Araba

Daha dün gibi hatırlıyorum: Fabrikanın soğuk deposundan çıkarmadan önce bizi naylonlara sarmışlardı. Çok kalabalıktık. Yanımdaki akülü sandalyeyi, motoru var diye nasıl kıskanmıştım. Oysa o, “Aramızda bazıları katlanabiliyorlar.” diye laf atmıştı bana,

Kamyona yüklenip, medikal mağazalarına dağıtıldık. Sıra sıra dizdiler bizi ve gece gündüz beklemeye başladık.

Yağmurlu bir akşamüzeriydi. Üşüyordum ve çok canım sıkılıyordu.

Kızının kolunda yorgun adımlarla zorlanarak ve hafif aksayarak yürüyen yaşlı bir teyze dükkâna geldi. İçeri girerken gözleri bana iliştiğinde, kızı sordu:

“Anne, şu nasıl?”

O kadar belli belirsiz bir seçimdi ki bu, bir sürü sandalye arasında hangimizin tercih edildiğini zar zor anlamıştım. Belki de canım sıkıldığı için üzerime alınmıştım. Artık bir ailem, yuvam olsun istiyordum.

“Ay, aman dizlerim… Aman kızım ölüyorum ben. On adım yürüdüm, takatim kalmadı. Hangisi olursa olsun. Yeter ki, biraz derman bulayım.”

Onduline pergolaya çarpıp sıçrayan yağmur damlaları, beni ve yanımdaki sandalyeleri ıslatamadan sokağın çamuruna karışıyordu. Vitrin camekânının arkasından, içeride olan biteni gözledim. Herhalde teyzenin kulakları ağır işitiyordu ki, kızı ve dükkân sahibi ona duyurabilmek için bağıra bağıra konuşuyorlardı. Her şeyi çok net duyuyordum.

Satıcı, katlanabildiğimi, tüm parçalarımın ayarlanabilir ve çok kullanışlı olduğunu vurgulayarak, ballandıra ballandıra benden söz ediyordu. Anlatılanlara ilgisiz “Evet…”leri, içimi biraz burkmuştu. Oysa kim bilir kaç yıl, teyzenin dizlerine derman olacaktım.

Az sonra dışarıya çıkıp, yanıma geldiler. Adet yerini bulsun diye genç hanım orama burama baktıktan sonra fiyatımı sordu. Bütçelerine uygundum ki, hemen almaya karar verdiler.

Otomobil bagajına ilk girişimdi bu. Kocaman arka tekerlerim güç bela sığmıştı. Satıcı yardım etmese, ne teyzenin gücü yeterdi, ne de çelimsiz, incecik kızının… Ağır gelmiştim onlara. Kendimi kötü hissettiğim ilk an da oydu. Keşke daha hafif olsaydım diye iç çektim.

Zifiri karanlık bagajda, yağmur damlalarının sesi, trafiğin gürültüsüne karışıyordu. Bozulmuş asfaltta tangır tungur ilerliyorduk. Bir kasiste öyle zıpladım ki, bagaj kapağına çarptım. Acaba neden yollar bu kadar bozuktu?

Ne kadar gittik bilmiyorum ama yağmurun sesi kesilmişti. Araba durdu. Kulak kesilip bekledim. Galiba eve gelmiştik. O sırada “Anneciğim, geldiniz mi?” diye cıvıl cıvıl bir ses duydum.

Genç hanım bagajı açtı. Kıvır kıvır saçları, kocaman gülümseyen gözleriyle, dünya şekeri bir çocuk yanımızda durmuş, bir teyzeye, bir bana bakıyor; “Anneanneciğim, kalmaya geldin değil mi?” diyerek, yerinde zıp zıp zıpladıkça, kırmızı kadife paltosunun etekleri uçuşuyordu.

“Kızım dur, anneannen arabadan insin. Yine yağmur başlamadan evimize girelim, bir nefes alalım. Sen koş, Salih amcanı çağır. Bize yardım ediversin. Ama dikkat et, üstüne çamur sıçratma!”

“Anneannemin yeni oyuncağı nerede?”

“Aman Sevgi! Büyükler oyuncakla oynamaz. Dün ben sana ne söyledim?”

“Babam atari oynuyor ama.”

“O başka şey… Sana söylediğimi hatırlar mısın lütfen!”

“Anneannenin dizleri çok ağrıyor. Dinlenmesi lazım. Artık bizim gibi dolaşamayacak.”

“Ve ona bir tekerlekli sandalye alacağız dedim.”

“Evet. O nerede?”

“Sen Salih amcanı çağır. Hadi bak anneannen bekliyor. Evimize gireceğiz.”

Sevgi bitişikteki bakkala koştu.

“Salih amcaaaa! Annem seni çağırıyor.”

“Geldim Sevgi.” diyerek, dükkândan fırlayan bakkal, iriyarı bir adamdı.

