ON BEŞ YIL SONRA…

          Genç kız ayağa kalktı ve babasına doğru yaklaştı. İkisi de yıllar sonra ilk kez görüşmenin bilinmezliği içindeydiler.

          Babası annesini terk edeli on beş sene olmuştu. Ve…  Şimdi bu tren istasyonunda onu karşılarken kızmak, öfkelenmek, bağırıp çağırmak, hatta utanmasa şöyle on beş yılın acısını çıkartacak bir tokat atmak istiyordu.

          İstasyona gelene dek planlamıştı. Karşılaşacakları yer, nasıl davranacakları, yüzlerindeki mimikler… Tüm sahtelikleri, bir tiyatro oyununu hazırlarcasına kurmuştu ve oyun bittiğinde sadece bir kere rol paylaşan oyuncuların kayıtsızlığıyla birbirlerinden ayrılacaklardı ama keşke gerçekler de bu kadar basit olabilseydi… 

          Babası eve dönüyordu… Annesi onsuz yapamamıştı. Serap bütün gün delicesine çalışıp geçimlerini sağlayacak parayı kazanıyordu, sırf anneciği rahat etsin diye çocukluktan beri hayalini kurduğu üniversiteden bile vazgeçmişti… Tüm bu fedakârlığına rağmen annesinin aklı fikri “O adam”daydı… Ne yapmış etmiş, kocasının adresini bulmuş ve mektup yazarak bir zamanlar delicesine sevdiği, evden kaçarak evlenmeyi göze aldığı biricik eşini yuvalarına çağırmıştı. Ve şimdi hiç küllenmeyen en büyük aşkı, sevdiği adam dönüyordu işte; tam on beş yıl sonra…

          Hiç sevememişti babasını Serap. Zaten paylaştıkları hiçbir şey olmamıştı ki… O, evden ayrıldığında küçük bir çocuktu henüz. Yıllardır annesinden dinlerdi, bıkmıştı; çocuğunu ve karısını terk eden birinin nasıl bu kadar övülebileceğini de anlayamıyordu doğrusu. Bugün babasını karşılamaya da işinden izin alıp, kendini zorlayarak gitmişti, annesini kırmamak için… Genç kadın önce karşılamaya kızıyla beraber gitmek istemiş ama baba-kızı yalnız bırakmayı daha uygun görerek, yemek hazırlamayı bahane etmişti.


          Tren yaklaştığında beynindeki tüm önyargıları silmeye çalıştı. Evet öfkeliydi ama gelen kişi de, en azından dünyaya gelmesini sağlayandı. Düdük sesi, tanıdık bir yabancının gelişini bildirir gibiydi.

          Genç adam ağır ağır indi trenden. Kırk beş yaşlarındaydı. Sakalları, tıraş olmayı unutmuş birine aitmişçesine kısa ve düzensizdi ve bu haliyle serserileri anımsatıyordu. Yine de yakışıklıydı. Kusursuz bir burnu, tıpkı Serap’ınkiler gibi, yemyeşil, ışıltılı gözleri vardı. Güneşte parlayan ter damlaları yanaklarından süzülüyordu.

          Kızını görünce yüzü korkuyla seyirdi ve güç almak istercesine sağ elinde tuttuğu minik eli daha sıkı kavradı. Yedi yaşlarında bir kız çocuğuydu bu elin sahibi. O da sokuluverdi genç adamın yanına. Serap, zorunluluktan kaynaklanan bir umursamazlıkla babasına doğru yürüdü: “O kim?” diye sorduğunda aldığı yanıtla da irkildi: “BENİM KIZIM!”… Bu cevap titrek bir sesle, özür dilercesine söylenmişti…

          Evlerine gidene dek, küçük kızının elini hiç bırakmadı ve bir cümle bile söyleyemedi ama Serap babasının yol boyunca ağladığını hissediyordu. Ayça da babasının yanaklarından süzülen gözyaşlarını, olanlara anlam veremeyen çocuksu bir endişeyle izliyor ve çok korkuyordu…

          Karı-koca, aradan on beş yıl geçtikten sonra ilk kez, beraber olmaya karar verdikleri ilk günlerde paraları olmadığı için eskiciden topladıkları ve her biri yılların yenemediği sevgilerinin izlerini taşıyan kırık dökük ama onlar için çok şey ifade eden eşyalarla döşenmiş evlerinin kapısında karşılaştılar. Kadının bakışları da küçük kıza kaymıştı istemeden… Aralarında anlaşılmaz bir diyalog varmışçasına kocasına sordu: “Kızın mı?” Sessizce başını sallaya genç adam ilave etti: “Her şeyi anlatacağım…”

          Beraber olduğu kadın trafik kazasında öldüğünde, yirmi aylık çocuğuyla yapayalnız kalmış, yıllarca tek başına büyütmüştü kızını ve birkaç ay evvel karısından aldığı mektupla cesaretlenerek evine dönüyordu. Kızını bırakacak kimsesi yoktu, bakımevine vermeye de razı olamadığı için onu da yanına almak zorunda kalmıştı. Karısı, kâh hıçkırıklarla, kâh gözyaşlarıyla kesintiye uğrayan bu garip öyküyü sevgiyle dinliyor ve her kelimesine inanıyordu, çünkü sevdiği adam asla yalan söylememişti ona.

