GARİP BİR PROTESTO

          Genç adam her zamanki vurdumduymaz alışkanlığıyla çöplüğü karıştırıyordu. Dört gündür bir lokma ekmek bile yiyememenin verdiği telaş aklını almıştı başından. Yine de düşünüyordu: “Belki yarım dilim bulurum da biraz silkeler, ağzıma atarım; sonra çiğne babam çiğne… Maksat açlığımı bastırsın, yoksa doymak kim, ben kim?”

          Aceleyle çöpleri araştırırken birdenbire gözleri ışıldadı: “AH İŞTE BULDUM! Şansıma da koca bir dilim… O da ne?” Bayatlamış, tozlu ekmeği tadına doyamayacağı bir baklavaymışçasına ağzına atmaya hazırlanırken çöp tenekesine yeniden gözü takılmıştı…

          Kâğıtlar, boş şişeler, yemek artıkları, çürümüş sebzeler, meyve kabukları… Tüm bunların arasında donuk, biçimsiz ama belki de görkemsizliğiyle dikkat çeken top gibi bir yuvarlak vardı. Birden, oyuncak bulup da sevinen yumurcaklar gibi neşelenmişti. “Gün gelir futbola başlarsın hey koca adam!” diye kendi kendine güldü. “Yıllardır sokaklarda çöp tenekelerinden topladıklarınla besleniyorsun. Bak futbolcular yaşıyor; her gün et yiyorlar, güzel karıları ve arabaları var. Oyna be, belki becerirsin ha koçum…” Sonra, aşağılık duygusunun zincirlerine vurulmuşçasına acı acı inledi: “Futbol senin neyine? Yaş dayanmış otuza, nasıl öğrenilir bu yaşta futbol? Sen git yarın bunu bir dükkânda sat, al paranı, karnını kısa yoldan doyur; karıyı da boş ver…”

          Bu fikir aklına yatmış olacak ki, topunu koltuğunun altına aldığı gibi bir sokak lambasının altına gitti, kıvrılıp yattı. Futbola başlamak için belki yaşlı sayılabilirdi ama yirmi yedi yaşındaki sağlıklı bir adam için gücü kuvveti hiç de yabana atılamazdı. Vücudu delikanlılığın verdiği zindeliği hala kaybetmemişti. Işıltılı mavi gözleri enerji doluydu, yaşamayı seviyordu ama amaçsız bir hayatın, her gece karıştırdığı şu çöp tenekelerinden ne farkı olabilirdi ki? Ne okutanı olmuş, ne de çalışmayı becerebilmişti. Sonuçta kendini kabullenmişti. İşte şimdi de sokaklarda serkeşler gibi yaşayıp gitmekteydi Levent.

          Ertesi sabah şafakla açtı gözlerini ve ilk olarak da koltuğunun altındaki hazinesini hatırladı. Bakışlarını ona doğru çevirdiğinde, yuvarlak şeyi topa pek benzetemedi. Daha önce bunun gibi bir şey hiç görmemişti. Fazla da düşünecek hali yoktu doğrusu. İçinden: “Herhalde eskidiği için böyledir. Benim gibi bir serseri gıcır gıcır top bulamaz ya…” diye söylenerek ayağa fırladı, üstündeki eski püskü bluejean’i ve gömleğini silkeledikten sonra, bildiği tek spor mağazasına doğru yürümeye başladı.

          Dükkâna vardığında yıllar önce aynı yerden aldığı kasketini düzeltti, pencereden içeriye bir göz attı ve pişkinlikle kapıdan içeriye daldı. Mağaza sahibi kendisini tanıdığı için böylesine rahat davranabiliyordu.

 

          Topunu tezgâha bırakırken herkesin bir adım geri çekildiğini fark etmişti. Yarı öfke, yarı laubalilikle, “HAYROLA! SAATLİ BOMBA KOYMADIK YA! ALT TARAFI FUTBOL TOPU…” diye bağırdı.

          Mağazadakiler garibanın hiçbir şeyin farkında olmadığını anlamışlardı. Patron yavaşça yaklaşarak sordu: “Onu nereden buldun?” Bizimki büyük bir ciddiyetle küfrü patlattı: “DÜNYA KUPASINDA İMZALATMIŞTIM DA… HAY SENİN A… Nereden bulmamı bekliyorsun? Tabii ki çöp tenekesinden…” Patronun sözünü beklemeden de umursamazlıkla, “KAÇ PARA VERİRSİN?” diye sordu. Mağaza sahibi elli yaşlarındaydı. Ağarmış saçlarıyla bilge bir ihtiyarı andırıyordu. Karşısındakini ikna edemeyeceğinden korkan kişilere özgü bir endişeyle, “Onu satamazsın… O bir top değil…” dedi. “Eee… Turşu mu kuracağım bununla?” sorusuna ise sadece, “O BİR BEYİN…” diye yanıt vermekle yetindi.

