zafer beklentisiyle sınırlı kalmamalıdır…

Örneğin, şair Halim YAĞCIOĞLU, “ATATÜRK’TEN SON MEKTUP” şiirinde bu konuyu, gerçek ATATÜRKÇÜ düşünce ışığında ele alır. İşte, sevgili önderimizin düşüncelerini çok iyi yansıttığına inandığım o güzel şiirin son dizeleri:

“Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla / Bilime, sanata varılmaz, rezil dalkavuklarla / Bu vatan, bu canım vatan sizden çalışmak ister / Paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter! / Mustafa Kemal’i anlamak, aldatmak değil, / Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil…”

Şu soru sorulabilir: “Bugün, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehlikeleri ve çağdaş uygarlık yolunda yükselmek bir yana; somut çabalarla çağların gerisine götürülmek istendiğini göre göre, tarihimizle gururlanmak dışında bir seçeneğimiz kalmış mıdır?” Zaten bedhahların amacı da, bu sorunun esaretine düşmemiz…

Kendimizi -bilinçaltında- zayıf, aciz, çaresiz ve işlevsiz hissetmemiz için gereken ortam hazırlanıyor. Çünkü o zaman elimiz kolumuz, zihin ve yüreğimiz kıskıvrak bağlanacak. Böylelikle de hain emellerini hiçbir engelle karşılaşmadan gerçekleştirebilecekler…

Artık bu, çok iyi bildiğimiz oyunu bozmalıyız… Elbette ki en ideali,
BİRLEŞİP ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE IŞIĞINDA HALKIN YARARLANABİLECEĞİ ÇALIŞMALAR YAPMAK… Ancak, koşullar izin vermiyor ve bir araya gelemiyorsak dahi, bireysel olarak elimizden geleni yapalım. YETER Kİ, NE KADAR KÜÇÜK GÖRÜNÜRSE GÖRÜNSÜN, ATATÜRK’ÜN YOLUNDA, SOMUT BİR ŞEYLER YAPALIM… Çünkü bedhahlar, kendi yollarında hiç duraksamadan ilerliyor ve söz değil, iş üretiyorlar…

Askeri zaferler, tarihimizdeki altın yapraklardır. Ancak TARİH, GEÇMİŞ’TİR… Dün ile öğünmek, bizi asla rehavete sürüklememelidir. UNUTMAYALIM Kİ, YARIN KIVANÇ DUYACAKLARI BAŞARILARIN TEMELLERİNİ BUGÜNDEN ATAMAYANLAR, GEÇMİŞİN ZAFERLERİYLE TESELLİ BULMAYA ÇALIŞIRLAR…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 07 Ağustos 2008

ATATÜRK, CUMHURİYET ve TÜRKİYE GERÇEĞİ

İnsan, kendisi için yaşamsal ve alternatifsiz olan her değere çok çabuk alışır. Hele bu güzellikler, kendisi istemeden ya da yeterince çaba sarf etmeden armağan edilmişse, kıymet bilmek iyice zorlaşır. Kıymet bilmek zorlaşınca, korumak zorlaşır. Korunamayan değerler ise, ne yazık ki, kaybedilir. Birileri gelir, onları sizden çekip alıverir ve siz ne olduğunun farkına vardığınızda, her şey için çok çok geçtir…

Türkiye Cumhuriyeti nasıl kurulmuştur? Yanıtını tarih kitaplarına bakarak vermek, yeterli değildir. Çünkü Cumhuriyetimiz, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın çok öncesinde, büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün beyin ve yüreğinde zaten kurulmuştu. Geriye sadece teoriyi pratiğe dönüştürmek kalıyordu. İstanbul hükümetinin hainliği; bir yerde, ATATÜRK’ümüzün planladığı yeni Türkiye’yi kurmak için gereken ortamı yaratmıştır.

Düşüncede sınır yok… Kendimize şu soruyu da korkusuzca soralım: Kurtuluş Savaşı döneminde Türk halkı, yeni Türkiye’nin yönetim şeklinin cumhuriyet olacağını, saltanat ve halifeliğin kaldırılacağını bilse; Şeyh Sait İsyanları, Kubilay vakaları ve buna benzer birçok olay, daha erken tarihlerde ve daha geniş çapta gerçekleşmez miydi?

Türk Ulusu işgalci güçlere karşı, vatanını kahramanca savunmuş ve bir destan yazmıştır. Ancak bunu kendi kendini yönetmek için, Cumhuriyet için, demokrasi için, hele de Laiklik için bilinçli olarak yaptığını söylemek, hiç de gerçekçi olamayacaktır…

Laik Türkiye Cumhuriyeti bize Mustafa Kemal ATATÜRK’ün armağanıdır ve kim ne derse desin, Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından, yoktan varedilerek kurulmuştur.