          Ne var ki, eşinden gördüğü anlayışı büyük kızından görememişti. Anlayış göstermek bir kenara, Serap öfkeden deliye dönmüştü. Arayıp sormaması bir kenara, on beş yıl sonra bir de çocukla geliyordu eve, üstelik annesiyle evlilerdi hala. Ve bu çocuğu asla sevemezdi, öz kardeşi bile olsa…

          Çocuklar yattıktan sonra karı-koca konuşmayı sürdürdüler. Kadın eşine karşı akıl almaz bir aşkla dolu olduğundan, onun çocuğunu da severek büyüteceğini söylüyordu. Madem kocasını evlerine çağırmış, birlikte olmak istemişti; ondan gelecek her şeyi, başkasından olan çocuğunu bile benimsemeye hazır olmalıydı. Genç kadını düşündüren tek şey ortak kızlarıydı… Serap’ın tedirginliğini, üstelik küçüklüğünden beri adeta düşman olduğu bu adamın çocuğunu nasıl benimseyebileceğini düşündükçe korkuyordu. “Ben Serap ile konuşurum…” dedi genç adam. “Nasıl olsa Ayça onun öz kardeşi, zamanla sevecektir.” “Bilmiyorum.” dedi kadın endişe dolu gözlerle; “Bilmiyorum…”

          Ertesi sabah kahvaltıda, aralarındaki bağları tazelemek isteyen insanların o çok şeyler söyleyen suskunluklarında beraberdiler sanki. Daha sonra baba-kız konuşmak üzere yürüyüşe çıktılar.

          Bu arada belki de en zor durumda olan kişi Ayça idi. Babasıyla birlikte, hiç tanımadığı yeni bir ailenin üyesi olmuştu ve onlara alışması gerekiyordu. Babasına tek kelimeyle ÂŞIKTI… Bir mükemmellik sembolüydü onun gözünde genç adam. Ayça, Serap’ın babasına karşı nasıl böylesine soğuk davranabildiğini anlayamıyordu ama bu konuyu uzun uzun düşünüp değerlendirebilecek yaşta da değildi. 

          Serap, “Niçin döndün?” diye sordu. “Annen ve senin için…” cevabını aldığında, artık istese de istemese de bu birlikteliği kabullenmek zorunda olduğunu hissetti. “Seni hiç sevmedim…” dedi korkusuzca. Babası da, “Hiç tanıma fırsatı bulamadın ki…” diye karşılık verdi. Suçlamıyordu, soğuk davrandığı için eleştirmiyordu ve çok dürüsttü… Serap’ın zamana ihtiyacı vardı, belki de bu yabancıyı sevmeyi öğrenebilirdi… “Artık çalışma…” dedi babası, “Ben iş bulacağım, o güne dek bankadaki para hepimize yeter…” Genç kız başını önüne eğerek, “Sağ ol…” demekle yetindi.

          Günler geçiyordu. Babası çok iyiydi, sevgi doluydu ama Serap hala ona yakınlık duyamıyordu. Birlikte gülüyor, eğleniyor, çok iyi vakit geçiriyorlardı. Yine de aralarında sıcak olmayan, sevgisiz bir şeyler vardı sanki.

          Aniden meydana gelen bir olay, baba-kız arasındaki yadsınmak istenen gizli soğukluğu güçlendirdi. Serap yeniden okula dönmek istemiş ve hep birlikte karar almışlardı. Ancak genç kız yatılı okumak istiyordu. Babası ise, yıllar sonra bir araya geldiklerini ve kızından ayrılmayı asla arzu etmediğini belirterek konuyu kapatmıştı. Serap’ın bu isteğinin elbette ki bazı nedenleri vardı. Annesi ve babası, on beş yıl sonra hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya başlamışlardı. Mutluydular. Bu mutluluğu kızlarıyla da paylaşmaya çalışıyorlardı ama o, evde BİR YABANCI olduğuna inanıyor ve bir an önce ortam değişikliği yaparak baskıdan kurtulmak, “MUTLU ÜÇLÜ”yü de baş başa bırakmak istiyordu.