          Genç adam donup kalmıştı, “NE YİN?” sözcükleri ağzından dökülürken kendini köşedeki sandalyeye bırakıverdi. Mağazadakiler anlatmaya başladılar: “Senin gibilerin dünyadan haberi olmaz.  İki gündür bütün çöplükler insan beyni kaynıyor, üstelik hepsi de kokuşmuş. Bu gidişle halk tümden ölüp gidecek…” Levent irkilerek sordu: “NEDEN? Nereden çıktı bu bela şimdi?” Mağaza patronu konuşmaya başladı, “DÜŞÜNCE ÜRETMEKTE KULLANILMAYAN BEYİNLER SAHİPLERİNİ TERK EDİYORLAR YA DA SAHİPLERİNİN YAKINLARI TARAFINDAN ACIMASIZCA KAFATASININ İÇİNDEN SÖKÜLÜP ATILIYORLAR… DOKTORLAR OLAYLARIN ÖNÜNE GEÇEMEDİLER, HER GÜN ONLARCA BEYİN BULUNUYOR…”

          Levent gözlerini, dükkânın kocaman penceresinden tüm görkemiyle yeni günü müjdeleyen gökyüzüne dikmişti. “Ben bunu ne yapacağım?” diye, yüksek sesle düşündü. Patron, “Her gün sağlık ekipleri bize uğruyor. Buraya bırakırsan, incelenmek üzere onlara teslim ederiz.” Genç adam ayağa kalktı, elindekini köşeye bıraktı. Kapıdan çıkarken fısıltıyla, “YA BENİMKİ NE OLACAK?” dediği duyuldu… Yine de bugünden itibaren, aç kalmamaktan daha onurlu bir idealinin olduğuna inanıyordu: BEYNİNİ KAYBETMEMEK…

          Yıllardır güvenli bir barınak olarak kullandığı sokağına doğru yürümeye başlarken düşünceleri darmadağınıktı: Madem şu kahrolası beyinler kişinin yakınları tarafından sökülüyordu, kimsesiz bir serserinin henüz kafatasını terk etmeden kokuşmuş beyniyle kim uğraşırdı? Ama mağaza sahibinin dediğine bakılırsa beyinler kendi seçimleriyle de “TERK-İ DİYAR” edebiliyorlardı. Güldü Levent: “Olur mu öyle saçmalık be koçum? Ben bugüne kadar sokaklarda aylak aylak dolaşan bir tek beyin bile görmedim. Hem benimki beni neden terk etsin ki? Zaten sahibi de tıpkı onun idealindeki gibi hiçbir işe yaramadan voltalayıp duruyor… Nasıl olsa çekip gitse bile benden farklı bir şey yapamayacak… Pöh! Bedensiz bir beyin ne işe yarar ki?… Yarasa bile ne yazar? O giderse ben de öbür dünyayı boylarım; kafatasında beyin olup olmaması da bir ölüyü hiç ilgilendirmez… Hem bence patron yanlış söyledi; beyinler fazla kullanılmaktan şikâyetçiler. Eğer başlarına buyruk hareket edebiliyorlarsa demek ki onların da sahiplerinden bağımsız bir hayatları var; bu da yorulmaya haklarının olduğunu kanıtlar… Amaaan, neler saçmalıyorum ben! İnsan, beynini kaybetme riski varken filozof kesiliyor… Ya sahiden beni bırakıp giderse ne yaparım?” İçi tarif edilemeyecek bir korkuyla dolmuştu. “En iyisi bir hastaneye gitmek ama Allah kahretsin bizde para nerede? Yine de şansımı denemeliyim, böyle her şeyi kabullenemem…” diye düşünerek acil servisin yolunu tuttu.

          Kentin en büyük hastanesinin acil servisi önünde bekleşen ve bıkıp usanmadan doktorlara yalvaran insanlar kervanına o da katılmıştı artık. Herkesin dilindeki kelimeler “DERDİMİZE DEVA OLMAK, BEYNİMİZİ KORUMAK ZORUNDASINIZ…” olduğundan hekimler de şaşkına dönmüşlerdi; çaresizdiler… Kent halkının büyük çoğunluğu evlerine dönmemekte diretiyordu. Hepsinin arzusu aynıydı: SÜREKLİ DOKTOR GÖZETİMİNDE OLMAK… Artık akılcı bir açıklama yapılması zorunlu hale gelmişti. Başhekim çağırıldı ve kente musallat olan “Beyin Direnişi” hakkında halkı aydınlatması istendi.

          Profesör beyazlar içinde servis kapısında görüldüğü zaman ortalık biraz sakinleşmişti. Ağır ağır konuşmaya başladı: “İNSAN, KENDİNDEN SONRA GELECEK NESİLLER ADINA BİR ŞEYLER YARATMASI İÇİN VAR EDİLMİŞTİR… İçinizde çok çalışan, düşünen, üreten, kısacası YARATAN insanlar var, bunu biliyorum. Beyniniz ancak, siz ondan önce davranıp onu terk ederseniz çekip gidebilir… Bundan sonraki günlerinizi hastanede geçirmek aktivitelerinizi kısıtlamaktan başka bir işe yaramaz, bu da bir anlamda beyninizden vazgeçmektir.. Şimdi lütfen toparlanın ve normal yaşantınıza dönün. Bu olay hepimizi korkutuyor ve yapabileceğimiz tek şey, sahip olduğumuz o en büyük gücü, bizi terk edemeyeceği kadar yüceltmek… Daha açıkça söylersek, daha çok düşünmek, okumak, var etmek, paylaşmak ve salt yüreğimizle yetinmeyip beynimizle de sevebilmeyi öğrenmek…”

          Erol çalar saatin sesiyle sıçrayarak uyandığında kan ter içindeydi. Derin bir soluk aldı. Ayağa fırladı, koşarak merdivenlerden çıktı ve karısıyla oğlunu kahvaltı masasını hazırlarken buldu. İkisine de sarılarak bir nefes daha aldı.

          Oğlu merak içindeydi ve “Neyin var baba?” sorusunu da endişeyle sormuştu. Erol rüyasını bir dakika içinde özetleyiverdi ve sözlerini,”YALNIZCA KÖTÜ BİR KÂBUSTU…” cümlesiyle noktaladı. Altı yaşındaki bir çocuğun tüm saflığıyla, korku dolu bakışlarını babasına çeviren Levent’in dudaklarının arasından ise şu üç kelime döküldü: “YA, BENİM BEYNİM?”

                                                                                                                  Aslı Dinçman

              İzmir, 27 Mart 1996

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s