Lütfen şu soruyu da objektif olarak cevaplayın: O DÖNEMDE, SALTANAT İLE CUMHURİYET ARASINDA BİR HALKOYLAMASI YAPILSAYDI, ACABA KAÇ KİŞİ CUMHURİYET İDARESİNİ SEÇERDİ?

Düşman orduları tarafından bilfiil işgal edilmiş bir ülkeyi savunmakla; demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti için psiko-sosyo-politik, fikirsel+düşünsel savunma yapmak, ne yazık ki aynı şey değildir. Bu nedenledir ki ATATÜRK, Gençliğe Hitabe’sinde her iki tehlikeyi de ayrı ayrı vurgulayarak bizleri uyarmıştır.

Geldik yine başta değindiğim gerçeklere… Biz, ATATÜRK’ün armağanı olan Laik Cumhuriyetimizin değerini, galiba yeterince bilmiyoruz. Çünkü biz, kuruluşundan bu yana, cumhuriyet uğruna hiç “İstiklal Savaşı” yaşamadık. Ne zaman cumhuriyetimize yönelik bir tehdit oluştu, birileri onu bertaraf etmeye çalıştılar. Söz konusu müdahaleler de bize, “MUASIR MEDENİYET OLMA YOLUNDA” çok zaman kaybettirdi.

ATATÜRK, temelini çok sağlam attığı için, Türkiye Cumhuriyeti asla yıkılma noktasına gelmemiştir ve gelmeyecektir… Ancak bu özgüven bizi rehavete sürükleyemez, asla sürüklememeli… Çünkü ülkemiz coğrafi konumu itibarıyla kilit ülkelerdendir.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün emaneti olan cumhuriyete, büyük önderin kurduğu nitelikleriyle sahip çıkma konusunda, kitleleri uyandırma zamanı gelmiştir… Bu, internette entelektüel yazılar yazmanın, cumhuriyetçi yürüyüşler düzenlemenin ya da e-posta zincirleri oluşturmanın ötesinde bir sorumluluktur. Eğer seçimler öncesinde üç torba erzak dağıtılarak oylar belirli bir yöne kanalize edilebiliyorsa, ortada -seçim sisteminin bozukluğundan öte- başka bir sorun var demektir. Hem de çok önemli ve ciddi bir sorun…

DEMOKRATİK, LAİK ATATÜRK CUMHURİYETİ, TÜRK ULUSU’NUN OMURİLİĞİDİR… SAHİP OLDUĞU ÖZELLİKLER NE OLURSA OLSUN, (Servet, mal, statü vb.) BİR CANLININ, OMURİLİĞİ ZEDELENDİKTEN SONRAKİ YAŞAM BİÇİMİ, ASLA ÖNCEKİ GİBİ OLMAYACAKTIR… Hedefimiz, bu gerçeği halkımıza en yalın dille anlatmaktır. Aksi yönde çalışanlar elbette ki olacaktır… Mustafa Kemal ATATÜRK zamanında bile olmuştur.

TÜRK ULUSU; VAROLUŞ KAYNAĞI OLAN ATATÜRK CUMHURİYETİNE SAHİP ÇIKMAYI, GEÇİM SIKINTISININ YA DA GÜNDELİK KÜÇÜK/BASİT KAYGILARIN ÖNÜNE GEÇİRMEYİ BAŞARABİLİRSE, DÂHİLİ VE HARİCİ HER BEDHAHLA KOLAYLIKLA MÜCADELE EDEBİLECEKTİR…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 12 Haziran 2006

ATATÜRK, Cumhuriyet, Türkiye gerçeği  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK İLE YAŞAMAK

Büyük Önder aramızdan ayrılalı 68 yıl oluyor. Onu her geçen yıl biraz daha özler ve ararken böyle bir başlık, duygusallık ve duygusallığa çağrı zannedilebilir. Oysa benim amacım, ATATÜRK’ümüze olan hasretimizi deşmek değil; tam tersine, her an onunla yaşadığımızı, onunla yaşamaya ihtiyaç duyduğumuzu anlatmak… Eğer bunu başarabilirsek, çözemeyeceğimiz hiçbir sorun / yenemeyeceğimiz hiçbir düşman olmayacaktır…

ATATÜRK, hayatı boyunca yazdıkları ve söyledikleriyle, yolumuza ışık tutmuştur. Onu kaybettikten sonra, bugüne dek geldiğimiz buhranlı dönem, hep “ATATÜRK İLE YAŞAMAK”tan uzaklaştığımız içindir.

