BİLGİ, BİLİM ve TOPLUMDAKİ DÜŞÜNSEL TIKANIŞ

İnsan zekâsının sınırsızlığı yüzyıllardır bilinen gerçeklerden biridir. Sahip olduğumuz görkemli zihinsel potansiyelin çok sınırlı bir bölümünü bilinçli kullanabiliyoruz. Açığa çıkarılmayı bekleyen öylesine yoğun düşünsel stoklarımız var ki, aslında her birimiz kişisel ilgi alanlarımızda birer “GİZLİ DAHİ”yiz…

Öyleyse neden zekâmızı, o sonsuz gücü bastırıyor, yaratıcılığımızdan adeta utanıyor, sınırsızlığımızı yadsıyıp sınırları kabullenerek kendimizi zincire vuruyoruz? Neden bilimi bizim dışımızdaki insanlara terk edip, “Aydın” sıfatını “ELİT” olarak adlandırdığımız kesime lütfediyoruz?… Neden “BİLGİ”yi keşfetmek yerine, “ÖĞRENME”nin tutsağı oluyoruz? Neden düşüncelerimizden korkuyor ve her geçen gün adım adım dehamızdan uzaklaşıyoruz?

İnsanoğlunun gücünü azımsaması, Yaratıcı’dan uzaklaştırılmasıyla başlamıştır. Nasıl ki her çocuk anne ve babasına ait genleri taşır ve onların özelliklerinden etkilenirse, ALLAH da insana kendi sonsuz potansiyelinin küçültülmüş bir maketini vermiştir. Hepimizde O’ndan bir parça varsa, sınırlı yaratıldığımızı düşünmek, bizi yaratana karşı büyük bir haksızlık olacaktır…

Kendimizden ve sınırsızlıktan kaçmamızın en önemli nedenlerinden biri de eğitsel aczimizdir. Toplum, EĞİTİLMEYİ bekleyen insanlarla dolup taşıyor. Biz insanlar eğitimi, BİZİM DIŞIMIZDAKİ BİLGİLERİN BEYNİMİZE YÜKLENMESİ olarak görüyoruz ve doğal olarak bizlere sunulan hizmetler de bu doğrultuda programlanıyor. Çünkü kahve isteyen birine hiç kimse bile bile limonata ikram etmez…

Ezbere dayalı eğitime yönelik başkaldırılar da işte bu nedenle “İSYAN” statüsünün dışına çıkamıyor… Yerini hangi sistemle ve nasıl doldurabileceğimizi bilmediğimiz, bilsek de emin olamadığımız bir mekanizmayı yıkmak hangi soruna çözüm getirebilir ki?

“ÖĞRENCİLERİ DENEYE, GÖZLEM VE ARAŞTIRMAYA İTEN SİSTEM…” deniliyor. Nedir bu sistem? Temeli yine bireye ait özgün düşünceleri dışlamayacak mı? Yine pratiği, teorik yanından zayıf kalmayacak mı ve yine her birimizin özünde saklı duran bireysel benzersizlikleri dışlamayacak, ya da daha derinlere itmeyecek mi? Eğer bugüne dek uygulanan ya da proje aşamasında olan sistemler, İNSANLARI DÜŞÜNMEYE YÜREKLENDİRECEK NİTELİKTE OLABİLSEYDİ, böyle bir projenin salt akademik eğitim-öğretim kurumlarıyla sınırlandırılması düşünülmezdi…

Oysa düşünce, sonsuz ve evrensel bir potansiyel, onu paylaşmak ise en zevkli bireysel ve toplumsal sorumluluktur… Bilim insanlarıyla, yazarlarımızın birçoğu da ne yazık ki, toplumumuzdaki düşünsel tıkanışı desteklemektedirler. Söz konusu aydınlarımızın bir kısmı kendilerinin bile zor anladığı sözcükler kullanarak, bulundukları kültür düzeyini kendilerine kanıtlamaya çalışırken, diğer bir kesim de toplumsal bilinç düzeyine uyum sağlamak uğruna, ilkokul öğrencilerinin bile farkında oldukları sorunları, hiçbir çözüm getirmeden tekrarlayıp durmaktadırlar.

Bu karışıklığın başlıca nedeni, bilimin, bilim insanları dışındaki toplum kesimlerine “AĞIR” geleceği sanısıdır. Oysa bilim, İNSAN ve YAŞAM İÇİNDİR… Eğer bilimsel etkinlikler salt üniversite öğrencilerine ders vermek, kütüphaneleri nitelikli kitaplarla doldurmak ya da akademik açıdan gelişebilmek amacıyla yapılırsa, söz konusu çalışmaların, halkın düşünsel potansiyelini uyarıcı hiçbir özelliği olamayacaktır…

Bilgiyi anlaşılabilir kılan, anlatımdaki ustalıktır. Aynı metinden herkesin aynı bilgileri almasını beklemek, kişisel benzersizlikleri dışlamak anlamına gelecektir. Herhangi bir yazı ya da konuşma, toplumun her kesimine eşit oranda seslenemez ama TOPLUMUN HER KESİMİ, SÖZ KONUSU ÇALIŞMADAN, KENDİ ALGI DÜZEYİYLE ORANTILI KAZANIMLAR ELDE EDEBİLMELİ, BU DOĞRULTUDA BİREYSEL POTANSİYELİNİ AÇIĞA ÇIKARABİLMELİDİR…

Bilgi öğrenilmez; keşfedilir ya da yaratılır… Bilgiyi öğrenmeye çalışırsanız, işte bugün içinde yaşam savaşı verdiğimiz sosyo-ekonomik ve kültürel keşmekeş, hayatımızın kaçınılmaz birer öğesi oluverir…

Şimdi lütfen hayatta en çok ilgi duyduğunuz konuyu düşünün ve hiçbir kalıba, önyargıya ve yetersizlik duygusuna saplanmadan, tüm düşünce gücünüzü ve yüreğinizi yoğunlaştırarak ona ilişkin, yolunda gitmediğine inandığınız bir uygulamaya çözüm olabilecek öneriler geliştirin ve bunları çevrenizle paylaşın. Hatta vakit buldukça projenizi yeni fikirlerle geliştirip bir kenara yazın. Çalışmanızın içeriğini yeterli bulduğunuzda ise, onu ilgili kişi, kurum ya da kuruluşa gönderin ve araştırılma/uygulanma sürecini takip edin. Böylelikle, üretkenliğin coşkusuyla kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Belki de İÇİNİZDEKİ DÂHİNİN yarattığı fikirler, “MÜTHİŞ BULUŞLAR” olarak gündeme alınacak…

Hepimizde bilginin sınırsızlığı vardır… Kendimizi, “BİLGİ YÜKLENEN BİLGİSAYARLAR” gibi görmek yerine, “DÜŞÜNCEYLE BİLGİYİ KEŞFEDEN, OLUŞTURAN VE GELİŞTİREN İNSANLAR” olarak benimsemeli ve ÖĞRENME AKTİVİTESİNİ DE ÖZÜMÜZDEKİ SONSUZ, EVRENSEL, EZELİ VE EBEDİ BİLGİYE YÖNELMEK İÇİN SÜRDÜRMELİYİZ…

Aslı DİNÇMAN
İzmir, 31 Mayıs 1997

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s