“Sibel Abla hoş geldiniz. Bugün yağmur hiç durmadı. Şansınız varmış, az evvel kesildi, rahat girersiniz eve…”

Küçük Sevgi’nin meraklı bakışları arasında beni kocaman elleriyle kavradı.               O kadar güçlü kuvvetliydi ve hızlı hareket etmişti ki, kendimi tüy gibi hafif hissettim. Oh yaaa! O kadar da ağır değilmişim…

“Yalnız, şuradaki su birikintisini atlayalım hele, tekerler ıslanmasın… Fatma anneyi biraz yürüteceğiz ama…”

Bir anda kendimi kaldırımda buldum. Bakkal amca beni katlanmış, iki büklüm bırakıp, arabaya yöneldiğinde; Sevgi de yanıma gelmiş, naylonlarımı çekiştirip beni açmaya çalışıyordu.

Salih amca, Fatma teyzenin eline sarılıp, öptü:

“Fatma anne hoş geldin. Nasılsın, iyi misin?”

“Bu halime şükür oğlum ama görüyorsun işte. Sibel’ime yük olacağım diye uykularım kaçıyor.”

“Ana sussss! Deme öyle. Sibel ablam duyar, gücüne gider. Gel koluma gir, iskemlene oturtayım.”

Gözü bana kaydı:

“Aaaa, daha sandalyeni açmadık ki, nasıl oturacaksın? Dur anne.” diyerek, yine yanıma seğirtti. El çabukluğuyla üzerimdeki naylonları çıkarıp, az ilerideki çöp variline attı.

“Neresinden açacağız bunu Sibel abla? Mandalı yok mu?” diye, sağıma soluma bakındı.

“Yok, şöyle ortasından bastırdın mı açılıyor. Hadi anneciğim, yağmur başladı, ıslanıyoruz. Salih Efendi, şu ayak dayama yerlerini de yukarı kaldır bi zahmet. Annem otursun, sonra indiririz.”

“Aaaaa, yürüyen koltuk bu!” dedi Sevgi, “Yaşasın! Anneannemle beraber parka gideceğiz.”

Fatma teyzenin yürümesine yardım ettiler ve kucağıma oturttular.

“Offff! Dizlerim çok berbat. Nasıl kaldıracağım ayaklarımı?”

Fatma teyze, dikkat et! Diye seslendim ama beni duymadı…

Salih amca ayaklarını kaldırıp pedallarıma koymasına yardım etti.

Üç katlı, eski bir apartmana girecektik. Merdivenler vardı ve ben o üç basamağı nasıl çıkacağımı kestiremiyordum. Bir an için kendimi çok beceriksiz hissettim. Keşke her yer düzayak olsaydı…  

Ben bunları düşünürken Salih amca, çırağına seslendi:

“Ali, koçum gel! Fatma anneyi uçuralım şu basamaklardan…”

Esmer, dalyan gibi bir delikanlı koştu. Salih amcayla, bizi gerçekten de yukarıya uçurdular. İkisi de öyle sıcak, samimi el verdiler ki, Fatma teyzeler giriş katında oturmasalar, üç katı da güler yüzle çıkarırlardı, eminim… “Uçma” tabiri keyfimi yerine getirmişti. İyi insanların arasındaydım; daha ne isteyebilirdim?

Sibel Hanım, yerdeki eski paspası ayağıyla iteledi, bakkal amca ve Ali’ye teşekkür ederken, aceleyle kapıyı açtı.

“Ohhh! Evimize geldik.”

Beklemediğim kadar büyük bir güçle beni itti. Bir daha, bir daha ama nafile… Kapının eşiğine takılıp kaldık. Az önce basamaklardan uçma fikri çok hoşuma gitmişti. Ne var ki, beş, altı santimlik mermeri bile aşamamıştım…

“Kızım bu nasıl girecek içeriye?”

“Anneciğim dur. Satıcı arkanda aşağıda, kaldırıma çıkmak için bastırılacak bir yer göstermişti. Eşiği de atlarız herhalde.”

“Ah bu kilolar… Doktor da, ‘Teyze, dizlerine çok yük biniyor, kilo ver.’ dedi ama nasıl vereceğim bakalım.”

Ayağıyla oraya bastırınca ön tekerlerim şahlanmış bir at gibi havaya kaktı. Hooop! Yeni yuvamdaydım artık…

Şöyle bir etrafıma bakındım. Papatyalı duvar kâğıdıyla kaplanmış küçük bir holdeydik. Aynalı portmantoda kendimi gördüm. Sonra birden, kucağımdaki Fatma teyzenin yorgun, endişeli yüzü ve adeta suçlu bakışlarıyla karşılaştım.                   Onu biraz olsun neşelendirmek için neler vermezdim ah bir bilseniz!

Sibel Hanım ayakkabılarını çıkardı, paltosunu da telaşla portmantonun yanındaki iskemleye fırlattı. Fatma teyzenin ve Sevgi’nin de soyunmalarına yardım etti.

“Ay annem bir dakika, şu tekerlekleri silivereyim.” diyerek, koşar adım sabunlu bez alıp geldi.

“Sibel’ciğim, acele edip yorma kendini. Nasıl olsa böyle oturuyorum işte.”