Örnekler:

“Efendiler, Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık; Türkiye, tam tersine, gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur.
Artık, vaziyeti düzeltmek için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi, bir takım zihniyetler belirdi.
Halbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir…”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Büyük Önder, AB’ne girebilmek için verdiğimiz ödünlere karşı, yıllar öncesinden bizi uyarıyor. Biz ne yapıyoruz?

Kıbrıs’tan vazgeçiyoruz…

AB.ye uyum” kılıfına geçirilmiş zayıflatıcı yasalarla iç güvenlik sistemimizde delikler açıyoruz…

Varlığımızı ona borçlu olduğumuz halde, AB isteğiyle, fotoğraflarını bile resmi dairelerden indirmeyi tartışıyoruz…
(Bu arada, Türkiye için gerçekleştirdikleri ne kadar muhteşemmiş ki, fotoğraflarını görürsek, yine onunla yürüdüğümüz zamanlara döneriz diye, Avrupalıların ödleri kopuyor…)
*********
“Artık duramayız, kesinlikle ileri gideceğiz.
Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmek zorundayız.
Ulus açıkça bilmelidir.
Uygarlık öyle güçlü bir ateştir ki, ona ilgisiz kalanları yakar ve yok eder…”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

TÜRK ULUSU’NU İLERLEMEKTEN ALIKOYMAK İÇİN GÖSTERİLEN ÇABAYA KARŞILIK, BİZ HİÇBİR ŞEY YAPMIYORUZ. TIPKI, BİZİ GERİYE GÖTÜRMEK İSTEYENLERİN DİLEDİKLERİ GİBİ; OKUMUYORUZ, DÜŞÜNMÜYORUZ… ÖĞÜNMÜYORUZ, ÇALIŞMIYORUZ, GÜVENMİYORUZ…
*********
BÜYÜK ÖNDER 1938’DE ÖLMEDİ…
BİZ, “ATATÜRK İLE YAŞAMAK”TAN,
YUKARIDAKİ YANILGILARA DÜŞEREK VAZGEÇTİK…

Okullarda ATATÜRK’ün sarı saçlarını, mavi gözlerini bırakalım da,
BİZİ NEREDE GÖRMEK İSTEDİĞİNİ anlatalım gençliğe…

Belki o zaman yeniden, “ATATÜRK İLE YAŞAMAYI“ ve yine Onunla yürek yüreğe “MUASIR MEDENİYETLER SEVİYESİNE” ilerlemeyi öğrenebiliriz…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 19.03.2006

ATATÜRK ile Yaşamak  PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK ALEYHİNE İŞLENEN SUÇLAR HAKKINDA KANUN’UN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ATATÜRK’e hakaret içeren video yayınlaması nedeniyle, Genel Ağ (internet) üzerinde en sık ziyaret edilen video sitesi Youtube’nin yasal erişimi engellendi.

Bu olay, ATATÜRK ile her an dolu dolu yaşayan bir Türk Genci olarak, beni düşünmeye ve araştırmaya sevk etti. Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren, “ATATÜRK ALEYHİNE İŞLENEN SUÇLAR HAKKINDA KANUN”u Genel Ağda bulup, tekrar okudum:

ATATÜRK ALEYHİNE İŞLENEN SUÇLAR HAKKINDA KANUN
Kanun Numarası: 5816
Kabul Tarihi: 25/07/1951
Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi: 31/07/1951
Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı: 7872
Madde 1 – Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Yukarki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.
Madde 2 – Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumi veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasıyla işlenirse hükmolunacak ceza yarı nispetinde artırılır.
Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.
Madde 3 – Bu kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re’sen takibat yapılır.
Madde 4 – Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 5 – Bu kanunu Adalet Bakanı yürütür. ([1])

Hayatında bir kere olsun, korunmaya itibar etmemiş, üstelik “Milletim bana kurşun sıkmaz, sıkılmasına da izin vermez.” demiş olan sevgili önderimizi düşündüm…

NE OLMUŞTU DA, BÖYLE BİR YASA KOYMAK GEREKMİŞTİ? Bu soruyu tarihsel bağlamda sormuyorum. Tarihsel nedenler, son derece açıktır ve okuyarak öğrenilebilir. Asıl çözülmesi gereken, bu kanuna yol açan toplumsal bilinç kaybı ve ihanete kimlerin + nelerin izin verdiği ve halen de vermekte olduğudur…