          Bir akşam yemeği sırasında Serap yeniden yatılı okumaktan söz etti. Babası: “Bu konunun kapandığını sanıyordum…” diye cevap verdi ama Serap: “Benim fikrimi sormadınız ki…” deyince genç adam: “Mantıklı bir açıklama yaptığımı düşünüyordum…” şeklinde karşılık verdi. Serap: “Sen zaten hep mantıklısındır, bizi terk ederken de öyleydin değil mi?” Babası: “Geçmişte yaşarsak, yaşadığımız anı değerlendiremeyiz…” Serap: “Sanki umurumdaydı. Annemin de, senin de her davranışınızdan sahtelik fışkırıyor. Ruh hastasıymışım gibi beni tedavi etmeye çalışıyorsunuz. YALNIZ YAŞAMAK İSTİYORUM!…” Babası ise sakince ama kararlılıkla: “Sinirliysen sofradan kalkabilirsin Serap…” dedi. Genç kız hızla ayağa fırlayarak babasına yaklaştı ve tren istasyonundan beri içinde tuttuğu, boğazında düğüm düğüm olan duyguyu artık kontrol edemeyerek, on beş yılın acılarını bir anda dile getiriveren ve çok şey ifade eden tokadı attı… Koşar adımlarla odasına girerek kapıyı kapattı, ağladığını görmelerini istemiyordu…

          Sofradakiler donup kalmışlar, tepkisiz gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Hele genç adam, eve döneli iki ay olduktan sonra böyle bir olayı asla beklemiyordu. Sessizliği bozan karısı: “Şimdi ne olacak?” diye sordu. “Eve böyle dönmek istemezdim…” cevabını alınca: “Tekrar birlikteyiz ya, bu yeter. Serap’a zaman tanımalıyız. Belki de yatılı okuması hepimiz için daha hayırlıdır…” sözlerini, yüksek sesle düşünür gibi mırıldandı. Eşi de kaçınılmaz olanı kabullenmek istercesine tüm enerjisini toplayarak: “Belki de haklısın…” demeyi başardı… “Haydi, yatalım, yarın yeni bir gün… Hepimiz daha sağlıklı düşünebiliriz…” diyerek ayağa kalktılar ve birbirlerine sarılarak odalarına doğru ilerlediler…

          Tartışmayı izleyen Ayça ise, bir kenara çekilmiş, sessizce oturuyordu. Babası yatmasını istediğinde saat 23.00 olmuştu. Küçük kız uykusunun gelmediğini ve biraz daha oturacağını söyleyince ısrar etmediler. Yalnızca, yatacakları zaman babası: “Haydi sen de yat kızım…” diyerek, onu da odasına göndermişti.

          Ayça yatağına uzanarak ağlamaya başladı. Bu lanet olası eve geldiklerinden beri o da, babası da huzursuzdu. Oysa baba-kız yalnız yaşarken ne kadar mutluydular. Babası onu işine götürürdü, hafta sonları da birlikte gezerlerdi. Bir keresinde lunaparka gitmişlerdi de dönme dolaptan nasıl korkmuştu babası. Ayça da kahkahalarla gülmüş, sonra da elinden tutup ısrarla, şu “DÖNEN NESNE”ye bindirmişti onu… Aşağıya indiklerinde ikisi de gülmekten kırılıyorlardı. Oysa artık, beraber oyun oynarlarken bile daima düşünceliydi babası. Bir şeylere üzülüyordu ama NEYE? Ayça bunu bir anlayabilseydi… Yine de bildiği bir şey vardı. Şu Serap denen kızla konuşurken babasının yüz hatları istemeden gerginleşiyor, sesi doğal olmayan, Ayça!’nın duymaya hiç alışkın olmadığı bir tonda çıkıyordu. Üstelik o kız bu akşam babasına vurmuştu. Belki de babasının tedirginliğinin tüm sorumlusu Serap’tı…

          Ayça, bir anda beyninde çakan şimşekle kararını vermişti. Robotlarınkini andıran duygusuz ve mekanik hareketlerle yatağından indi. Herkes uyuduğundan, ev çok sessizdi. Mutfağa girdi ve ekmek bıçağını eline aldı. Yaşından beklenmeyecek bir cesaretle ablasının odasına yürüdü. İçinde en küçük bir korku zerresi bile yoktu. Bunu babası hep mutlu yaşasın, hiç üzülmesin diye yapacaktı. Kapıyı aralayarak odaya girdi. Bıçağı nasıl tutacağına karar vermek için bir an durdu. Sapından sıkıca kavradı, derin bir nefes alarak, yatağa yaklaştı…

          Karı-koca ertesi sabah uyandıklarında bir süre Serap ve Ayça’yı beklediler. Kimse gelmeyince, büyük kızlarının odasına gittiler. Serap yatakta yatıyordu, cansız bedeni çoktan soğumuştu bile… Başucundaki küçük kâğıda, titrek, acemi bir el yazısıyla şu cümle karalanmıştı: “BABACIĞIM, ARTIK HİÇ AĞLAMAYACAKSIN…”

                                                                                

                                                                                                        İzmir, 25 Mayıs 1995


         

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s