“Yaa, yaa, bilirim ben senin hayatın boyunca nasıl oturduğunu… Ablamı, beni babasız büyüttün, okuttun. Yetmedi, Sevgi’yi beş yaşına getirdin. Annem, biraz dinlenme vakti gelmedi mi?”

Bir yandan da beni bir güzel temizliyordu. Ohh! Mis gibi olmuştum.

Ellerini yıkayıp geldi. Yıpranmış parkeleri çıtırdatarak bizi sağ taraftaki salona götürdü ve pencere kenarındaki duman rengi kanepenin yanına yerleştirdi.

“Her şey daha kolay olacak. Sen de çok rahat edeceksin…” diyerek, Fatma teyzeye sarıldı.

O arada Sevgi odasına gitmişti, çok geçmeden kucağında bebeğiyle yanımıza geldi.

“Anneanne bak, annem dün sarı saçlı bebek aldı bana. “Çilli” koydum adını.”

Minicik elleriyle bana dokunup, gözlerini kocaman açtı:

“Bunun adı ne?”

Sibel Hanım konuşmaya katıldı:                                                 

“Sevgi’ciğim, tekerlekli sandalye bu. Adı olur mu hiç?”

“Neden olmasın? O da anneannemin oyuncağı değil mi?”

“Ama güzel kızım, demin konuştuk ya; o oyuncak değil…”

“İsim koyalım mı ona da canım?” diye sordu Fatma teyze.

“Koyalım, koyalım n’olur anneanne.”

Ben de çok heyecanlanmıştım. Açıkçası o ana dek bir adımın olabileceğini hiç düşünmemiştim. Ah bu Sevgi, ne tatlı çocuk…

Çözümü Fatma teyze buldu:

“Sevgi’ciğim, o benim arabam.”                                            

“O zaman adı ‘ARABA’ olsun.”

Fatma teyze gülmeye başladı:

“Olsun, olsun. Artık arabamı siz sürersiniz, ben de keyfime bakarım.”

Sevgi, “Anne, yarın anneannemle parka gidebilir miyiz?” diye sordu.

“Gideriz tabii. Hem anneannen arabasında otururken seni salıncakta yorulmadan sallar. Ama şimdi karnımız acıktı, beni oyalama, gidip yemeği ısıtayım.”

“Yaşasın!” 

Sevgi, sevinçle, “Anneannemin arabası var, güzel mi güzel…” diye şarkı söyleyerek beni sağa sola döndürmeye çalıştı. Gücü yetmese de, neşesi bozulmadı. Çok geçmeden de mutfaktan gelen mis gibi kokulara dayanamayarak annesine seslendi:

“Anneciğim, acıktım.”

“Tamam, canım, yemek hazır. Sen sofraya otur, anneanneni de getiriyorum.”

O da ne? Yemek masasına yeterince yaklaşamadan bir anda zınk diye durduk. Sibel Hanım masanın altına baktı, beni sağa çevirdi, sola çevirdi ama girmeme imkân yoktu. Çünkü ayak dayama yerlerim masanın bacağına toslamıştı… İşin içinden çıkamayınca hemen bir tepsi getirip, Fatma teyzenin tabağını kucağına koydu. Onu da Fatma teyze istemedi:

“Sibel’im, böyle olmayacak. Şu ayağımı koyduğum şeyleri kaldır da, iskemleye geçivereyim. Çok şükür, kötürüm değilim.”

Sibel Hanımın yüz ifadesinden, aklından geçirdiklerini okumaya çalıştım. Annesinin her yemekte ağrıyan dizleriyle, tekerlekli sandalye – iskemle arasında nasıl geçiş yapacağını düşünüyordu sanırım.

Yanılmamışım…

Gözleri buğulansa da, kaygısız, umursamaz bir tavır takınmaya çalışarak, omuz silkip, gülümsedi. “Aman anneeeem! Yemek masası zaten eskimişti, senin sandalyeni engellemeyecek, ortadan bacaklı, azıcık da yüksek bir masa alırız, olur biter. Her şeyin çaresi bulunur…”

…………

Bana öyle geliyor ki, aynı evde olsak da o gece hepimiz bambaşka düşlere daldık.

Fatma teyze, artık vücudunun yükünü benim taşıyacağımı bilerek, ağrısız günlerin hayalini kurdu.  

Sibel Hanım, annesini rahat ettirecek olmanın iç huzuruyla, o günkü yorgunluğunu unutup, huzurla uyudu.

Anneannesiyle, çocuk parkının tadını çıkaracak olan küçük Sevgi ise, en şanslımızdı.

Ailemi bulmuş olmanın sevinci içinde yağmurun müziğini dinledim. Şimşeklerin ara sıra aydınlattığı yatağın yanı başında, ağrıyla uykusu bölünse de yüzündeki huzur adeta tüm eve yayılan Fatma teyzeyi seyrettim ve yeni günün ışımasını bekledim…

                                                                                                     Aslı Dinçman

                                                                                                İzmir, 24 Şubat 2013

 

*   *   *

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s