Yasa, 1951’de yürürlüğe girmiş. Türk Milleti, 1938’den 1951’e, 13 yılda “ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU”na muhtaç hale nasıl düşmüştür? Bu soruya yanıt verebildiğimizde; Cumhuriyetimizi, gerçek temelleri olan ATATÜRK İLKE ve DEVRİMLERİ üzerinde yeniden yükseltmeye başlamak için gerekli yaptırımları uygulayabiliriz…

Ayrıca, Yasa Madde 1’de geçen, “Atatürk’ün hatırasına…” ve “Atatürk’ü temsil eden…” tanımlamalarına sadece kanunda belirtilen kişi/kişiler, nesne ve haller mi giriyor?

Yasada suç kapsamına alınan ifadelerin -açık ya da örtülü olarak- her an işlendiğini ve cezasız kaldığını görüyorsak, gereğini de vakit kaybetmeden yapmakla yükümlüyüz.. ATATÜRK, “Benim en büyük eserim, Türkiye Cumhuriyeti’dir…” diyor. Zaman; şehitlerimizin canlarıyla kazanılan ve halen de şehit ve gazilerimizin kanlarıyla korunan topraklarımızda, Büyük Önderin “En büyük eseri” olan Cumhuriyetimize, ATATÜRK İLKE ve DEVRİMLERİNE fiilen sahip çıkma zamanıdır…

TÜRKİYE ATATÜRK’TÜR, ATATÜRK TÜRKİYE’DİR… ONUN BİZLERE EMANETİ OLAN BU GÜZEL ÜLKEDE, “ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU”NA İHTİYAÇ DUYMAYACAĞIMIZ MİLLİ ŞUURA, EN KISA ZAMANDA ULAŞMAYI DİLİYORUM…

Aslı DİNÇMAN
29 Mayıs 2008

***
[1] http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/956.html

ATATURK Aleyhine işlenen suçlar hk.kanunun düşündürdükleri

PPS  (Tıklayın)

ATATÜRK 125 YAŞINDA

YIL 2006…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, bizi uygarlığa, aydınlık yarınlara götüren devrimlerin mimarı büyük önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün doğumunun 125. yılını kutluyoruz.

Yaşamı boyunca ulusunu ileriye, hep daha iyiye gitmeye yüreklendiren O ÖZEL İNSANI ANARKEN belki de yapılabilecek en güzel şey, onun bize armağan ettiği değerleri ve bu değerlerle kaydettiğimiz gelişmeleri YENİDEN ANIMSAMAK, ANIMSATMAK…

Böylelikle de ONUN bizim için neler ifade ettiğini YENİDEN, YENİDEN, YENİDEN KEŞFEDEREK, “ATATÜRK TÜRKİYESİ”nde yaşamanın önemini kavramak…

ATATÜRK DEVRİMLERİNİN AMACI
Kendi deyişiyle,“Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak“…

Bu büyük ideal doğrultusundaki devrimlerin yapılış sistemini ve hızını incelediğimizde, Büyük Önderimizin bize duyduğu sonsuz güveni fark ederiz. ATATÜRK zaten Türk Ulusu’nu -öz itibarıyla- ulaştırmak istediği hedefte görüyordu… Sadece o zamana kadar bize fırsat verilmediğini düşünüyordu.

Bakın bu konuda ATATÜRK ne diyor:

“Her zaman tekrar mecburiyetinde kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum ki, eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam, eğer ben herhangi bir teşebbüste ön ayak olmuşsam, bu hizmet ve teşebbüsün temel kaynağı, saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra da saygı ve sevgiyle, mutluluk ve refahına varlığımı, hayatımı vereceğim aziz milletime, sizlere dayanmaktadır.

Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, fevkalâde işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar bulunabilir. Ama öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar; meğer ki bir umumî hissin ifadesi, temsilcisi olsunlar!

Ben milletimin düşünce ve duygularını yakından tanımaktan, aziz milletimde gördüğüm kabiliyet ve ihtiyacı belirtmekten başka bir şey yapmadım. Onun bu kabiliyet ve duygularını sezip, tanımakla övünüyorum. Milletimdeki, bugünkü zaferleri doğurabilecek özelliği görmüş olmak… Bütün bahtiyarlığım işte bundan ibarettir…”

İşte bunun için ATATÜRK tüm dünyanın kabul ve itiraf ettiği üzere, “EN BÜYÜK LİDER”… Çünkü o asla kendini dev aynasında görmedi… Yoktan varettiği bir Cumhuriyete ve ona ilişkin sayısız eserine karşılık, hiçbir zaman böbürlenmedi, milletinden kopmadı…

Gelin şimdi, onunla yürek yüreğe kaydettiğimiz gelişmelerden bazılarına bakalım ve doğumunun 125. yılında onun düşlediği TÜRKİYE’yi kurmak için yine ondan cesaret alalım…

• TBMM kuruluşu ve Ulusal Egemenlik
• Misak-ı Milli Andı
• İstiklal Marşımızın Kabulü
• Saltanatın kaldırılması
• Cumhuriyetin İlanı
• Hilafetin Kaldırılması
• Öğretim Birliği (Tevhidi Tedrisat) yasasının kabulü
• Şapka Kanununun Yürürlüğe Girmesi
• Tekkelerin, Türbelerin, Tarikatların kapatılması yasasının yürürlüğe girmesi
• Türk Medeni Kanunun Kabulü
• İstanbul’da Hutbenin Türkçe okunması
• Anayasa’dan “Devletin dini İslam’dır” maddesinin çıkarılışı
• Yeni Türk Harflerinin Kabulü
• İlk Türk Kadın Yargıçlarının göreve başlaması
• İlk kez kadınlara seçim hakkı verilmesi
• Türk Tarih Kurumunun Kurulması
• Halkevlerinin açılışı
• Türk Dil Kurumunun Kuruluşu
• Ezan’ın Türkçe Okunması
• Soyadı Yasasının Kabulü
• Kadınlara Milletvekili seçme ve seçilme hakkının verilmesi

Büyük önderimizin özellikle çok önem verdiği konular da vardı. Çocuklar, gençler, kadınlar gibi… Bugün Türk kadını, yaşam standardını ve üretkenliğini ATATÜRK’e borçludur. Elbette ki kadın hakları açısından ülkemizde yetersizlikler, aksaklıklar vardır. Ancak Mustafa Kemal ATATÜRK, dünyanın pek çok ülkesinde olmayan EN TEMEL KADIN HAKLARINI günümüzden neredeyse 100 yıl önce benimsemiş ve bizlere armağan etmiştir.

Dünyanın tek Çocuk Bayramını Türk çocuklarına armağan eden O’dur… Gençliğe Hitabesi, yıllara meydan okuyarak, bugün de ilk günkü gibi yolumuzu aydınlatmakta, yarınlara umut olmaktadır…

ATATÜRK’ümüzün, “BENİM DOĞUM GÜNÜM KABUL EDEBİLİRSİNİZ.” dediği, 19 Mayıs 1919’u başlangıç alırsak, 1919’dan 1938’e kadar ONUNLA gerçekleştirdiklerimize şöyle bir göz gezdirdiğimizde dahi, 19 yılda ASIRLARI BİR HAMLEDE AŞTIĞIMIZI GÖRÜRÜZ. Ne demişti Büyük Önder, Onuncu Yıl Nutku’nda:
“AZ ZAMANDA ÇOK VE BÜYÜK İŞLER YAPTIK…”

Şimdi düşünelim…
1938’den 2006’ya kaç 19 yıl geçti?
Bu “19 yıl”larda Mustafa Kemal’in bizi görmek istediği yere, o “MUASIR MEDENİYETLER SEVİYESİNE” ulaşmak için ne kadar gerçekçi düşler kurabildik?

Yeni Türkiye’yi ATATÜRK’ün istediği yerden de daha ileriye götürmeyi başarabildik mi?

ATATÜRK’ü anlamaya, “ATATÜRK İLE YAŞAMAYA” gönül vermiş gençler yetişti mi? (İstisnalar kaideyi ne yazık ki bozmuyor.)

Norveççedeki ifadesiyle, “ATATÜRK GİBİ DÜŞÜNMEYİ” öğrenebildik mi?

Evet, bu yıl dünyaya gelmiş “En büyük Liderin”, bizim önderimizin, ATATÜRK’ümüzün 125. Doğum Yılı…

Onu anacak mıyız? Elbette ki anacağız. Elbette ki, ona borçlu olduklarımızı dile getireceğiz. Ona dünya övgüler yağdırıyor, elbette ki biz de gururlanacağız… Bu en doğal hakkımız…

Çünkü o, A T A T Ü R K…

Ama bir şeyler daha yapmalıyız… Öyle şeyler ki, duvardaki resimleriyle her göz göze gelişimizde ve onun bizi izlediğini her düşündüğümüzde, gözlerimizi kaçırmadan, gururla gülümseyip, “SENİNLEYİZ… EMANETLERİN BEYİN VE YÜREKLERİMİZDE YÜKSELİYOR…” diyebilelim…

İYİ Kİ DOĞDUN BÜYÜK ÖNDER…
SENİ ÖYLE ÇOK SEVİYORUZ Kİ…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 07 Nisan 2006

ATATÜRK 125 Yaşında-Sesli  PPS  (Tıklayın)

ÇAĞDAŞLIĞA GİDEN YOL,AB Mİ, AVRUPALI OLMAK MI, ÇAĞDAŞ YAŞAMAK MI ?

“Bugün hayatta olsa, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de ülkemizin Avrupa Birliği’ne girmesini isteyeceği” savı; Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan kitleleri ikna etme amacıyla zaman zaman dile getirilen bir iddiadır.

Bu konudaki kilit soru şudur:

BÜYÜK ÖNDERİMİZİN EN YALIN ŞEKİLDE HEDEF GÖSTERDİĞİ “MUASIR MEDENİYET SEVİYESİ”NDEN, NEYİ ANLAMAMIZ GEREKİYOR ?

Muasır=Çağdaş. Çağdaş’ın TDK sözlük anlamı ise, “Bulunulan çağın anlayışına, şartlarına uygun olan, çağcıl, modern, asri.”

Bu açıklamanın bizi yönlendirdiği noktayı düşündüğümüzde ise, ATATÜRK’ümüzün aşağıdaki sözlerine geliyoruz:

“Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada tam anlamıyla medeni bir sosyal toplum olmaktır.”

“Ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti Halkı; fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat etmek ve göstermek mecburiyetindedir. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti Halkı; aile hayatıyla, yaşayış şekliyle medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir. Sonuç olarak medeniyim diyen Türkiye’nin hakikaten medeni olan halkı, baştan aşağıya, dış görünüşüyle bile medeni ve olgun insanlar olduğunu fiilen göstermeye mecburdurlar.” (“ATATÜRKÇÜLÜK-Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri” Genel Kurmay Başkanlığı S.353)

Şimdi, soru şu: Ülkemizin bugünkü koşullarında, ATATÜRK bize AB’yi mi hedef gösterirdi, Avrupalı olmamızı mı isterdi, çağdaş yaşamamıza mı önem verirdi, yoksa bunların tümünü birden mi ideal olarak seçerdi ?

Benim onu anlayabildiğim kadarıyla ATATÜRK, yukarıdaki sıralamayı sondan başa doğru yapar, sonuncuyu da (yani AB’yi) gereğinden fazla önemsemezdi…

Hedef: Çağdaş yaşamak…

ATATÜRK öncelikle, fiziksel, zihinsel, sosyal ve kültürel olarak, her açıdan çağdaş olmamıza+çağdaş görünmemize önem verirdi. Toplumsal boyutta, çağdaş yaşamın gereklerini yerine getirenler Avrupalılarsa, bizi onlara benzetmeye çabalamak yerine, onların başardıklarını bizim doğrularımıza uyarlardı. Avrupa tarafından oyalanmaktansa, Avrupalının mantığını kavrayıp, benimseyip, gerçekten “Avrupalı olmamızı” sağlardı… Zaten o zaman AB kapısında beklemeye de ihtiyacımız kalmazdı…

ATATÜRK bizim AB’ye girmemizi değil, çağdaş yaşamamızı isterdi…

Bu yolda, önümüzde öylesine planlı koyulmuş engeller var ki, bunları aşmadan ilerlememiz mümkün değil.

Türkiye Cumhuriyeti’nde hala cumhuriyetimizin temel niteliklerini açıkça ya da örtülü olarak reddeden kişiler varsa; hedefi AB olarak göstermek, sadece bir yanılsama ya da Türk Milletinin dikkatini ÖZ’den (ATATÜRK’ün gösterdiği hedeften) farklı yönlere çekme çabasıdır.
Bu uğraş eninde sonunda başarısızlığa mahkûmdur… Çünkü biz ATATÜRK’ün çocuklarıyız ve unutturulmaya çalışılsa da, varlığımızın bir yanı onun ölümsüz düşünceleriyle bütünleşmiştir.

Türk Ulusu, büyük önderinin hiç sönmeyecek aydınlığıyla, çağdaşlığa giden yoldaki her engeli, er ya da geç, mutlaka aşacaktır…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 23 Eylül 2006

AB mi, Avrupalı olmak mı, çağdaş yaşamak mı? PPS  (Tıklayın)

ASKERLİĞİMİZİ YAPTIK MI ?

Zihinsel, ruhsal, ya da bedensel bir engeli olmayan her Türk gencinin gururla yerine getirdiği bir vazife, ödediği vatan borcu, askerlik… Burada söz konusu ettiğim, askerlik kavramının yaygın kullanılan anlamı.
Diğer taraftan, büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK, bu kutsal görevin bir başka boyutuna, aşağıdaki muhteşem ifadelerle dikkat çekmiştir:

“Savaş; muharebe, nihayet meydan muharebesi, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır.
Meydan muharebesi, milletlerin bütün varlıklarıyla, bilim ve teknik alandaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, kültürleriyle, kısacası bütün maddi ve manevi güç ve nitelikleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir sınav alanıdır. Bu alanda, çarpışan milletlerin gerçek güç ve kıymetleri ölçülür. Sonuç yalnız maddi güçlerin değil, bütün güçlerin, özellikle ahlaki ve kültürel gücün üstünlüğünü kesinlikle ortaya çıkarır. Bu sebeple, meydan muharebesinde yenilen taraf, milletçe ve memleketçe, bütün maddi ve manevi varlığıyla yenilmiş sayılır. Böyle bir sonucun ne kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş, yalnız muharebe alanında bulunan orduya ait olmaz…” (*)

ATATÜRK, bu cümlelerle bize ne mesaj veriyor?

Kadın-erkek, genç-yaşlı, zihinsel işlevleri sağlıklı olan herkesin, hepimizin, önce kendi kendimize sormamız gereken, kilit bir soru var: “ASKERLİĞİMİZİ YAPTIK MI, HALEN DE YAPIYOR MUYUZ?”…
ATATÜRK’ün yukarıdaki ifadesini, geniş anlamdaki askerlik tanımı içerisinde ele aldığımızda ben; bedenimiz, beynimiz ve yüreğimizle, ne yapabiliyorsak, her an vatanımızın hizmetinde olmayı anlıyorum.

Konuyu biraz daha açarsak, vatanı sadece silahla savunmak yeterli değildir. Üstelik nüfusumuz içinde bunu yapamayacak derecede yaşlı, hasta ya da benim gibi engelli yurttaşlarımız vardır.

Oysa bilim, kültür ve sanat alanında, ilerlememizi, üretmemizi, sonuç itibarıyla engelleyebilecek hiçbir güç olamaz, olmamalıdır. Çünkü büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bizden istediği budur…

Şimdi, sorular:

· ATATÜRK’ümüzün Türkiye Cumhuriyeti’ni üzerine kurduğu Halkçılık, Laiklik, İnkılapçılık vb. temel değerlerin korunması amacıyla; bu değerlere aykırı davrananları caydırıcı, aktif faaliyetlerimiz nelerdir?
· Ulusal bütünlüğümüzü korumak adına, birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışanlara karşı, “şiddetle kınamak” dışında, etkili yaptırım olarak ne uyguluyoruz?
· Gerek irticai, gerekse etnik bölücü faaliyetler; bunları destekleyenlerle bütünlük içindeler. Biz, ATATÜRK’ün cumhuriyeti emanet ettiği gençler !… Kendi içimizde böyle bir birlik sağlayabildik mi? · Şeriatçı kesimin sahip olduğu, gazete, tv, radyo, şirket, okul vs. sosyal ve ekonomik gücü hepimiz biliyoruz. Peki, biz de böyle bir güç elde etmek için ne yapıyoruz?
· Elde edilen gelirin, direkt ya da dolaylı olarak, ATATÜRKÇÜ, LAİK, AYDIN bir nesil yetiştirilmesi yolunda kullanılacağını bilerek; huzurla alışveriş yapabileceğimiz kaç işyeri, kaç marka var? Bu amaca hizmet eden şirketlerin artması için neler yapabiliriz?

Kısacası, ASKERLİĞİMİZİ YAPTIK MI, YAPIYOR MUYUZ?

Bu öyle bir vatan borcudur ki, ömrümüzün son anına kadar, gururla ödeyebiliriz… Kazancımız ise, ATATÜRK’ümüzün hedef gösterdiği, “ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİ”nin gelecek kuşaklara aktarılması; diğer deyişle, GÜÇLÜ ve GÜCÜNÜN BİLİNCİNDE OLAN BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ’dir…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 19 Ekim 2006

* “ATATÜRKÇÜLÜK-Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri” Genel Kurmay Başkanlığı S.221

Askerliğimizi yaptık mı?  PPS  (Tıklayın)

ANAYASADA TÜRBAN DÜZENLEMESİ İPTALİ, LAİKLİK ve DİĞER ATATÜRK İLKELERİ

Anayasa Mahkemesi, AKP’nin üniversitelerde sıkmabaşı serbest bırakmak için MHP desteğiyle yaptığı düzenlemeyi iptal etti.

İçinde bulunduğumuz ağır koşullarda, gaflet ve dalalete müdahale edebilecek mekanizmaların işbaşında olduğunu görmek; duygusal açıdan beni, anlatamayacağım kadar mutlu etti. Düşünce boyutunda ise, ne yazık ki aynı iç huzurunu duymam henüz mümkün değil…

ATATÜRK İlkeleri, bölünmez, tek tek ele alınamaz bir bütündür. Yani, sadece Cumhuriyetçilik İlkesini korumakla, milli değerlerimize sahip çıkmış sayılamayız. Ya da sadece Laikliğe aykırılığı bertaraf etmekle, Cumhuriyetimizi yeniden Kemalizm ışığıyla aydınlatmayı başaramayız. Bunu ümit ediyorsak, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çok değer verdiği “AKILCILIK İLKESİNİ” dikkate alamıyoruz demektir ki, sonuç çok tehlikeli olabilir…

”Türkiye Cumhuriyeti için en hayati ATATÜRK İlkesi, LAİKLİKTİR.” diyebilir miyiz? Bunu öğrenebileceğimiz en güvenilir kaynak, elbette ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’un gerçekleştirdikleridir.

Basit bir kronolojik döküm yapalım:

Cumhuriyetin ilanı:1923… 1924’te Halifelik kaldırılıyor. Ancak Anayasadaki “Devletin dini İslam’dır.” Maddesi bırakılıyor. Diğer ATATÜRK İLKELERİ ile birlikte Laiklik İlkesinin Anayasaya ilk girdiği tarih, 5 Şubat 1937…

Elbette ki ATATÜRK, Laiklik İlkesi Anayasaya girmeden de, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Ulusu’nun yarınları için, laik düzenlemeler yapmıştır. Devrimlerin çıkış noktası, Yüce Türk’ün zihninde yıllar önceden ulusuyla özdeşleştirdiği laikliktir.

Ancak, gözümüzden bile sakınmamız ve ölene dek güçlendirmemiz gereken “Altı Ok”u Laiklik’e indirgersek, diğer ATATÜRK İLKELERİ’nden olan Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve İnkılâpçılık(Devrimcilik)’tan ne ölçüde yarar görebiliriz? ATATÜRK bu ilkelerin tümünü, bizim daha yüksek standartta yaşamamız için hayata geçirmiştir. LAİKLİK TEK BAŞINA ÇOK ÖNEMLİDİR AMA ASLA YETERLİ DEĞİLDİR…

Din sömürüsünün dizboyunu çoktan aştığı bir ülkede, elbette ki yaşamsal güvencemiz olan Laiklikten ödün verilemez…

Ancak,
· “Cumhuriyetçilik”e diş bileyenlerin giderek arttığı
· “Milliyetçilik”in ırkçılığa saptırılmaya çalışıldığı
· “Halkçılık”ın yok edilmek istendiği
· “Devletçilik”in “Bireyle bütünleşmiş devlet” anlayışının, küreselleşme masalıyla bitirilmesinin hedeflenerek, ulusal kaynaklarımızın satıldığı
· “Devrimcilik”in kırmızı-beyaz renginin yeşertildiği
bir ortamda da, salt laiklik ilkesinin çiğnenmesini engellemekle ne yazık ki sorunlar çözümlenemez… Bu nedenle ilk görevimiz, HALKIMIZIN DAHA UYANIK OLMASINI SAĞLAMAKTIR…

Unutmayalım: “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Milletindir…” Dolayısıyla BUGÜN ÜLKEMİZDE YAŞANAN ATATÜRK İLKELERİ İHLALLERİ, ATATÜRK ÇOCUKLARI OLARAK BİZİM MİLLİ DENETİMİMİZDEKİ BOŞLUKTAN KAYNAKLANMAKTADIR.
Anayasa Mahkemesi bu önemli kararıyla; devlette bizim yol açtığımız denetim boşluğunu doldurarak, laiklik ilkesinin daha fazla etkilenmesini önlemiştir…

TÜRK ULUSU OLARAK HEPİMİZE DÜŞEN GÖREV; TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ TÜM ATATÜRK İLKELERİ’NİN ÜZERİNDE YÜKSELTEREK, DÜNYANIN EN UYGAR, GÜÇLÜ VE BÜYÜK DEVLETİ HALİNE GETİRMEKTİR.

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 08 Haziran 2008